1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 11  |
 |
OrhanSezgin
15 yıl önce - Cmt 02 Ağu 2008, 21:51
| Alıntı: |
Kim kahraman, kim hain?
Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: "Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."(5) Türk Tarih Kurumu'nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş? |
hasan k. tarafından kopyala yapıştır yapılan yazı arkasında ,bazı kesimlerce ABD olduğu iddia edilen aslında İngiltere tarafından yönlendirilen bir cemaate ait gazeteden alınmıştır
Biliyorsunuz Atatürk, dincilerin,Yunanların,Ermenilerin ve ayrılıkçı Kürtlerin en büyük hedefidir
nette araştırdığınızda bunlara ait, Mustafa Kemal ve ailesi hakkında akla hayale gelmeyecek saldırılarla dolu siteler,sayfalar görebilirsiniz..
Bugun itibarıyla Türkiyedeki fikirdaşları bunları açıkça seslendiremiyorlar.Böyle satır aralarında karalama yapabiliyorlar..
.Yukarıdaki yazının kaynağı
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=618329
Yazı Mustafa Armağan tarafından yazılmıştır
Yazar hakkında kendi sitesinden alınmış bilgi şöyledir.
Urfalı bir anne-babanın çocuğu olarak Cizre'de doğdu (24 Şubat 1961). İlk ve orta öğrenimini Bursa'da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra çeşitli yayınevlerinde editör olarak çalıştı. 1995-1996 arasında İzlenim dergisinin, 2000-2002 arasında da Da (Diyalog Avrasya) dergisinin yayın yönetmenliklerini yürüttü. Halen serbest yazar olarak çalışmaktadır.
Bay Armağan kaynak olarak İngiliz gazeteci Ward Price in "extra special correspondent" adlı kitabını gösterir.
Kendisine cevap gecikmemistir
| Alıntı: |
"""""Atatürk dincilerin en büyük hedefi
Kulluktan yurttaşlığa geçişi sağlayan Büyük Önder'e yönelik saldırılar her geçen gün biraz daha artarak sürüyor.
Son yıllarda dindarların değil ama, dini politikaya alet eden dincilerin en büyük hedefi Atatürk' tür.
Neden? Çünkü Atatürk Hilafeti kaldırmıştır. Din devletine son vermiş, ümmet anlayışı terk edilmiş ve bir ulus devlet yaratılmıştır. Kulluktan vatandaşlığa geçiş sağlanmıştır. Atatürk 1923-1938 arasında 15 yılda aydınlanma devrimlerini Türk toplumuna getirmiştir. Çağdaş yasaları, özellikle Medeni Yasa'yı kabul etmiş, kadınlarımıza erkeklerle eşit haklar sağlamıştır.
Ama bunları içine sindiremeyen din bezirgânları, ikinci cumhuriyetçiler ve dönekler, her vesile ile Mustafa Kemal'e saldırmayı âdet haline getirmişlerdir.
Zaman gazetesi de Atatürk için hiç iyi düşünmez. Zaman gazetesinde yazan Mustafa Armağan , Atatürk'ün mütareke sırasında İngiliz gazetecisi Ward Price ile görüştüğünü ve İngilizlerden valilik istediğini yazdı. (17 Kasım 2007) Böylece Armağan, aklı sıra Atatürk'ü küçük düşürmek istiyor. İngilizlerle işbirliği yapan Vahdettin' i de böylece korumaya almaya, aklamaya çalışıyor.
Gerçi belgelere dayanmayan bu gibi bilim dışı savlara her zaman yanıt vermeye gerek yoktur. Bunları Turgut Özakman , ' Vahdettin, M. Kemal ve Milli Mücadele'; İsmet Görgülü de ' Atatürk'ün Özel Yaşamı - Uydurmalar - Saldırılar, Yanıtlar' adlı kitaplarında ayrıntılı bir biçimde yanıtladılar. ( 1 ) Ancak bu gibi saldırılar bugünlerde çoğaldığı için yanıt verip, bu ikiyüzlülükleri ortaya koymak gerekmektedir.
Gazeteci Armağan'ın alıntılardan vardığı yargılar ve yanıtlanması gereken sorular.
Vahdettin'i aklama çabası
Armağan, yazısında İngiliz gazeteci ile görüşmeyi şöyle veriyor: "...Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valiler ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmadığını bilmek isterim."
Bu alıntıyı Türk Tarih Kurumu'nca yayımlanan Gottharel Jaeschke' nin Kurtuluş Savaşı İle İlgili İngiliz Belgeleri kitabından aldığını belirten yazar, padişah Vahdettin'in İngiliz yanlısı politikasını perdelemek amacıyla şöyle bir yargıya varıyor.
"Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?"
Bu yargıya karşı, aşağıdaki sorular ve verilen yanıtlar dikkatle okunmalıdır.
1. BU PARAGRAF NEREDEN ALINIYOR ?
(Armağan bu paragrafı nereden aldı?)
İngiliz gazeteci Ward Price'in Extra-Special Correspondent adlı 1957 yılında yayımlanan kitabından alınıyor. ( 2 ) Sayın Armağan bu kitabın adını da Türkçeye yanlış olarak " Çok Özel Yazışmalar " olarak çevirmiş. Oysa "Correspondent"u yazışma olarak çevirmek için karşılığında bu yazışmaları alan birisinin olması gerekir. Ward Price gazetecidir, 1918 Ekim ayında, Mondros Ateşkesi'nin imzalanmasından hemen sonra gazeteci olarak İstanbul'a gelmiştir. İstanbul'dan gönderdiği haberler İngiltere'de Daily Mail, The Morning Post gazetelerinde yayımlanmıştır. Öyleyse kitabının başlığı "Çok Özel Yazışmalar" olarak değil "Çok Özel Gazeteci" olarak çevrilmelidir.
2 . BU PARAGRAFIN BELGESİ VAR MI?
Ward bu paragrafı kendi kitabından veriyor. Böyle bir konuşmanın geçtiğine dair bu hususla ilgili hiçbir belge yoktur. Başta Alman yazar G. Jaeschke ve daha sonra diğer yazarlar bu paragrafı Ward'ın kitabından alıyorlar. Gazeteci Ward'ın kitabında sözü edilen bu konuşmadaki bu hususları destekleyen herhangi bir belge bugüne kadar ortaya çıkmamıştı.
3. BU KONUŞMA NE ZAMAN YAPILDI?
Gazeteci Ward'la Atatürk, 14 Kasım 1918 tarihinde Pera Palas Oteli'nde görüştüler. Bu tarihe iyi dikkat etmek gerekir. Çünkü Osmanlı orduları yenilmiş ve Osmanlı devleti 30 Ekim 1918'de çok ağır koşulları olan Mondros Ateşkesi'ni kabul etmişti. Bir gün sonra (31 Ekim 1918) Mustafa Kemal Suriye'de dağılmış halde bulunan Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'na atandı. Oradan çektiği telgraflarla Mondros ateşkesine karşı çıktı. Osmanlı hükümeti bu çıkışlardan rahatsız olmaktadır. 10 Kasım 1918 günü, Sadrazam Ahmet İzzet Paşa Mustafa Kemal'i telgraf makinesi başına çağırarak kendisinin sadrazamlıktan çekildiğini ve onun da İstanbul'a gelmesini istedi, "Sizinle görüşmeye ihtiyacım var" dedi.
Bunun üzerine Mustafa Kemal Adana'dan trenle hareket ederek İstanbul'a geldi. 13 Kasım 1918 Çarşamba günü yanında yaveri Cevat Abbas' la Haydarpaşa Garı'na indi. O sırada işgal güçlerinin 55 parçadan oluşan savaş gemileri Haydarpaşa önlerinden Boğaz'a girmek üzereydiler. Yani İstanbul fiilen işgal ediliyordu.
Çanakkale'de bu müttefik ve emperyalist gemilere dur diyen Anafartalar kahramanı, ne yazık ki Haydarpaşa Garı'nda, bu gemilerin 3 saat boyunca geçişini ve Boğaz'a doğru ilerleyerek Dolmabahçe Sarayı önünde demirleyişini izlemek talihsizliğiyle karşı karşıya geldi. Daha sonra bindiği bir askeri motorla Karaköy'e giderken aralarından geçmek zorunda kaldığı bu işgal gemilerine karşı ünlü sözünü söylemiştir: "Geldikleri gibi giderler.."
Atatürk, Pera Palas'ta kalıyordu, ertesi gün (14 Kasım 1918), Pera Palas müdürünün aracılığıyla gazeteci Ward Price ile görüşmüştür.
Mağlup olmuş bir imparatorluğun subayı olarak İstanbul'a bir gün önce gelmiş olan Mustafa Kemal bu sözleri söylese ne olur söylemese ne olur?.. Zaten bu sözleri söylediğine dair herhangi bir belge de yok, sadece İngiliz gazetecinin, çok sonraları, 1957 yılında yazdığı kitabı var.
O sırada Mustafa Kemal bir yandan padişahla çok iyi geçinmeye çalışıyor, öte yandan da yabancılar dahil herkesle konuşuyordu. Çünkü arkadaşlarıyla birlikte vardıkları karar gereğince Mustafa Kemal, Osmanlı "Harbiye Nazırı" (Savaş Bakanı) olmak istiyordu. Savaş Bakanlığı'nı ele geçirerek imparatorluğu kurtarmak istiyordu.
Zaman yazarı bu konuyu G. Jaeschke'nin kitabından almış. Pekiyi Jaeschke'nin bu söyleşiyle ilgili yorumunu ve yazısını neden görmezlikten geliyor. Bakınız Jaeschke ne diyor:
"Neticenin üzerine bir sual işareti koymak lazım gelse bile Mustafa Kemal'in mevsukiyeti (sağlamlık) aşikâr olan bu sözleri, gene de izaha muhtaç kalmaktadır. Onun bu sözleri, İzzet Paşa kabinesinde Harbiye Nazırlığı'na tayin edilmesi için gösterdiği gayretlerin izlediği aynı istikamete yönelmiş olsa gerekir." ( 3 )
Bu yargının doğruluğu Mustafa Kemal'in üç gün sonra, 17 Kasım 1918 tarihinde Minber ve 18 Kasım 1918 tarihli Vakit gazetelerinde yaptığı açıklamalarda görülür. Mustafa Kemal, Minber gazetesinde yayımlanan söyleşisinde "her türlü siyasetin her türlü manasıyla en çok kuvveti olmakla" elde edilebileceğini, bunun da "manevi, bilimsel, teknik ve ahlaki bakımdan kuvvetli" olmak olduğunu, yoksa "bu özelliklerden yoksun olan bir milletin, bütün fertleri en son gelişmiş silahlarla donatılsa bile kuvvetli olamayacağını" belirtmiştir.
..İLK ÇIKIŞ
İngilizlerin ve padişahın ilgisini çekti
Gazetelere yaptığı açıklamalar, Mustafa Kemal'in siyasi konularda kamuoyuna ilk çıkışıdır ve güncel olayları ne derece etkin bir biçimde izlediğini göstermektedir.
Bu açıklamaların yapıldığı günlerde hükümet istifa etmiştir, yeni hükümet kurulması çalışmaları sürmektedir. Tevfik Paşa hükümetini kurmuştur ama, henüz Meclis'ten güvenoyu alamamıştır. Mustafa Kemal hükümette yer almak istemektedir. Bu noktada yaptığı açıklamayla Padişah'ın, İngilizlerin ve politika çevrelerinin ilgisini çekmeye çalışmaktadır. Üstelik "bağımsızlığa saygı duymak koşuluyla" İngiltere ile işbirliği yapılabileceği de vurgulamaktadır.
Yazar Armağan'a Mustafa Kemal'in Yıldırım Orduları Komutanı olarak Adana'dan İstanbul'da gönderdiği telgrafları okumasını öneririm. Bu telgraflar ulusalcı bir tavrın ve şaşmaz bir öngörünün taihe geçmiş abideleridir.
Mustafa Kemal Mondros Ateşkesi'ne karşı çıkmakta ve böyle giderse ve İngilizlerin her dedikleri kabul edilirse, bir gün gelecek İstanbul'da hükümetlerini İngilizler atayacaklardır, demektedir. Ayrıca, İngilizlerin İskenderun'a çıkmalarına karşı gelmekte ve İngilizler karaya çıkarlarsa silahla karşı gelinmesi emrini verdiğini belirtmektedir. Konumuzun dağılmaması için bu önemli belgelere bu kadar değinerek tekrar Armağan'ın yazısına gelelim:
Sayın yazar Armağan, bütün bunları neden görmezden geliyor? Mustafa Kemal'in daha bir hafta önce İngilizleri yerden yere vuran, onlara karşı ateş etme emri veren bu telgrafları atlıyor. Hatta Ward Price'ın 1 Aralık 1918 tarihli Minber gazetesinde yayımlanan aşağıdaki beyanatını neden atlıyor? Ward Price bakın ne diyor:
"Türklere karşı ben şimdi hakiki bir fikir peyda edebildim. İngiltere'ye gider gitmez yapacağım ilk iş, Türklerin büyüklüğünü tanıtmak olacaktır." ( 5 )
CUMHURİYET'İN GAZETECİ WARD PRİCE'LA SÖYLEŞİSİ
Şimdi, Zaman yazarına biz bir belge sunalım. Ward Price 21 yıl sonra tekrar İstanbul'a geldi. Tarih 10 Aralık 1939'dur...
Cumhuriyet gazetesi Ward Price'la bir söyleşi yaptı. Gazeteci Price'ın söyledikleri aynen aşağıdadır:
"İstanbul'a ilk kez 1918 yılında gelmiştim. Bir Türk generalin benimle görüşmek istediğini söylediler. Adını sordum, Mustafa Kemal dediler. O zamanlar Mustafa Kemal adını belirsiz bir şekilde işitmiştim. Daveti memnunlukla kabul ettim.
Mustafa Kemal düşünceli ve karamsardı. Bana memleketin halinden söz etti ve her iki üç tümcede bir: Bu böyle olmaz. Vatanı baştan başa değiştirmek lazım, yenileştirmek lazım, diyordu.
O zamanlar doğrusu bu laflara pek dikkat etmemiştim. Mesleğimin her zaman hatırlayacağım büyük hatası, bu emsalsiz dehayı o zaman keşfedememiş olmamdır." (Cumhuriyet, 10 Aralık 1939)
Sözü geçen gazeteci Ward Price, 1939'da bunları söylüyor, ama 1957'de yazdığı kitapta bir kılçık atmak istiyor. Nasıl inanacağız?
Peki Zaman yazarı bunları görmedi. Mademki konumuz İngiliz gazetecidir, Padişah Vahdettin'in bu İngiliz gazeteci Ward Price'a verdiği beyanat neden atlanıyor?
Vahdettin 24 Kasım 1918'de, gazetecinin Mustafa Kemal'le görüşmesinden tam 10 gün sonra Ward Price'ı sarayda kabul etti. Saraya gelişiyle ilgili olarak Padişah'ın başmabeyincisi Lütfü Simavi Bey' in anılarında ayrıntılı bilgi verilmiştir. Sayın yazar bakabilir.
Padişahın, gazeteci Price'a verdiği beyanat The Daily Mail gazetesinde de yayımlanmıştır. Padişah şöyle diyor:
"Türkiye'nin harbe katılması bir türlü kaza eserinden ibarettir... Ne yazık ki hükümetin basiretsizliği bizi felakete sürüklemiştir. Eğer ben tahtta olsaydım bu esef verici hadise olmazdı.
... İngiliz milletine karşı beslediğim kuvvetli sevgi ve hayranlık duygularımı.. babam Sultan Abdülmecit'ten aldım. ... Memleketimle Büyük Britanya arasındaki dostluğu güçlendirmek için elimden geleni yapacağım. Ermeniler hakkında yapılan muameleyi büyük üzüntüyle öğrendim. Saltanata geçince, sebep olanların son derece şiddetli cezalandırılması için soruşturma emrini verdim!" (6)
Hiçbir kusuru olmamakla nitelendirdikleri Padişah işte böyle konuşuyor.
İngiliz milletine karşı beslediği kuvvetli sevgiden söz ediyor. Ermeniler için yapılan muamelelerden büyük üzüntü duyduğunu söylüyor, sebep olanların cezalandırılmaları için emir verdiğini söylüyor.
Gazeteci Price'ın sorularına verdiği yanıtlarla ilk siyasi mesajlarını da kamuoyuna iletiyordu
'Kalbimde kin ve düşmanlık yok'
Price'in , "İngilizlere karşı beslediğiniz duygular hakkında bazı bilgiler verir misiniz" sorusuna Mustafa Kemal aşağıdaki yanıtı vermiştir:
"- Bu savaşta İngilizlerle Arıburnu, Anafartalar ve Filistin cephelerinde karşı karşıya birçok savaşlar verdim. Ben, bu savaşlarda ve genel olarak saydığım bu cephelerden başka cephelerde, başka bölgelerde diğer milletlerle dahi verdiğim savaşlarda vatanın savunmasından ibaret olan asli görevimi yaptım. Dolayısıyla kalbimde kin ve düşmanlık duyguları yer bulmamıştır.
İngilizlerin, Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin bağımsızlığına uymakta gösterecekleri saygı ve insanlık karşısında yalnız benim değil, Osmanlı milletinin İngilizlerden daha iyiliksever bir dost olmayacağı kanaatiyle etkilenmeleri pek tabiidir."
MİNBER'E SÖYLEDİKLERİ
Görüleceği gibi Ward Price adlı İngiliz gazeteci ile görüşmesinden 3 gün sonra Minber gazetesindeki söyleşisinde Mustafa Kemal, İngilizlere adeta yol göstermekte ve İngilizlerin Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin bağımsızlığına uymakta gösterecekleri saygıdan söz etmektedir. Dikkat edileceği gibi "gösterdikleri" değil "gösterecekleri" kelimesi burada önem kazanmakdır.
Mustafa Kemal bir gün sonra (18 Kasım 1918) Vakit gazetesindeki açıklamasında ise hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde düşüncelerini yalın bir biçimde açıklamıştır. İşte beyanatın can alıcı noktası:
'GÖREV HÜKÜMETE DÜŞER'
"Hükümetimizle ateşkes imzalayan devletlerin ve bu devletler adına ateşkes koşullarını yapan Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı iyi niyetlerinden şüphe etmek istemem. Eğer söz konusu anlaşma hükümlerinin uygulamasında kötü ve yanlış anlamayı gerektirecek yanları gözüküyorsa bunun sebebini anlamak ve karşımızdakilerle anlaşmak lazımdır. Doğal olarak bu görev hükümete düşer. Benim bildiğime göre hükümetimiz bu noktada gereken girişimlerde bulunmuş ve bulunmaktadır..." . |
Kaynak yazı Alev Coşkun,Cumhuriyet, 8.12.07
Basit bir mantık yürütürsek.Bir Osmanlı subayı işgalcilerle görüşmek üzere araya neden bir gazeteciyi koysun..üstelik bir gün evvel "Geldikleri gibi giderler" demiş iken.
Konu Mustafa Kemal veya Sultan Vahdeddin değil Abdulhamit Han hakkında
fakat kurnazlıkmı desem, maalesef araya böyle iddialar karıştırılıyor ve cevap verme ihtiyacı doğuruyor
saygılar
|
 |
A.Yildiz
15 yıl önce - Pzr 03 Ağu 2008, 00:15
Tamamen tarafsizlik uzerine kurulu bir yazi olacagini teyid ederek soze baslar......
Sultan II. Abdülhamit üzerine yaptığım geniş çaplı bir ödev sonucunda yerli-yabancı 19 farklı kaynaktan topladığım bilgileri sizlere sunmak isterim. Öncelikle Sultan hakkındaki en doğru tespit belki de Orhan Koloğlu'na aittir.Yani "Ne Kızıl Sultan, ne de Ulu Hakan"
Abdülhamit bilindiği üzere bütün padişahlardan farklı olarak bütün yetkiyi üstünde toplamış ve devleti 30 yıl süren bir istibdat dönemine sokmuştur. Şüphesiz ki bu istibdat döneminin en önemli sebebi Abdülhamit'in ölüm korkusudur. Ama bu kesinlikle bir korkaklık değildir. Ermeni'ler kendisine suikast düzenledikten hemen sonra yine Cuma selamlığına çıkmış yada Osmanlı Bankası basıldığı zaman soğukkanlılığını bir an olsun kaybetmemiştir.
Devleti kendi arzusu ile yönetmiş hatta kendi çıkarlarını imparatorluğun çıkarlarının önüne koymuştur. Şahsi servetini yönetmeye büyük özen göstermiş, yabancı bankalara para yatırıp manipülasyon ile servetine servet katmıştır.Ama aynı özeni devlet hazinesine göstermiş midir? cevap kesinlikle HAYIR.
Son derece kurnaz da bir padişahtır Abdülhamit. Halifelik yetkisini kullanıp Hicaz Demiryolu için bütün müslümanlardan para toplamış ve bu projede "gavur parasının" yer almayacağını söylemiştir ama yine de Almanlardan ve Fransızlardan da yardım almaktan geri kalmamıştır.
Ama bugün kullandığımız bir çok önemli yapıyı da Abdülhamit yaptırmıştır. Örneğin Haydarpaşa Garı, Sirkeci Garı, Beyazıt Devlet Kütüphanesi vb. Hatta ilginç bir proje yapmaya da kalkışmış ama ne yazık ki olmamıştır. Belki de yapılabilse şu anda işinize gitmek için Hamidiye Köprüsünün üzerinden geçicektiniz karşı kıyıya.
Fazla uzatmayalım;
Ne Fransızların Ermeni olaylarından ötürü dediği gibi Kızıl Sultan, ne de cennet mekan Ulu Hakan. O sadece Osmanlı tarihinin ilginçliklerle dolu bir padişahı. Sultan II. Abdülhamit
|
 |
mustafaözkan
15 yıl önce - Pzr 03 Ağu 2008, 15:42
SULTAN II. ABDULHAMİD'İN HİZMETLERİ
Sultan II. Abdulhamid bir barış adamıydı. Saltanatında hep diplomasiyi ön plana çıkarmıştı. Buna karşı bayındırlık, eğitim, sağlık, kültür ve sanat faaliyetlerine ağırlık vermiştir. Yerli ve yabancı mimarlar tarafından yaptırdığı eserler hâlâ dimdik ayakta, milletimize hizmet vermektedir.
MİMARİ ESERLERİ
- İstanbul Arkeoloji Müzesi
- Eski Şark Eserleri Müzesi
- Yüksek Ticaret Merkezi
- Haydarpaşa Tıbbiye Mektebi
- Düyun- ı Umumiye ve Karaköy Osmanlı Bankası
- Karaköy Palas İşhanı
- Maçka Palas
- Ankara İş Bankası
- İstanbul Maçka İtalyan Sefareti
- Tarabya İtalyan Sefareti
- Haydarpaşa Tren Garı
- Sultanahmet’te Alman Çeşmesi
- Sirkeci Tren Garı
- İstanbul Yıldız Hamidiye Camii
- Cihangir Camii
- Beyazıt Devlet Kütüphanesi (Kütübhane-i Umumi-i Osmanî)
- Diğer illerde camiler, okullar, hastaneler ve saat kuleleri.
SULTAN HAMİD’İN EĞİTİM HİZMETLERİ
Zamanında iç ve dış buhranlar birbirini kovalamış olmasına ve mesaisinin önemli kısmını bu problemlere ayırmış olmasına rağmen, eğitim işlerinden hiç taviz vermemiştir.
Bu alanda da yeni bir çığır açabilmiş, eğitim işlerinin sağlıklı ve istikrarlı yürütülebilmesi için kanun ve nizamnameler çıkarmıştır.
Eğitimin önemine ve gereğine yürekten inanan ve faydalarını da yakinen bilen II. Abdulhamid Han bu konudaki fikrini izah ederken “Rusya, Almanya ve Avusturya devletleri ilerlediler, özellikle Rusya vaktiyle önemsiz iken bugün Avrupa’nın büyük devletlerinden sayılmaktadır. Biz geri kaldık. İlim ve fennin ilerlemesi mekteplerden çıkan diplomalı efendilerin kullanılmasıyla olur. Ne yazık ki, tam bilgili olan adamımız çok azdır. Tam tersine yarım bilgili olanlarımız ise pek çoktur. Onun için milliyet ve dinin ne demek olduğunu bilmezler. Tam tersine memleketimizdeki Hıristiyanlar oldukça bilgili oldukları gibi kendi mezheplerince dindar ve dinlerini koruyacak kadarda taassupları bulunmaktadır. Böylelikle milliyetlerini koruyabilmektedirler.”
Üniversiteler, Güzel sanatlar akademisi, Ticaret ve Ziraat Okulları kuran II. Abdulhamid Han’ın sadece İstanbul’da 14 yüksek okul ve 75 ihtisas okulu açtığını düşünürsek meseleye ne kadar ciddi baktığını görürüz.
Onun hedefi tüm ülke çapında okulsuz ve camisiz ne bir köy, nede kasaba bırakmaktı. Bu uğurda verdiği 33 yıllık mücadele sonucunda, tahta çıktığında (1876) ilkokul seviyesinde sayıları 200 olan iptidai okullarında devasa bir patlama yaparak sayılarını yaklaşık 5.000 e yükseltti. Buna paralel olarak Ana sınıfı statüsündeki 10.000 sıbyan okuluna da yeni bir ruh ve anlayış getirerek devamlarını sağladı.
Ortaokul seviyesindeki rüştüye mekteplerini 250’den 600’e çıkardı. Lise seviyesindeki idadi mekteplerini de 5’den 104’e yükseltti. Öğretmen yetiştiren dar’ül-muallimlere daha büyük bir önem atfederek sayılarını dörtten 32’ye çıkarttı.
Bizzat kendisinin kurduğu ve yakından takip ettiği Mekteb-i Mülkiye’ye daha büyük önem vermişti. En çok dikkat ettiği husus, tayini yapılacak kaymakam ve mutasarrıfların bu okuldan mezun olup olmadıklarıydı.
Padişah Ali Fethi OKYAR’a eğitimle ilgili şunları söylüyor ”Adam yetiştirmek kolay değil. Eskiden vezirler, ekâbir, hayır erbabı, konaklarının büyük kısmını yetiştirmeye kabiliyetli gençlere ayırırılar; bihassa kendi memleketlerinde istidatlı, elinden tutulmaya değer gençleri getirirler, onlara manevi pederlik yaparlarmış. Biz bunlara yetişemedik. Enderun Saray içinde devlet adamı yetiştiren büyük mektep imiş. Bana maarife (eğitime) neden ehemmiyet verdiğim soruluyor… Hâşâ! Bugün ne kadar âli mektep (yüksek okul) görüyorsanız hemen hemen cümlesini ben yaptım. Mevcutlarıda Islah ettim.”
Şimdi değişik dallarda açtığı okullara bir göz atalım
- Sıbyan (çocuk) mektebi
- Kör, sağır ve dilsiz mektepleri
- Şemsül Maarif ve medreseler
- Askeri ve Mülki Rüştiye (Ortaokul) ve İdadiler (lise)
- Kız ve Erkek Öğretmen Meslek ve Sanat Okulları
- Polis, Gümrük ve Lisan okulları
- Çeşitli kademe ve ihtisas dallarında Ziraat okulları
- Maliye, Ticaret ve Üniversite seviyesinde çeşitli Mühendislik Fakülteleri.
- Batının Irkçılık telkinlerine karşı, Kürt çocuklarına mahsus Aşiret Mekteb-i Hümayunu
- Hukuk mektebi
- Güzel sanatlar akademisi
- Yatılı kız lisesi
- Galatasaray, Haydarpaşa, Kabataş ve İstanbul liseleri
- Askeri tıbbiye Mektebi Şahanesi
- Tıp Fakültesi (Viyana’dan başka yerde benzeri olmayan modernlikte)
- Eczacılık ve dişçilik okulları
- Bursa da ipekçilik mektebi
- Halkalı Ziraat ve Baytar mektebi
- Maden arama mektebi
- Ve yurdun dört bucağına açtırdığı okullar
Genelde liseler vilayetlerde açılıyordu. Bu dönemde kazalara ortaokul, köylerede ilkokul projesi uygulandı. Mesela Van ilimizde lise 1949 yılında açıldığı halde, ilk rüştiye (ortaokul) onun zamanında ve 1879 yılında kurulmuştu.
|
 |
mustafaözkan
15 yıl önce - Pzr 03 Ağu 2008, 15:43
II. ABDULHAMİD’İN YAPTIRDIĞI SAĞLIK KURUMLARI
Sulatan Hamid’in en çok üzerinde durduğu diğer bir konu ise sağlıktır. Bu sebeple pek çok sağlık kurumu yaptırmış ve halkın hizmetine sunmuştur.
- Şişli Hamidiye etfal (çocuk) Hastanesi
- Üsküdar’da bir akıl Hastanesi
- Beyoğlu kadın hastanesi
- Yıldız’da asker hastanesi
- Gülhane Askeri Hastanesi
- Haseki Hastanesi Nisa (Kadınlar bölümü) İlavesi
- Vakıf Gureba hastanesi
- Zeynep Kamil hastanesi
Bunların dışında şu anki sınırlarımız içinde ve dışında olmak üzere 50’ye yakın hastane hizmete açmıştır.
SULTAN HAMİD’İN DİĞER HİZMETLERİ
117 yıldır hizmet veren Darü’l - aceze’yi 1890 da kurmuş ve fakirlere, yaşlı ve kimsesizlere kucak açmış, bu bağlamda dilenciliğide yasaklamıştı. Halen kullanılmakta olan Hamidiye suları ve Terkos suyunun İstanbul’a getirilmesi onun hizmetidir.
Her doğan çocuğa çeyrek altın hediye vermiş ve kimsesiz çocuklara kendi tahsisatından maaş bağlamıştır. Merkez ve Osmanlı hudutları içerisinde yüzlerce camii, çeşme, türbe, tekke yaptırmıştır. İlk metroyu da tünelde işletmeye geçirmişti.
Fakir çocukların sünnet ettirtmesinden Başarılı öğrencilerin ödüllendirilmesine, fakir tutuklulara çeşitli yardımlardan yine fakir halka yakacak, yiyecek ve giyecek yardımlarına varıncaya kadar sosyal devletin gereğini yapmıştı. Senenin kutsal üç aylarında bu yardımları dahada ziyadeleştirmişti
Savcılık müessesi ve Divan-ı Muhasebat (Sayıştay) onun zamanında kuruldu. Askeri dikimevleri, feshane ve tersaneler ile değişik alanlarda fabrikalar inşa edildi. Gramofon, sinema, otomobil, onun devrinde ülkeye gelen yeniliklerdi. Opera, tiyatro, klasik müzik, fotoğraf ve film çekme alanlarında bizzat teşviki oldu.
Kâğıthane de bir poligon kurdu, İstanbul, İzmir limanlarını tesis etti. Pek çok kütüphane kurdurup kataloglarını da hazırlatmıştı. Sultan Hamdi iyide bir çevreciydi, çünkü Belgrat ormanlarına zarar veren ve çevreyi tahrip eden bir köy halkının tamamını ceza olarak o bölgeden alıp Anadolu içlerine sürgüne göndermişti.
Abdulhamid Han Ülkesinde asli unsur olan Türklerin teşebbüse yönelmediklerini ve üretime katkı yapacak işlere, sanayi ve ticaret sektörüne meyletmediklerini sitemle anlatıyor ve hatırlarında bu hususla ilgili diyor ki “gençlerimiz memur, asker veya ulemadan olmayı tasarlıyorlar. Neden hiçbir Osmanlı, büyük bir tüccar, mahir bir zanaatkâr olmayı düşünmüyor? Bende marangozluk sanatı ile meşgul olduğumdan, halka iyi bir numune sayılırım. Şimdiye kadar böyle çalışmaya alışmamış olmamız çok yazık. Bu tarz alışa gelmiş düşüncelerden kurtulmak çok güç olur.
Ah eğer ben başta olsaydım, hemen bir sanayi mektebi açardım. Yıldız’da yaptığım gibi küçük bir fabrika (çini ve demir fabrikası) tesis ederdim. Gençlere marangozluk, tornacılık, demircilik öğretirdim. Ben böyle az adamı yetiştirmedim. Ticaret ve sınaî kalkınmayı kimse düşünmüyor. Rumların, Ermenilerin ticareti memlekete şeref getirmiyor ve hiçbir ilerleme olmuyor. Fakat bizim efendilerde de hiç ticaret arzusu yok.”
Malum olduğu üzere o dönem Rum ve Ermeniler teşebbüs kabiliyetleri ile zenginleşiyorlar ve Türkiye’de elde ettikleri parayı yurt dışına çıkararak ayaklanma ve bölücülük şeklinde bize karşı kullanıyorlardı. Biz bir ölçüde kendimize sıkılacak kurşunu onlardan bu şekilde satın alıyorduk
Sırf bu mülahazalarla O,ülkesinde açtığı işletmelerle halkımızın önünü ve ufkunu genişletmeyi düşünmüştü. İşte bunlardan bir kaç örnek
7 askeri fabrika ile çeşitli alanlarda 15 imalathane ve atölye kurdu. 1 yağ,1makarna ve 2 un fabrikası açıldı.6 halı ve 17 kumaş dokuma işletmesi devreye girdi
Ardı ardına demir, konserve, güherçile ve elmas işleme atölyeleri kuruldu.
|
 |
mustafaözkan
15 yıl önce - Pzr 03 Ağu 2008, 15:44
SULTANIN GERÇEKLEŞTİREMEDİĞİ PROJELER
İstanbul’da Haliç ve Boğaziçi’ne bire köprü yaptırmayı düşünmüştür ve bunun içinde çevre yolarlıda kapsayacak şekilde çeşitli projeler hazırlatmıştır. Yazık ki tahttan indirilince gerçekleştirememiştir. Fakat plan ve projeleri elimizde bulunmaktadır.
İstanbul un yüzyıl sonrasını karşılayacak alt yapısının oluşturulma çalışması da neticesiz kalmıştır.
Yemen demiryolu projesi, inşaatına başlanılmış, ancak İtalyanların Cibana limanını bombalamaları üzerine yapılamamıştır.
Anadolu’yu bir baştan öte başa kadar saran karayolları proje sinide sultan II. Abdulhamid han gerçekleştirmeye zaman bulamamıştır. Dicle nehrinde yolcu taşıma ve ticaret amaçlı vapur seferlerinin devreye sokulma projeside fizibilite aşamasında yarım kalmıştır.
Sultan Hamid daha pek çok plan ve projeyi gerçekleştirip Osmanlı ülkesini ve halkının refah seviyesini yükseltmeyi düşünüyordu. O Jön Türklerin yaptığı gibi Avrupa’nın yaşam tarzına değil, teknolojik ve ilmi yeniliklerine hayrandı ve onları ülkesine transfer etmenin peşindeydi.
II. Abdulhamid Hanın ileri görüşlü ve yenilikçi bir padişah olduğunun en basit örneklerinden biri, elektrik amerikada icat edilir edilmez kullanılmaya başlandığı anda haberdar olup temasa geçmesi ve mucit Edison’u çalışmalarını sürdürmek üzere İstanbul’a davet etmesidir.
Fakat Edison böyle bir teklifi kabul etmemiştir. İstanbul’a elektriğin gelmesi Paris’e geldiğinden 5 sene sonra olmuştur. O zaman içindede silahtar santrali anca yapılmıştı.
Telefonda Avrupa’da kullanılmaya başlanılmasından beş yıl sonra 1881’de getirilmiştir. Telgrafta aynı şekilde bu yıllarda kullanılmaya başlanılmıştır.
Sultan II. Abdulhamid’in, kültür ve sanata gönül verip hizmet eden padişahlar arasında Fatih’ten sonra ikinci sırayı aldığını söylemiştik. Hele İstanbul’a has bir kültür projesi vardı ki, o proje ile merkez ihya olacaktı. Sultan Ahmet meydanına devasa bir kültür sitesi kurmak için Fransa’dan şehircilik mütehassısı dahi getirtmişti. Caminin karşısına Osmanlı ulum akademisi, sol cenaha büyük bir milli kütüphane, Ayasofya tarafına da Darü’l Fünun (Üniversite )kurmayı planlıyordu.
Daha nice yenilikler planlıyordu. Lakin şartlar elverişli olmadığı gibi, ona ayak uyduracak bir kadrodan maalesef yoksundu. Gerçi böyle bir kadroyu kurabilirdi. Ama biraz evhamı, birazda çevresine güvensizliği buna engel olmuş olabilir. Yalnız kafasındaki projelerin e olduğunu Yüzbaşı Zünnun Bey’e şu şekilde bahsetmişti.
“sulama davalarımız mühimdir. Nehirlerimizi kanallarla birleştirmek ve Mısır’da Assuvan’da olduğu gibi bir takım barajlar vücuda getirmek elzemdir. Fırat ile Dicle yi, Seyhan ile Ceyhan’ı, Sakarya ile kızıl ırmağı, bilhassa Karadeniz ve Akdeniz limanlarımızı baştanbaşa inşa etmek, Anadolu ve Rumeli demir yollarını çoğaltmak pek zaruridir. Sizi temin ederim yüzbaşım bütün müddeti saltanım boyunca hep bunları düşündüm. Bazı imkânlarda aradım. Fakat bu noktada en korktuğum şey yabancı sermayenin mevcut kapitülasyonları daha tahammül edilemez hale sokması ihtimaliydi. Esasen düşmanlarımızın mali tazyiki altındayız. Borçlarımız pek fazladır. Yabancı sermeye memleketi bu suretle daha müşkül bir vaziyete sokacaktır. Bir müstemleke haline gelmekten korktum.”
Kaynak : II.Abdulhamid Han : Ulu hakanmı ? ,Kızıl sultanmı ? Kitabı
Yazar : MustafaTURAN
|
 |
hasan1
15 yıl önce - Pts 04 Ağu 2008, 12:11
| Alıntı: |
hasan k. tarafından kopyala yapıştır yapılan yazı arkasında ,bazı kesimlerce ABD olduğu iddia edilen aslında İngiltere tarafından yönlendirilen bir cemaate ait gazeteden alınmıştır
|
Kopyala-yapıştır demişsiniz, daha önce bunu ifade ettim, okumadınız herhalde.
Sabaha kadar oturup tek tek tuşlara basıp yazıları buraya aktaracak halimiz yok.
"kopyala-yapıştırdan daha iyisini bilen varsa buraya yazsın" demiştim, biliyorsanız siz yazın, yoksa bu yöntem herkesçe kullanılacaktır, gayette normal.
Siz de görüyorum ki, kopyala-yapıştırdan farklı bir şey yapmamışsanız.
Bu kötü bir şey ise siz niye yaptınız, yok değil ise dillendirmeye ne gerek vardı.
Sultan Abdülhamid ile ilgili bu başlığı gördüm, sağolsun mesaj yazan çoğu kişiler doğru ve güzel tespitlerde bulunmuşlar, Sultan Abdülhamid'i seven çok, bu memnuniyet verici ama bazı mesajlarda yanlış bilgiler de var, konu hakkında güvenilir kaynaklardan yazıları buraya aktardım.
Zaman bugün ülkenin en çok satılan gazetesi.
Ayrıca doğru ve güvenilir haber yayınlama alanında en üst sıradaki gazetelerden.
Güvenilir olmamak bir yana, en güvenilir gazetelerden ve başka gazetelerdeki yalanları da ortaya çıkarıyor.
Kimsenin kasıtlı yalan haber yapmasından memnun değiliz, ama doğruları öğrenmek hakkımız.
Bu konuda Zaman Gazetesini takdirle karşılıyor, teşekkürlerimi iletiyorum.
Hürriyet ve Cumhuriyet gibi gazeteler ise yalan haber yapıyorlar, kendilerini de eleştirilere rağmen düzeltmiş değiller.
Bazı kesimler dediğiniz kişiler maalesef gerçeği göremiyor ve sayıca azınlıkta.
Gazetenin ABD yanlısı olmakla alakası yok, gazeteyi doğru dürüst okuyanlar böyle olmadığını görüyor / biliyor.
ABDnin yerine göre eleştirildiğini açıkça gazete sayfalarında yer almıştır.
Mesela kimsenin Irak Savaşında ABDyi destekleyecek hali yok.
Gazeteyi lütfen göz ucuyla değil inceleyerek okuyunuz.
Ben Zamanın senelerdir abonesiyim.
Tespitleri herhalde en iyi şekilde gazeteyi okuyan kişiler yapar.
Ayrıca illa denecekse dinci değil, dindar densin, bunlar farklı şeyler.
Dindar demenin yazımda ve söylenişte bir zorluğu yok, kimse de rahatsız olmaz.
Gazetede Atatürk karşıtlığı yer almıyor, karıştırmayın lütfen.
Ama Atatürk yanlısı gözüküp dindarlara karşı saygılı davranmayan ve dinimiz hakkında yeterli bilgi sahibi olmayan bir gazeteden ne kadar inandırıcılık bekleyebiliriz.
Bu gazetenin imtiyaz sahibi ve yazarı ciddi suçlardan tutuklanmadılar mı.
Gazete yazarlarının bu suçlarla niye ilişkileri var.
Bu gazete yalan haber yapan gazeteler içinde niçin ilk sıralarda yer alıyor.
Alıntı yaptığınız söz konusu gazete haberine ne kadar güvenebiliriz.
Sayın Mustafa Armağan, kaynaklarıyla tarihe ışık tutuyor.
Sultan Abdülhamid hakkında kitapları, yazıları ve araştırmaları var.
Kaynaklardan bize geçmiş olayların aktarılması önemli.
Çünkü kafadan sözlerle tarih olmaz.
Resmi tarih olarak bize sunulan her olaya inanmayan kişi sayısı da oldukça fazla.
Çünkü tarihimizdeki bazı olaylar resmi tarihte bize yanlış olarak aktarılıyor.
Kaynaklarıyla gerçeği yansıtan tarihçiler birilerince sevilmeyecek ve eleştirilecektir, bu gayet normal.
Eleştiri olarak söylenen her sözü gerçekmiş gibi değerlendirmek elbette doğru değil.
Resmi tarihten kıl aldırmayan Cumhuriyette kendince Zaman gazetesini eleştirecek, bu da gayet normal.
Sultan Vahdettin ve hiçbir Osmanlı sultanı hain değildir, kim ne yazarsa yazsın durum budur.
Bu durum bu sitede değişik kişilerce farklı mesajlarda da ifade edilmişti.
Ecdadımız hakkında yakışıksız dedikodular yapıp onların günahlarını almayalım.
En son hasan1 tarafından Pts 04 Ağu 2008, 16:27 tarihinde değiştirildi, toplamda 4 kere değiştirildi
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Pts 04 Ağu 2008, 14:37
| Alıntı: |
Sultan II. Abdülhamit üzerine yaptığım geniş çaplı bir ödev sonucunda yerli-yabancı 19 farklı kaynaktan topladığım bilgileri sizlere sunmak isterim. Öncelikle Sultan hakkındaki en doğru tespit belki de Orhan Koloğlu'na aittir.Yani "Ne Kızıl Sultan, ne de Ulu Hakan"
|
| Alıntı: |
| Ne Fransızların Ermeni olaylarından ötürü dediği gibi Kızıl Sultan, ne de cennet mekan Ulu Hakan. O sadece Osmanlı tarihinin ilginçliklerle dolu bir padişahı. |
Farklı ve sayıca fazla kaynaklardan araştırma yapmanız her zaman faydalı olmayabilir.
Her kaynaktaki bilgilerin doğru olacağını ve hatta hatta tarih ile yazılan bazı eserlerin kaynak olabileceğini bile garanti edemeyiz.
Maalesef durum böyle.
Sadece burada anlatılanlar bile, Abdülhamid Han'ın Ulu Hakan olduğunu açıkça gösteriyor.
Yapılacak en doğru tespit olsa olsa budur.
| Alıntı: |
| Abdülhamit bilindiği üzere bütün padişahlardan farklı olarak bütün yetkiyi üstünde toplamış ve devleti 30 yıl süren bir istibdat dönemine sokmuştur. Şüphesiz ki bu istibdat döneminin en önemli sebebi Abdülhamit'in ölüm korkusudur. Ama bu kesinlikle bir korkaklık değildir. |
Abdülhamid devrindeki yönetim devletin devamlılığını sağlamak içindir. İç ve dış düşmanların çok olduğu, dönmelerin bulunabildiği bir dönemde tedbiri elden bırakmayan Abdülhamid Han devleti 30 sene ayakta durmasına vesile olmuştur. Ondan sonra gelen ittihadçıların yaptıkları düşünülürse Sultan Abdülhamid'in nasıl büyük bir idareci olduğu görülür. İstibdat dönemi deniliyor ama Abdülhamid Han aleyhinde olan hatta kendisine suikast planlayan kişileri bile öldürtmemiş, cezalandırmamıştır. Başka ülkelerde görülen tiran, komünist veya başka düzenlerle burayı karıştırmayalım.
| Alıntı: |
| Devleti kendi arzusu ile yönetmiş hatta kendi çıkarlarını imparatorluğun çıkarlarının önüne koymuştur. Şahsi servetini yönetmeye büyük özen göstermiş, yabancı bankalara para yatırıp manipülasyon ile servetine servet katmıştır.Ama aynı özeni devlet hazinesine göstermiş midir? cevap kesinlikle HAYIR. |
Bunları yazan her kimse buradaki daha önce yazılan satırları bir zahmet okuyuversin.
Hicaz Demiryolu için kendisinin cebinden para ödediğini cümle alem biliyor.
Haliçte inşa edilecek gemiler için ödenecek parayı cebinden ödediğini biliyoruz.
Ne kadar hayırsever olduğunu da bilen biliyor.
Sünnet törenleri düzenlediğini, masraflarını kendisinin karşıladığını kaynaklarda görmüştüm.
Bilmek ve görmek istemeyenlere bir şey diyemeyiz.
Ama bunları görmeyip iftira uydurmak da neyin nesi oluyor.
| Alıntı: |
Almanlardan ve Fransızlardan da yardım almaktan geri kalmamıştır.
|
Benim bildiğim Almanlar ve Fransızlardan yardım alınmamıştır.
Gördüğüm kadarıyla kaynaklarda yazan budur.
Tarafsız olunacak diye, son derece güzel işlere vesile olmuş Ulu Hakan'ı büyüklüğü ile anlatmamak ve yanlış bilgiler yazmak doğru olmuyor, hatta haksızlık oluyor.
En son ali-yavuz tarafından Pts 04 Ağu 2008, 14:57 tarihinde değiştirildi, toplamda 7 kere değiştirildi
|
 |
Mehmet Kasım
15 yıl önce - Pts 04 Ağu 2008, 14:48
Bir zamanlar ittihatçı olan ve Sultan'a karşı inanılmaz muhalefet yapan Rıza Tevfik, Meşruiyetin İlanından kısa süre sonra İttihatçıların yaptıklarından dolayı pişman olup SULTAN'A NASIL YALVARIYOR:
Nerdesin, şevketli Sultan Hamid Han
Feryadım varır mı barigahına?
Ölüm uykusundan bir lahza uyan
Şu nankör insanların bak günahına
Tarihler ismini andığı zaman
Sana hak verecek hey koca Sultan
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasi Padişahına
Divane sen değil,meğer bizmişiz
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz
Sade deli değil,edepsizmişiz
Tükürdük atalar kıblegahına
Sonra,cinsi bozuk,ahlakı fena
Bir sürü türedi,girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zina?
Yuh olsun bunların hem ervahına.
Buda Süleyman Nazif'ten:
“Padişahım! Gelmemişken yâde biz.
İşte geldik senden istimdada(yardım istemeye) biz
Öldürürler, başlasak feryada biz.
Hasret olduk eski istibdada biz.
Dembedem coşmakta fakru ihtiyaç,
Her ocak sonmuş ve sönmüş, millet aç.
Memleket matemde, öksüz taht u taç
Hasret olduk eski istibdada biz.”
|
 |
mustafaözkan
15 yıl önce - Pts 04 Ağu 2008, 20:02
yazmış olduğum mesaja kopyala yapıştır babından eksi puan verilmiştir.
Asla mesaj kopyalanıp yapıştırma değildir.
kendi şahsımca word'de düzenlenip siteye intikal ettirilmiştir.
bir örneğide www.atayurdu.net adlı sitede mevcut olup oraya ekleyen gene şahsımdır.
hiç bir zaman için kopyala yapıştır yöntemini kullanmam ve tasvip etmem
ispatını isteyen arkadaşım olursada yukarıda mevcut yazının word dosyasını kendisine e.posta ile gönderebilirim.
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 05 Ağu 2008, 00:00
Sultan Abdülhamid'in kurban ve kömür organizasyonları
Sultan Abdülhamid'in hayırsever bir insan olduğunu biliyıoruz.
Aşağıdaki yazı da bu durumu açıkça gösteriyor.
Değil devlet hazinesini güzelce kullanamamak ve hazineden harcamak, kendi cebinden hayır hizmetleri yapıyor.
Bugün bunu acaba kaç idareci yapıyor.
Sultan Abdülhamid’in kurban ve kömür organizasyonları
Gelenek adına bugünkü toplu sünnet düğünlerinden tutun da, Söğüt’teki Osmanlı Devleti’nin kuruluş şenliklerine, İstanbul’un fethi kutlamalarından “sadaka-i seniyye” uygulamalarına kadar uzanır onun müşfik eli. Bütün bunlarda gözetilen esas gaye, “Osmanlılar arasında ortak bir kimliğin oluşmasına yardımcı olmak”, “devlet-toplum ilişkilerini uyumlu ve birbirini bütünleyen bir ilişkiler bütünü olarak yapılandırmak”tı. Bu ve benzeri çabaların, “Osmanlı’nın yeniden fethi”ni veya bir “iç fethi” amaçladığı, giderek daha iyi anlaşılacaktır.
Nitekim Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Nadir Özbek’in çalışmaları, özellikle “Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyal Devlet” adlı kitabı (İletişim Yay., 2004), bize Abdülhamid’in bu iç fetih harekâtı hakkında doyurucu bilgiler vermekte, özellikle sosyal refahı artırıcı yardımları nasıl yeni bir gelenek olarak örgütlediği ve aynı zamanda halkı da bu organizasyona nasıl dahil ettiğine ilişkin yararlı ipuçları sunmaktadır.
Mesela şu “sadaka-i seniyye” meselesini ele alalım. Elbette eskiden de padişahlar sadaka dağıtırlardı. Ancak Abdülhamid’de karşılaştığımız farklılık, bunun törensel bir havaya büründürülmüş olması ve “görünür” kılınmasıdır. Onun döneminde kitle iletişim araçlarının da imkânlarını kullanarak devletin, devletin başı olarak da padişahın her zaman halkın yanında olduğu imajı zihinlere kazınmıştır.
Kitapta, her Cuma günü İstanbul’un bir başka semtinde Padişah adına yoksul ahaliye sadaka dağıttırılması ve kurban kesilmesi uygulaması dikkat çekiyor. Yalnız bu semtlerin özellikle kenar ve fakir fukarası bol semtler olmasına özen gösterilirdi. Saraydan bir bendegân o semte gider, padişah adına kurban keser ve etlerini dervişler ve medrese talebeleri de içinde olmak üzere yoksul ahaliye dağıtırdı. Mesela 13 Şubat 1899 tarihli Sabah gazetesin haberine göre saraylı bir komisyon Kâğıthane’nin yolunu tutmuş, burada Abdülhamid’in sadakası olan 300 lirayı halka dağıtmış, ardından 18 adet kurban kesilmiş ve etler köyün fakir ahalisine paylaştırılmış, sonra Alibeyköy’e geçilerek orada da padişahın gönderdiği 100 lira sadaka olarak verilmiştir.
Ancak şimdiki mantıkla düşünürsek, yalnızca Müslüman ahaliye yardım dağıtıldığını zannedebiliriz. Ancak yanılırız ki fena halde. Abdülhamid’in Ermeni, Rum ve Musevi cemaatlerine bağış ve yardımları saymakla bitmez ama dilerseniz bir iki tanesini zikredelim. Mesela Abdülhamid pek çok vesileyle Ermeni cemaatinin önde gelenlerine atiyyeler (bağışlar) vermekte ve bu hediyelerin sosyal yardım şeklinde cemaatin yoksul kesimlerine ulaştırılmasını sağlamaktaydı. İsmi sonradan Şişli Etfal Hastanesi yapılmış olan Hamidiye Etfal Hastanesi’nden Rum hastanesine her gün 75 okka has ekmek, 50 okka et; Yedikule Ermeni Hastanesi’ne ise 600 okka ekmek, 150 okka et gittiğini, ayrıca her ay 12 bin kuruş “atiyye-i seniyye” tahsis edildiğini bilen kaç kişidir acaba?
Nadir Özbek, Abdülhamid üzerindeki kimi şaibeleri teker teker kaldırdığı kitabında taraflı tarihçilerin onu bütün gönüllü ve sivil faaliyetleri yasaklayan acımasız bir despot kılığında sunmalarına da itiraz ederek, bunun tam tersinin geçerli olduğunu vurguluyor; özellikle sosyal yardım alanında sivil girişimlerin onun zamanında arttığına ve kamusal alanın genişletildiğine dikkat çekiyor. Belki siyasî amaçlı derneklere sınırlamalar getirilmiştir ama sosyal yardımlaşmayı amaçlayan derneklere, ister Müslümanlarca, ister gayrimüslimlerce kurulsun, pekala izin verilmiştir.
Bu sosyal yardım faaliyetlerinden birisi de yoksul halka yakacak yardımı yapılmasıdır. Ancak Abdülhamid’in farkı ve orijinalliği, bu yardımları sadece devlet hazinesinden veya belli fonlardan karşılamasında değil, ilk katkıyı kendi cebinden koymak suretiyle halkla beraber organize etmesinde yatmaktadır. Mesela 1888 yılında “iâne-i şitâiyye”, yani kışlık yardımı komisyonu oluşturmuş ve bastırılan 3 bin liralık yardım biletinden bin liralık kısmını kendi cebinden satın alarak kampanyayı başlatmıştır. Bundan 6 yıl önceki kışta ise padişahın emrindeki fonları yöneten Hazine-i Hassa Nezareti’nin 500 ton kömür satın alıp padişah adına İstanbul halkına dağıttığını öğreniyoruz.
Özetle, kış ayları yaklaştı mı, Abdülhamid gerekli emirleri göndererek muhtarlardan her mahallenin yoksullarını, kimsesizlerini ve yetimlerini tespit ettirir ve onlara para ve yakacak yardımı yaptırırdı. Bu arada bazı tek tek isteklere de imkânlar nispetinde cevap verildiği gözden kaçmıyor. Bir dilekçeden, 7-8 yaşlarındaki bir kız çocuğunun yakalandığı mafsal hastalığından dolayı takma bacağa ihtiyacı olduğu öğrenilmiş ve padişah iradesiyle takma bir bacak yaptırılıp kendisine teslim edilmiştir. Yine 12 yıldır yatağa mahkûm bulunan Bahauddin ve annesine “sadaka-i fukara” tertibinden ödeme yapıldığını biliyoruz.
Lakin asıl acı olan nokta nedir, bilir misiniz? Sosyal yardımlaşmayı ve bütünleşmeyi sağlayan bu geleneğe Meşrutiyetten sonra son verilmiş, bununla da yetinilmeyip Abdülhamid’in kurmuş olduğu hayır kurumlarının neredeyse tamamı tasfiye edilmiştir.
|
 |
sayfa 11  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|