Günümüz de ki Zebur, Tevrat ve İncil değiştirilmiştir beşeri bilgiler ile donatılmıştır.Kurani Kerim Allahu Teala'nın korumasın da dır, tüm insanlar istese de değiştiremezler Kuran'ı Kerim kitabını.
Hak Din İslamdır.
İslam Dini yokken o değiştirilmemiş kitaplara,
Hz.Davut (a.s.) Zebur kitapı, Hz.Musa (a.s.) Tevrat, Hz.İsa (a.s.) İncil daha önceki Peygamberlere gönderilen Kutsal kitaplardır, bu kitaplara (sonradan değiştirilen kitaplara değil) ve peygamberlere uyanlar, inananlar Cennete gideceklerdir, kendilerine indirilene göre, önceki Peygamberlerin bildirdiği Dinlerine göre hesaba çekileceklerdir.
İslam Dini geldikten sonra (Bozulmayan ve Değiştirilmeyen Tek Din) İslam Dinine uymayanlar inanmayanlar cennete giremeyeceklerdir.
Bu konu ile alakalı Ayeti Kerimeler:
Şüphesiz o kimseler ki, iman etmiştirler, bir de o kimseler ki Yahudi olmuşturlar, ayrıca Hıristiyanlar ve Sabiiler:Allaha ve o son güne inanmış, Salih bir amel de işlemişse: onlar için Rableri nezdinde ecirleri vardır Onlar üzerine hiçbir korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Bakara 62)
Bakara 62 ye değişik değişik anlamlar katarak günümüz küfre düşmüş hristiyanların ve yahudilerin Cennete gireceklerini söyleyen sözde din adamları mevcuttur ama bunlar gerçek değildir, Allah c.c.nin son bildirdiği Din
İslamdır, son kutsal kitap Kur'an-ı Kerim, son
Peygamber de Hz.Muhammed (s.a.v.) dir.
Bunu kabul edip inanan kişiler kurtuluşa ereceklerdir, Amelleri iyi olursa Cennete girmeyi hakedeceklerdir eğer son nefesde imanlı olarak ölürseler.
O kişiler ki, Yahudi olmuşlardır.Bir de o sabiler ile Hıristiyanlar:işte her kim Allaha ve o son Resulüne inanır ayrıca Salih bir amel de işlerse, artık onlar üzerine hiçbir kork yoktur ve ancak onlar mahzun olmayacaklardır. (Maide 69)
Bu Ayetlerin tefsirlerine baktığımız zaman, Peygamber Efendimize kavuşamayan insanlar ile alakalı olduğunu görüyoruz.
Her kim Allahı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve o son günü (bunlardan birini) inkâr ederse, muhakkak ki o, pek uzak bir sapmayla sapıtmıştır. (Nisa 136)
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Her şeyin sahibi ve yaratanı Allahü teâlâdır. Her iyiliğin, her nimetin sahibi, Odur. Esas kaynak Odur. Maksat da, Onun sevgisine ve rızasına kavuşmaktır. Ancak Allahü teâlâ, kendisine kavuşturacak, Cennete girilecek her kapıyı kapatmış, sadece tek kapıyı açık bırakmıştır. Bu tek kapı, Peygamber efendimizin mübarek kalbidir. Diğer Peygamberler dâhil herkes, bu kapıdan geçmedikçe Allahü teâlânın rızasına ve sevgisine kavuşamaz. Allahü teâlâ, Cennete girilecek tek kapının anahtarını Peygamber efendimize verdi. Onun Peygamberliğini kabul etmeyen, yani Müslüman olmayan, kim olursa olsun, Cennete giremez. Onu tasvip etmeyen, sevmeyen, tasdik edip yolunda gitmeyen, asla Cenneti göremez, çünkü anahtar ondadır. Cennetin kapısından, ancak Peygamber efendimize imanı olan girebilir.
Evliya bir zata bir talebesi, (Efendim, kâfirlerden de, Allah’a inandığını söyleyenlerin, Peygamberimizi övenlerin olduğunu görüyoruz. Bunlar da Cennete girerler mi?) diye sorar. O mübarek zat da, (Hayır, Peygamberimizi övse de, kesinlikle giremez. Cennete ancak Müslüman olanlar girer. Anahtar, sevgili Peygamberimizdedir) cevabını verir.
Çok kimse, Allah diyor. Onların Allah dedikleri, hakiki Allah değildir. Onlar, kendi kafalarındaki, hayallerindeki tanrıya Allah diyorlar. Allah’ın değil, kendi isteklerinin peşindeler. Allahü teâlâ, Peygamber efendimizi kabul etmeden, ne kendisine yapılan ibadeti, ne de imanı kabul eder. İslamiyet’in ilk şartı, kelime-i şehadettir. (Muhammedün Resulullah) demeyen mümin olamaz.
Musa aleyhisselam zamanında günahkâr biri vardı. Ölünce, cesedini çöplüğe attılar. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama, (Filanca çöplükte bir evliya kulum var, onu temizle, namazını kıl ve defnet) emrini verdi. Musa aleyhisselam adamın cesedini buldu, emredileni yaptı. Ahali, kendilerinin çöpe attığı adama, Allah’ın Peygamberinin gösterdiği ilgiye şaşırdı. Definden sonra Musa aleyhisselam, adamın hanımını buldurup, (Ey hatun, bu adam hangi hayırlı ameli yaptı?) diye sordu. Kadın, (İyi bir ameli yoktu) dedi. (İyi düşün, bunun iyi bir amelinin olması lazım) dediyse de, kadın, (Hiçbir iyiliği yoktu, hep günah işlerdi, kimse sevmezdi onu) dedi. (Bunun mutlaka bir şeyi var ki, Allahü teâlâ ona sevgili kulum dedi ve bana onu defnetmemi emretti) dedi. Kadın, (Belki şu olabilir: Bir gün Tevrat okuyordu, okurken Muhammed aleyhisselamın “Ahmed” ismi geçti. Bu ne güzel isim dedi. Tekrar okudu, yine bu ne güzel isim dedi. Sonra, “Yâ Rabbi, ismi böyle güzel olanın, kim bilir kendisi ne kadar güzeldir, ben ona âşık oldum” dedi ve ismini öptü. Bu ismi her okuduğunda böyle öperdi) dedi. Musa aleyhisselam, (Tamam, anlaşıldı) buyurdu.
Necid ahalisinden saçı karmakarışık, fakir bir kimse, Resulullah’a (a.s.m.) geldi. Uzaktan sesi güçlükle işitiliyor, fakat ne söylediği anlaşılmıyordu. Nihayet yaklaştı. Meğer İslâm’ın ne olduğunu soruyormuş...
Resulullah (a.s.m.) ona:
– Bir gün bir gece içinde beş namaz, diye buyurdu. Adamcağız:
– Bu namazlardan başka kılacağım namaz var mı, diye sordu. Resulullah:
– Hayır! Olmayacak. Kendiliğinden nafile olarak namaz kılarsan o ayrı, cevabını verdi. Bundan sonra Resulullah (a.s.m.) ona:
– Bir de ramazan orucu, dedi. Adamcağız yine:
– Bundan başka oruç tutacak mıyım, diye sordu. Resulullah:
– Hayır, olmayacak.Kendiliğinden nafile oruç tutarsan o ayrı, diye buyurdu.
Resulullah (a.s.m.) ona zekâtı da söyledi. Adamcağız yine:
– Üzerimde bundan başka sadaka olacak mı, diye sordu. Resulullah (a.s.m.):
– Hayır, olmayacak. Kendiliğinden sadaka verirsen o ayrı, diye buyurdu.
Bunun üzerine Necidli fakir:
– Vallahi bundan ne fazla ne de eksik bir şey yapacağım, diyerek arkasını dönüp gitti.
Resulullah da (a.s.m.):
– Eğer doğru söylüyorsa kurtuldu gitti! Cennetlik bir adam görmek isteyen şu adama baksın, buyurdu.
Namazı kılın, zekâtı verin, önceden kendiniz için yaptığınız her iyiliği Allah'ın katında bulacaksınız. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı noksansız görür.
Dürüstlük, üstün iyilik demek olan birr’e; birr ise, Cennet’e uzanan bir çizgidir. Sözünde ve işinde doğru olmaya gayret edenler, Nisâ sûresi’nin 69. âyetinde belirtildiği üzere, peygamberlikten sonraki en yüksek mertebeye (sıddîkıyet) ereceklerdir.
Abdullah İbni Mes’ud radıyallahu anh’den rivâyet edildiğine göre Nebî sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Şüphesiz ki sözde ve işte doğruluk hayra ve üstün iyiliğe yöneltir. İyilik de Cennete iletir. Kişi doğru söyleye söyleye Allah katında sıddîk (doğrucu) diye kaydedilir. Yalancılık, yoldan çıkmaya (fücûr) sürükler. Fücûr da Cehenneme götürür. Kişi yalancılığı meslek edinince Allah katında çok yalancı (kezzâb) diye yazılır
Oradaki makam ve dereceleri belirleyen ise ibadetler ve haramlardan sakınmaktır. Ancak bir Müslüman ne kadar ibadet ederse etsin, yine de cenneti kazanmaya yetmez. Çünkü yaptığımız ibadetler, bu dünyada bize verilen nimetlere teşekkür anlamındadır. Hatta onlara bile yetmez. Bu nedenle cennet Allah'ın bir ikramı olacaktır. Müslümanlar Onun sözünü dinlemekle Onu razı etmiş olacaklarından, Allah da cennetini ikram edecektir. Yoksa ibadetlerimizle cenneti kazanamayız.
Ayrıca ibadet etmemekle Allah'ın emrini tutmayıp günaha girmiş olunacağından, bu da cehennem azabını gerektirir.
İbadetlerdeki sevap derecesi ise, o ibadetten Allah'ın razı olmasının ölçüsüdür. Allah kullarından, namazı cemaatle kılmasından daha çok razı olmaktadır. İşte Rabbimizin bu rızasını gözetip namazı cemaatle kılan kul daha çok sevap kazanmış olacaktır.
Cehennem adalet-i ilahi, Cennet ise ihsan-ı ilahidir.
Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şey Ona muhtaç olan Yüce Allah’ın, bizim gibi âciz kulların ibadetine hiç mi, hiç ihtiyacı yoktur. O, bizim hiçbir şeyimize muhtaç değildir. Çünkü kâinat ve içindekiler, ne varsa her şey Onundur, Onun mülküdür.
Son derece âciz ve zayıf bir kul olarak bizler muhtaç ve fakiriz. İhtiyaçlarımız ebede kadar uzanmış; bir çiçeği istediğimiz gibi, bir baharı da istiyoruz. Hatta ebedî cenneti de istemekten kendimizi alamıyoruz. Dünya bizim olsa bile, istek ve arzularımızı tatmin edemiyoruz. Hâl böyle iken, ihtiyaçlarımızın sadece çok az bir kısmını elde edebiliyoruz. Sonsuzluğa uzanan ihtiyaçlarımızın temin edildiği mekân, ebedî saadet menzili olan cennettir.
Yüce Allah’ın ibadetimize ihtiyacının olmadığını ve hakikî muhtaç olanın asıl bizler olduğumuzu şöyle bir misâlle açıklamamız mümkündür:
Hasta olduğumuzda doktora gideriz. Doktor, hastalığımızı teşhis ettikten sonra, bir reçete yazar. Sonra da ilâçları belirtilen saatte kullanmamızı ısrarla ister. Doktorun niyeti, bir an önce hastasının şifa bulup rahata kavuşmasıdır. Doktorun bu iyi niyetine karşı kalkıp, “Doktor Bey, bu ilâçları kullanmamın sana bir faydası var mı? Bir ihtiyacın mı var ki, bu acı ve tatsız ilâçları tavsiye ediyorsun?” dememiz hem yersiz bir hareket olur, hem de kendimizi gülünç bir duruma düşürmüş oluruz.
Bu misalde olduğu gibi, insan olarak mânen hastayız. Günah ve şüphelerin kalb ve ruhumuzda açtığı yaralarla mânen dertliyiz. İşte Yüce Rabbimiz, duygu ve lâtifelerimizi günah paslarından temizlememiz, parlatıp nurlandırmamız ve bu mânevî dertlerden şifaya kavuşmamız için yaramıza bir merhem, dertlerimize bir ilâç olarak ibadeti emretmiştir. Mesele bu kadar açık ve berrak iken, yine kalkıp da, “Yâ Rabbî, bizim ibadetimize ne ihtiyacın var, niçin ibadet etmemizi bizden ısrarla istiyorsun?” dememiz, hastanın doktora çıkışmasından bin defa daha yersiz ve gülünçtür.
Cebrail (a.s.), Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yanına geldi ve şöyle dedi:
– Ya Muhammed! Seni hak olarak gönderen Allah’a yemin olsun ki, bizler şöyle bir olaya şahit olduk. Önceki ümmetler içinde bir kul vardı. Allahü Teala’ya bir adada beş yüz sene ibadet etti. Cenab-ı Hak, o adada onun için tatlı bir su çıkardı, bir de nar ağacı yarattı.
Ağaç her gece bir nar bitiriyordu; o da bu su ve nar ile gıdalanıyordu. Böylece ibadetine devam ediyordu. Bu kulun eceli yaklaşınca Allah’a ruhunu secde halinde alması için dua etti. Allah da duasını kabul buyurdu.
Bizler yeryüzüne inince ona uğruyorduk. Ruhu alındıktan sonra göğe yükseldiğimizde İlâhî ilimde bu kulun kıyametteki halini şöyle bulduk. O, Aziz ve Celil olan Allah’ın huzurunda durdurulur. Allah meleklerine:
– Kulumu rahmetimle cennete koyun, der. Adam:
– Ya Rabbi, beni amelimin karşılığı olarak cennetine koy, der.
Bu konuşma tam üç kez tekrarlanır. Bunun üzerine Ce nab-ı Hak, meleklerine:
– Bu kuluma verdiğim nimetlerle yaptığı ibadetleri bir ölçün, diye emreder. Melekler ölçerler, kulun yaptığı beş yüz senelik ibadet ancak gözünün görme nimetine karşılık gelir. Vücudunun diğer azaları şükürsüz kalır. Bunun üzerine Allah, meleklerine:
– Verdiğim nimetlere karşı şükretmeyen bu kulu ateşe atın, diye emreder. Melekler kulu ateşe doğru sürüklerler. O zaman kul:
– Ya Rabbi! Beni rahmetinle cennetine koy, diye yalvarır. Allah da meleklerine:
– Onu geri getirin, emrini verir. Kul İlâhî huzura getirilir. Allah:
– Ey kulum, sen hiçbir şey değilken seni kim yarattı, diye sorar. Adam:
– Sen yarattın ya Rabbi, der.
– Bu senden mi kaynaklandı, yoksa benim rahmetimle mi oldu?
– Benden değil, senin rahmetinle oldu.
– Sana beş yüz sene ibadet etme kuvvetini kim verdi?
– Sen verdin ya Rabbi.
– Diğer bütün nimetleri kim verdi?
– Sen verdin ya Rabbi.
– Evet, bütün bunlar Benim rahmetimle olmuştur; nihayet bunu anladın, seni de rahmetimle cennetime koyuyorum. Ey meleklerim bunu rahmetimle cennete koyun. Ey kulum sen bundan önce güzel bir kuldun, buyurur ve onu cennetine koyar.
Sonra Cebrail Aleyhisselâm şöyle der:
– Ey Muhammed, gördüğün gibi her şey ancak Allah’ın rahmetiyle olmaktadır.
Cennet ucuz değil, diyoruz.. Ama bazen hocalardan duyuyoruz ki; falanca ameli yap gir Cennete, bir sadaka ver gir Cennete.. Bu ikisi çelişmiyor mu? Hani Cennet ucuz değildi? Buradan Cennet çok basit amellerle de kazanılabiliyor demek ki? Ya da bu ikisi çelişki değil mi? Bazen Cennet ucuz değil diyorlar, bazen de Cennet ne kadar az bir masraf ile kazanılır diyorlar. Burada tezat yok mu?
“Cennet Ucuz Değil” ifadesi bir hakikatin ta kendisidir. Çünkü eğer ucuz olsaydı, insanların çoğu onu almaktan mahrum kalmayacaktı.
- Cennetin ucuz olmadığı bir gerçek olduğu gibi, cennete girmenin kolay olduğu da bir hakikattir.
- Her konunun zorluğu yanında kolay tarafı da vardır. İşlenen konunun konumuna göre, bunlardan biri ön plana çıkartılabilir. Kur’an’da her derde deva var. Mürşit bir hekimdir. Hastanın durumuna göre reçete verir.
Örneğin; günahlarından dolayı ümitsizliğe kapılmış kimselere “Cennetin kolay kazanılacağını” söylemek hem doğrudur, hem de belagatin gereğidir. “De ki: Ey nefisleri aleyhine haddini aşmış olan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Hiç kuşkusuz, O çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir” (Zümer,39/53) mealindeki ayetin ifadesinde ümitsizlik hastalığına “cennetin ucuz olduğu” reçetesi verilmiştir.
- Aşırı güvenle “şımarıklık” hastalığına tutulmuş olan kimseye de, “Cennet ucuz değildir, Cehennem de lüzumsuz değildir” gerçeğini hatırlatmak da doğrudur ve “mukteza-yı hale mutabakattan ibaret olan” belagat kuralına da uygundur.
“Allah'ın vaadi ne sizin kuruntularınıza tâbidir, ne de Kitap Ehlinin kuruntularına. Kötülük işleyen onun cezasını görür; kendisine Allah'tan başka bir dost veya yardımcı da bulamaz.” (Nisa, 4/123)
Cennet Ucuzdur: Çünkü,
1) Allah’ın insanlara yaptığı Dini teklifler onların gücünün üstünde değildir.
2) Alışıncaya kadar dini bir hayat yaşamak biraz zor gelse de, alıştıktan sonra ondaki lezzetin varlığına doyum olmadığını tasdik eden binlerce insan vardır.
3) Allah iyilikler için en az 10 sevap verirken, işlenen bir kötülüğü yalnız bir sayar. Bu da işin kolay tarafını göstermektedir.
Cennet Ucuz Değildir. Çünkü:
1) İman esaslarını sağlam bir şekilde kavramak ve onların gereğini yerine getirmek kolay değildir.
2) Bütün bir hayatı kapsayan İslam’ın emir ve yasaklarına hayat boyu riayet etmek öyle kolay olmasa gerektir.
3) İbadet ederken, emirleri yerine getirirken, sırf Allah’ın rızasını gözeterek yapmak, başka hiç bir dünyevi maksadı düşünmemek oldukça zordur.
4) “Kim zerre miskal hayır işlerse onu görür, kim de zerre miskal şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 99/8) mealindeki ayetin ifadesinden de cennetin öyle ucuz bir yer olmadığını göstermektedir.
5) “Kimin iyilikleri ağır basarsa, o razı olacağı bir hayatta(Cennette) olacaktır. Kimin iyilikleri hafif gelirse onun da yeri Haviye(Cehennem) olacaktır.” (Karia:6-9) mealindeki ayette ifade edilen muvazeneden de Cennetin ucuz olmadığı anlaşılmaktadır.
- Hekim olan bir mürşit hikmetle hareket eder. “Ata ot, ite et” verir. “Ata et, ite ot vermez”.
Demek ki, genel bir kitleye hitap eden kimsenin, mecliste her türlü hastanın olabileceğini düşünüp ona göre çeşitli reçeteleri sunması gerekir. İşin yalnız zor tarafını veya kolay tarafını gösterenler, şeriatın muvazenesini bozarlar. Çünkü bazıları için derman olan bir ilaç başkası için bir hastalık vesilesi olabilir. Demek ki “her dediğin doğru olmalı, fakat her doğruyu söylemek doğru değildir” düsturunu göz ardı edenler, muhataplarına zarar veriyorlar, onları tereddüde sevk ediyorlar.