İstiklal Marşı’nın bizzat kendisinin de edebi bir metin olması nedeni ile bize bir seviye öneriyor. Öyle bir şey ki İstiklâl Marşı’nın varlığı, toplumun mayası adeta.
Akif’in kendisi de söylüyor: ''Onu ben bile bir daha yazamam'' diyor. Gerçekten, bir daha yazılamayacak bir marş. İstiklâl Harbi de bir daha verilemeyecek bir harp.
İstiklâl Marşımız formel anlamda , edebi sanatlar itibariyle çok iyi durumdadır; vezni, kafiyesi oldukça seçkin… Biçimin ötesinde de derinliği olan bir metin. Öyle dudak büküp; ''Marş olsun diye bir adam yazmış''denilemiyor, hiçbir kıtası için.
Öncelikle zarfın ihtişamına kapılıp mazrufu es geçmeyelim
İstiklâl Marşı’nda yer alan esasları rehber kabul edip bu esasları her yer ve ortamda yaymak ve bu çerçevede olmak üzere gelenek ve görenekleriimizi, milli değerlerimizi korumak ve yaşatmaya gayret etmemiz gerekiyor. Hak yolundan ayrılmamız gerekiyor. Son nakarat bize çok şeyler anlatıyor.
Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara'da Taceddin Dergahı'nda kalıyor; Millet Meclisi'ndeki görevine devam ediyordu.
Şehirde sert soğuklarıyla bir bozkır kışı hüküm sürmekteydi.
Şair, bu sıralarda, İstiklal Marşı için düzenlenen yarışmaya katılmayı reddetmişti.
Sebebi, yarışmanın ödüllü olmasıydı.
Akif'in inançlı aklı bu işin maddiyat karşılığı yapılmasını içine sindiremiyordu.
Neden sonra Hamdullah Suphi'nin ısrarıyla, hiçbir maddi karşılığın olmayacağına dair teminat verildikten sonra; Akif, belki de yeryüzünde yazılmış en güzel şiirlerden birisini kaleme aldı.
Ama ilginç olan, Akif'in o sıralarda Ankara'nın soğuk kışına dayanmasını sağlayacak, kendisine ait bir paltosunun bile olmamasıydı.
Başka bir meb'us arkadaşıyla bir paltoyu paylaşıyordu....
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O, benim milletimin yıldızıdır, parlayacak
O, benimdir; o benim milletimindir ancak.
Bu kıtada Mehmet Akif Türk milletine sesleniyor. Ümit ve güven içeren sözlerinde: “Ey Milletim, yurdumuzun düşmanlar tarafından kuşatılmasına bakarak, bayrağımız için endişe etme, korkma. Çünkü bu topraklar üzerindeki en son ocak sönmeden, en Türk bu uğurda canını vermeden bayrağımıza kimse el uzatamaz.
Rengini şehitlerimizin kanından alan ve şafaklarda bir alev gibi dalgalanan bayrağımız, milletimin yıldızı ve bağımsızlık sembolüdür. Gökteki yıldıza ele sürülemediği gibi, milletimin yıldızı olan bayrağıma da düşmanlar dokunamaz. O, Türk Milletinindir ve daima öyle kalacaktır.”
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal,
Kahraman ırkıma bir gül… Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz, dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkadır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.
Bu dörtlükte şair bayrağımıza sesleniyor:
“Uğruna canımı vereyim, ne olur hilal kaşlarını çatma ey güzel bayrağım. Neden bize dargın ve azarlar gibi bakıyorsun? Seni, nazlı nazlı dalgalandığın göklerimizden indirmelerine izin vereceğimizi mi sandın? Kahraman milletimin hür yaşamak ve seni hür yaşatmak için çok kan döktü, şu anda da dökmektedir. Sen bize kaş çatarak, uğruna yapılan bu fedakârlıkları hiçe sayarsan, dökülen kanlarımız sana helal olmaz. Doğruluk ve adalet için çalışan, Allah’a inanarak ona kulluk eden, istiklali uğruna canını veren milletimin hakkı bağımsızlıktır, hürriyettir.”
Ben ezelden biridir hür yaşadım,, Hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.
Mehmet Akif bu kıtada hürriyet kavramını işliyor. “Ben” kelimesi ile Türk Milleti’ni kastediyor ve;
“Ben, yaratıldığı günden beri hür yaşamış bir milletim, bundan sonda da hür olarak yaşayacağım. Beni esir edeceğini düşünenler ancak aklını kaçarmış olanlardır. Onların bu çılgınca düşüncelerine şaşarım. Çünkü ben, şimdiye kader hiç esir olmadım. Hürriyetimi elimden almak isteyin olursa kükremiş sel gibi coşar, önüme çıkan engelleri çiğner geçerim. Bu uğurda parçalar, uçsuz bucaksız denizlere bile sığmam taşarım.”
Mehmet Akif son mısra da “Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım” sözleri ile “Ergenekon Destanı’nı hatırlatıyor. Dağları parçalayarak esaret zincirini kıran ve yurtlarını düşman elinden kurtaran atalarımızın kahramanlıklarını anlatan bu destanı mutlaka okuyunuz.
Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar;
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddım var.
Ulusun, korkma. Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet “ dediğin tek dişi kalmış canavar.
Bu kıtada Mehmet Akif sömürgeci, saldırgan batıya çatmakta, medeniyet adı altındaki saldırgan tutumu kınamaktadır: “Batı ordularının en modern silahlarla, tank ve toplarla, tıpkı çelikten bir duvar gibi üzerimize yürümesi bizim için önemli değildir. Türk Milleti’nin öyle bir iman gücü, şehitlik inancı vardır ki, o imanlı göğüslerin her biri bir kale gibidir. Bu imanlı göğüsler karşısında en modern silahlar etkisiz kalır, hepsi yok olur, parçalanır.
Onların homurtuları, ulumaları da seni korkutmasın. Medeniyet maskesi takarak etrafa saldıran, zayıfları ezen ve sömüren bir canavar, bizim imanlı göğsümüze en ufak bir korku veremez. Zaten “Medeniyet” adı altında yapılan bu vahşiliklerden sonra onunu gerçek canavar yüzü ortaya çıkmıştır. O canavarın da tek dişi kalmıştır, bize asla zarar veremez.
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın…
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bu kıtada Mehmet Akif Türk Milleti’ne, onun kahraman askerlerine ümit ve kakarlılık aşılıyor ve;
“Arkadaş, alçakların yurduma girmesine kesinlikle izin verme. Yurduna saldıran düşmana gödeni siper et. Onlarla ölünceye kadar savaş. Onların utanmazca saldırılarına karşı dur. Cenabı Hak mutlaka sana yardım edecektir. Çünkü Allah, sabreden ve korkmadan, Hak yoluna savaşan müminlere zafer vereceğini kur’an-ı Kerim de va’d etmiştir. Allah’ın bu yardımı belki yarın, belki de yarından da kısa zamanda ortaya çıkacaktır. Düşman perişan edilecektir.
Bastığın yerleri “toprak2 diyerek geçme, tanı.
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı.
Verme, dünyaları aslanda bu cennet vatanı.
6. kıtada kutsal vatan ve vatan toprağı ele alınmakta, Mehmet Akif gençlere, üzerinde yaşadıkları toprakların değerini ve özelliğini iyi bilmeleri gerektiğini anlatmaktadır.
“Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme. Geçmişini iyi öğren, çünkü bu vatan toprakları, uğruna şehit düşenlerin kefensiz olarak gömüldükleri, her karışında bir şehit kanı olan kutsal topraklardı. Sen, vatanı uğruna canını vererek, Allah katında makamların en yücesi olan Şehitlik mertebesine ulaşmış bir babanın oğlusun. Vatanına gereken değeri vermez, onu atalarının koruduğu gibi korumazsan, ataların incinir, üzülür. Bu cennet vatanı her ne pahasına olursa olsun korumalı, dünyaları da alsan bu yurdun bir karış toprağını bile vermemelisin.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsında Hüda,
Etmesin tek beni vatanımdan dünyada cüda.
İstiklal Marşı’nın 7. kıtasında Mehmet Akif vatan sevgisini ve Türk vatanının yüceliğini söyle anlatmaktadır:
“Bu cennet vatan uğuruna herkes canını vermek için hazır bekliyor. Şimdiye kadar bu uğurda o kadar yiğit canını verdik ki; Her karış toprakta bir şehit yatmaktadır. Toprağı sıksan, şehitlerin kanı fışkıracak kadar çok şehit verilmiştir. Canımı, canım kadar çok sevdiğim şeyleri, bütün varımı, yoğumu alsın; Yeter ki beni bu vatanımdan ayrı ve uzak bırakmasın.”
Ruhumun senden, ilahi şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli;
Şu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
8. kıtada Mehmet Akif, Din ve vatan uğruna şehit olanların hislerine tercüman olarak onların:
“Yüce Allah’ım ruhumun senden dileği şudur: Canımızı verdiğimiz yurdumuza düşmanlar girmesin, camilerimize yabancılar el sürmesin. Milletim hür yaşasın.”dileklerini ifade etmektedir.
O zaman vecd ile bin secde eder varsa, taşım;
Her cerihamdan, İlahi, boşanır kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden na’şım.
O zaman yükselerek Arş’a değer, belki başım.
Akif 9. kıtada şehitlerimizin dileklerini ifade etmeye devam ediyor. Camilere düşman ayağının basmadığı, ezan seslerinin yurdun her köşesinde duyulduğu zaman yeryüzünde bir mezar taşım varsa, sevinç ve mutluluktan mezar taşım bile coşkunlukla secdeye kapanacaktır.
Milletimin hür olduğunu görmenin ve şehitlik makamına ermenin kıvancı ile sevinç gözyaşlarım, savaşta aldığım yaralardan boşanır. Cesedim, cisimsiz bir ruh gibi göklere ve o kadar yükselir ki, belki göğün en yüksek katı olan Arş’a ulaşır.
Dalgalan sende şafaklar gibi ey şanlı hilal.
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal.
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal
Büyük vatan şairi Mehmet Akif İstiklal Marşı’nın son kıtasında tekrar şanlı bayrağımıza hitap etmekte ve;
!Şanlı bayrağım sende artık, şafaklar gibi al renginle, göklerinde hür ve mesut olarak dalgalan. Sabah şafağının ardından görülen aydınlık gibi, Türk Milletir de sıkıntılı ve karanlık günlerden sonra aydınlığa kavuşacaktır. Uğruna dökülen kanlarımızın hepsi sana helal olsun.
Bundan sonra Türk Milletinin yok olması, dağılması diye bir şey ebediyen söz konusu olamaz. Çünkü; Daima hür yaşamış olan, daima tek olan Allah’a inanan ve ona kulluk eden vatanı uğruna çalışan ve çarpışan milletimin hürriyet ve istiklal her zaman hakkıdır.
İstiklâl mücadelesi sürüyor ve Akif’in gönlü heyecanla dolup taşıyordu. İstiklal Marşı olacak bir şiir yazmak iştiyakı içindeydi ancak müsabakada 500 lira ödül konmuştu. Akif, ödülü almamak şartıyla şiiri yazmayı kabul etti.
İstiklâl Marşı’nın yazıldığı tarihte güzel yurdumuzun büyük bölümü işgal altındaydı. Vatanperver birçok insan ailelerini, sevdiklerini, işlerini, rahatlarını bir yana bırakmış vatanın nasıl kurtarılabileceğine dair planlar hazırlıyordu. Millî mücadele başladı. Bu azim ve irade karşısında zaman içinde önce İtalyanlar, ardından da Fransızlar Ankara hükümetiyle anlaşarak Anadolu topraklarını terk ettiler. İzmir başta olmak üzere bütün Ege’yi işgal eden Yunanlılar bir ara Ankara/Polatlı’ya kadar yanaşmışlar, ordumuzun Sakarya’nın arkasına çekildiği dönemde Millet Meclisi’nin Kayseri’ye taşınması bile gündeme gelmiş, hatta Bakanlar Kurulu bu konuda karar almıştı. Ancak Meclis’ten onay almak gerekiyordu. Hükümet kararı, Büyük Millet Meclisi’nin gizli oturumunda açıklandı. Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya kaçmaya mı geldik, yoksa düşmanla çarpışmaya mı?" Millet temsilcileri, Ankara’yı harpsiz teslim etmeyi kabul etmediler; hedef son tepeye kadar çarpışmaktı. Bu heyecanlı konuşmalar üzerine Meclis, tahliyenin aksine Ankara’nın müdafaasına, bunun için gerekli hazırlıkların yapılmasına karar verilmişti. İstiklâl Marşı böylesine coşkun duyguların yaşandığı bir süreç içinde yazıldı.
Genelkurmay Başkanlığı’nın isteği üzerine, Millî Eğitim Bakanlığı 7 Kasım 1920’de gazetelere verdiği bir ilanla İstiklâl Marşı için müsabaka açıldığını, güfte ve beste için 500’er lira mükafat konulduğunu bildirdi. Gönderilen 724 şiir de istenen seviyede değildi. Büyük şair Mehmed Akif Bey’in müsabakaya katılmaması Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin dikkatini çekmişti. Dostlarından sorulduğunda anlaşıldı ki, Akif’in katılmamasının gerekçesi sonunda para ödülü olması dolayısıylaydı. Pürüz hemen halledildi, para bir hayır kurumuna bağışlanabilecekti. O günlerde Burdur milletvekili olan merhum Akif, "Müsabaka oldu, ben de katılmadım. Şimdi nasıl olacak?" diye itiraz etmesine rağmen, Milli Eğitim Bakanı’nın ve arkadaşlarının ricasıyla marşı Ankara’daki Taceddin Dergahı’na kapanarak yazdı. Marşla ilgili Meclis’te yapılan görüşmeler, kabulü, arka arkaya 3 kere okunup ayakta gözyaşlarıyla dinlenmesi eşsiz manzaralar oluşturmuştur.
Mehmet Akif söz ve mana bakımından mükemmel bir "İstiklal Marşı" yazmış olup bunu Türk Milleti’ne armağan etmiştir. Marşın yazıldığı zaman maddi olarak çok zor durumda olmasına rağmen ki; soğuk havalarda evde bulunan bir paltoyu arkadaşıyla nöbetleşe giyebilecek kadar zorda olan bir insan karşılığında verilen parayı almamış ve bu marşı da Türk Milletine armağan ettiğinden "Safahat" adlı şiir kitabına almamıştır. Hasta yatağında "Üstad İstiklal Marşı’nın yeniden yazılmasını ister misiniz?" sorusu karşılığında yerinden fırlayarak "Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı’nın yazıldığı günleri göstermesin." diyerek çekilen sıkıntıyı anlatmaya çalışmıştır.
Mehmed Akif’in en karakteristik özelliklerinden biri de haksızlığa tahammül edememesidir. Şu hatıra, onun bu konuda ne kadar hassas olduğunu göstermesi bakımından anlamlıdır:
1911 yılı başlarında Baytarlık Dairesi, kâtiplik için imtihan açar ve kazanan bir genç, işe alınır. Mehmed Akif daha önce tanımadığı, fakat zeki ve kabiliyetli bulduğu bu gençle ilgilenir, ona yardım eder; Mülkiye’ye devam etmesi için yarım gün izin verir... Akif’in bu alakasından, onun genci daha önce tanıdığı ve ona imtihanda yardım ettiği neticesini çıkaranlar, çocuğun işine son verirler. Olayı ve nedenini birkaç gün sonra öğrenen Akif, derhal istifa ederek, daireden ayrılır... Genç geri alınır ve ricalar sonucu Akif de vazifesine döner.
O GERÇEK BİR DOSTTU
Akif, dostlarına karşı çok vefalıydı. Birisini dost edindi mi, ömür boyu bu dostluğu devam ederdi. Cemal Kuntay, bu konudaki bir hatırasını şöyle nakleder:
“Mehmed Akif, Baytar Mektebi’nde birlikte okudukları ve sevdiği arkadaşı İslimyeli Hasan Tahsin Bey ile karşılıklı sözleşmişler ve hayatta kalanın, daha önce ölenin ailesine bakacağına dair söz vermişlerdi. Hasan Bey, Edirne Baytar Müfettişi bulunduğu sırada 1910 yılında vefat edince, Akif Bey -daima olduğu gibi- sözünde durarak, merhumun üç çocuğunun bakımını üzerine almıştı.”
AKİF, SÖZÜNÜN ERİYDİ
Akif, sözünün eriydi. Bu, onun en belirgin özelliğiydi. Fatin Gökmen’in yaşadığı olay, bu konuda fikir vermek için yeterlidir:
“Ben Vaniköyü’nde oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde… Bir gün öğle yemeğini bende yemeyi kararlaştırmıştık. Öğleden bir saat evvel bana gelecekti. O gün öyle yağmurlu bir hava oldu ki her tarafı sel götürdü. Merhum yürümeyi severdi. Bu havada karadan gelemeyeceğini düşündüm. Normal zamandan biraz önce gelen vapurdan çıkmadı, diğer vapur bir buçuk saat sonra gelecekti. Yakın komşulardan birine gittim. Vapur gelmeden döneceğimi de hizmetçiye söyledim. Yağmur devam ediyordu. Vaktinde evime döndüm, bir de ne işiteyim, bu arada sırılsıklam bir halde gelmiş, beni evde bulamayınca, hizmetçi ne kadar ısrar ettiyse de durmamış, ‘Selam söyle’ demiş, o yağmurda dönmüş gitmiş! Ertesi gün kendisini gördüm. Vaziyeti anlatarak özür dilemek istedim, dinlemedi. ‘Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.’ dedi. Benimle tam altı ay konuşmadı.”
İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti'nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin millî marşıdır...
Mehmet akif ersoy bu marşımızı kahraman ordumuza armağan etmiştir... Türk milletinin onur ve şerefinin en büyük simgesidir... Bu marşımızı kimse değiştiremez.
İstiklal Marşımız bundan 88 yıl önce bugün Meclis'te okunarak kabul edilmişti.
İstiklal Marşı, yurdumuzun düşman işgaline uğradığı felaket günlerinde hazırlandı. Milli Eğitim Bakanlığı bir yarışma düzenledi. Beğenilen güfte için 500 lira ödül verilecekti. Yarışma için 734 şiir gönderildi. Bir kurulca bunlar titizlikle incelenip 6 tanesi ayrıldı. Ama hiçbiri beğenilmedi; marş olacak değerde bulunmadı.
O zaman Burdur Milletvekili olan Mehmet Akif’in para ödülünden rahatsızlık duyduğu için yarışmaya katılmadığı öğrenildi. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi şairin Meclis’teki sıra arkadaşı Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey’in yardımını istedi.
Hasan Basri Bey bundan sonrasını şöyle anlatıyor:
‘‘Akif Bey’in yanımda olduğu bir zaman,elime bir kağıt parçası alarak,onun dikkatini çekecek bir tarzda yazmaya başladım.
- Ne yazıyorsun?
- Marş…İstiklal Marşı yazıyorum.
- Yahu sen ne adamsın? Seçilecek şiire para ödülü verileceğini bilmiyor musun? içinde para olan bir işe nasıl katılıyorsun?
- Yarışma kaldırıldı? Seçilecek şiire ne para verilecek, ne de her hangi bir ödül. Milli Eğitim Bakanı bana güvence verdi.
- Ya, o halde yazalım.
İşte böylece yazılmaya başlanan ve 48 saatte bitirilen İstiklal Marşı, imzasız olarak Milli Eğitim Bakanlığının seçici kuruluna sunuldu. Marş, evvela Meclis’in 1 Mart 1921 günü yaptığı ikinci oturumunda ele alındı. Başkan Mustafa Kemal’in söz vermesi üzerine Hamdullah Suphi kürsüye gelerek, sık sık alkışlarla kesilen şiiri okudu ve son seçimin Meclis’e ait olduğunu söyledi. O gün oylama yapılmadı. Şiirle ilgili konuşmalar ve oylama, Meclis’in 12 Mart 1921 günü öğleden sonraki oturumunda yapıldı. Bazı milletvekilleri, bir komisyon kurularak şiirin yeniden incelenmesini, bazıları da hemen görülüp karara bağlanmasını istediler. Uzunca tartışmalardan sonra, şiirin kabulü için verilen 6 önerge benimsendi ve İstiklal Marşı çoğunlukla kabul edildi.
İSTİKLAL MARŞI
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
Değmesin ma' bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
İlkokuldayken sadece 4 ve 5. sınıflar sesli okurlar diğer sınıflara ise içinizden takip edin, güzelce öğrenin derlerdi, ortaokul ve sonrasında ise her hafta 2 sefer okumaktan dolayı galiba bıkkınlık gelmişti, tamamen şuursuz şekilde hiç bir şey hissetmeden okurdum.
Okullar bittikten sonra şunu hissetmeye başladım; maçlarda olsun veya farklı etkinliklerde olsun, yada tv de bir uluslararası organizasyonda marşımızı dinlerken veya söylerken, o kadar duygulanıyorum ki hakikaten şu an rahat şekilde taşamamız için çekilen sıkıntıları kalbimde hissediyorum öyleki bazen ağlayarak okudum bile oluyor, dünyada bu kadar yüklü anlamlar içeren marş varmıdır bilemem ama bence marşımız ve yazarı Akif her türlü övgüye layık, onlara sahip çıkmamız çok önemli.