O, Efendimiz'in müezziniydi. Son ezanını okuyordu. Halk o kadar coşmuştu ki, Peygamber Efendimiz yaşıyor sandılar. O günden beri dünyada bir daha böyle bir ezan okunmadı. Bilâl Habeşî Hazretleri de başka ezan okumadı...
Bilâl Habeşî Hazretleri, ilk imân eden sahabilerdendi. Müslüman olmadan önce Mekke'de müşriklerin ileri gelenlerinden Ümeyye bin Halef'in kölesi idi.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kâbe'yi putlardan temizledikten sonra Hz. Ebu Bekir'in vesileliği ile Müslüman olan Efendimiz'in müezzini Hz. Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhid nameleriyle coşturmuştu.
Peygamberimiz'in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine'de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kalmıştı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl'e yanında kalması için ısrar ettiği halde, Hz. Bilâl ona şöyle demişti:
- Eğer sen beni Allah için azat ettinse, bırak istediğim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!
Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir ona istediği yere gidebileceğini söylemişti. O da Şam dolaylarına gitti.
Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin'e gittiği zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye'ye gelmişti. Sonra halife ile beraber Kudüs'e giderek, bu kutsal şehrin teslimi sırasında bulunmuş ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs'e girmişti. Hz. Ömer, burada, Resûlullah'ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl'den ezan okumasını rica etmiş, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuştu.
Hz. Bilâl ezanı okumaya başlar başlamaz, Hz. Ömer ve diğer sahabiler, Resûlullah dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiş günleri getirip hüngür hüngür ağlamaya başladılar. Bilâl'in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmişlerdi.
BUNCA AYRILIK YETMEDİ Mİ YA BİLÂL?
Hz. Bilâl, bir gece rüyasında Resûlullah Efendimiz'i gördü. Sevgili Peygamberimiz kendisine adeta sitem ettiler; "Bunca ayrılık yetmedi mi, Ya Bilâl? Hala kabrimi ziyaret etmeyecek misin?"
Zavallı yüreği, duracak hale geldi. Heyecan ve ter içinde uyandı. Hemen hazırlığa başladı. Şafak sökerken, ince, uzun ve garip deveciğiyle; mübarek Medine yollarına düştü. Biricik Efendisi'ne yaklaştıkça havayı kokluyor, taşları toprakları okşuyor ve gözyaşı döküyordu. Issız çölleri yara yara Medine'ye ulaştı.
O'na rastlayanlar, selam veriyorlardı. Sonra da yanındakilere diyorlardı ki;
- İşte Bilâl, Bilâl Habeşî, işte Hazreti Peygamberin müezzini. O'nun gibi ezan okuyan, bu dünyaya gelmemiştir.
Fakat o, hiçbirini duymuyor, görmüyordu. Sanki çok kuvvetli bir mıknatıs, onu kendisine çekiyordu. Peygamber Efendimiz'in mübarek kabrine doğru ilerledi. Yüce makama erişirken Kur'ân-ı Kerim okudu.
SON DEFA EZAN OKUYORDU.
En sonunda sevgilisinin kabrinin yanında bayılarak yıkıldı. Ayıldığı zaman, başucunda, sevgilisinin sevgili torunları Hasan ve Hüseyin Hazretleri; saçlarını okşuyorlardı. Sanki dünyalar onun oldu. Sarıldılar, kucaklaştılar, ağlaştılar; "Yavrularım! Ne kadar da dedeniz Hz. Resûlullah gibi kokuyorsunuz!" dedi.
Hz. Hasan sordu: "Dedemiz seni de çok severdi. Acaba O'nun hatırı için, bir şey istesek yapar mısın? " Hz. Bilâl çok şaşırdı; "Bu ne biçim söz? Bu kölenizden ne emredersiniz, yerine getiririm!". "Senden, bir defa da olsa ezan dinlemek istiyoruz. Ricamız sadece buydu." dedi.
Ertesi sabah Bilâl Habeşî, son ezanını Mescid-i Nebevî'de okudu. Yanık ve hasret dolu sesiyle; "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" dediği zaman bütün Medine halkı ayağa kalktı. "Eşhedu en lâ ilâhe illallah! Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah" deyince kadın-erkek, genç-ihtiyar, çoluk-çocuk, hatta yataklarındaki hastalar bile, sokaklara döküldüler. Mescid-i Nebevi'ye koştular. Halk o kadar coştu ki, Peygamber Efendimiz yaşıyor sandılar. O günden beri dünyada, bir daha böyle bir ezan okunmadı. Bilâl Habeşî Hazretleri de başka ezan okumadı.
Onlar, böylesine Hz. Muhammed (s.a.v.) aşığı kimselerdi. Onu canlarından öte seviyor, aziz hatırasına sahip çıkıyor, hayatlarının her karesinde onun getirdiği prensipleri yaşıyorlardı. Ya bizler? ?
- Hz. Ömer Ra.’ın hilafeti döneminde,Hz. Ömer Ashabı Kiram ile beraber bir meclisde oturuyorlarken,karşıdan üç kişinin gelmekte olduğunu gördüler.
Bu gelen kimseler bir delikanlıyı yakalayıp ellerinden sıkıca tutmuşlar ve belli ki Halife’nin huzuruna çıkarmak üzere getiriyordu.
Bütün Sahabe’nin dikkatli bakışları arasında bu üç kişi yakaladıkları gençle gelip Hz. Ömer’in huzurunda durdular. Hz. Ömer Ra. Sordu: Söyleyin bakalım derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu vardı da,böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz?
Bu üç delikanlıdan biri söz alıp meseleyi anlatmayıa başladı:Ya Emirel Müminin: Bu genç babamızı öldürdü.
Bizde Adli-ilahi’nin tatbik edilmesi için huzurunuza geldik Babamızın bir suçu olmadığına inanıyoruz Çünki babamız etrafta sevilip sayılan, hatırı olan bir kimseydi.
Şimdi bunun için ne yapmak lazım geliyorsa onun yapılmasını istiyoruz.Peygamber Efendimiz’in (SALLAHu Aleyhi ve Selem) ikinci halifesi, adalet güneşi Hz. Ömer o gence: Bunların dediklerini duydun,söylenenler doğru mu? Eğer doğruysa senin söyleyeceklerin nelerdir? Dedi
O genç bu söylenenlere itiraz etmedi. Bunların doğru söylediklerini ancak kendisininde bazı söylecekleri olduğunu belirterek,izin aldıktan sonra söze başladı:Ya Emrel Müminin! Ben bir köylüyüm. Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın ‘’Benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir.’’ Buyurduğu üzere,buraya Efendimiz SALLAHu Aleyhi VeSellem’in kabri şerifini ziyarete geldim Medine civarına geldiğimde abdest tazelemem gerekti.
Binitimden indim ve uygun bulduğum bir hurmalık yakınında,abdest tazelemek için meşgul olurken,baktım ki atım hurma dallarına uzanmış,yemeye çalışırken ağacın dallarını kırıyor ve zarara sebebiyet veriyor.
Buna mani olmak için derhal atımın olduğu yere doğru koştum. İşte o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geldi.İyice yaklaştıkdan sonra hiç bir şey sormadan,bir şey söylememe fırsat bulamadan,elindeki büyükçe taşı atıma hızla vurdu ve Takdiri-ilahi at düşüp öldü.
Atımı çok çok severdim. Ondan başka binitim de yoktu ve o yaşlı adam atımı bir hiç uğruna öldürmüştü,dayanamadım, bende onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım.Fakat birde baktım ki, Takdiri-ilahi adamcağızın eceli geldiği için o da öldü. Tabiî ki bu duruma çok üzülmüştüm
Azıcık bir öfke sebebiyle bir adamın ölümüne sebeb olmuştum.Hemen bu yaşlı adamın kim olduğunu araştırdım,ailesini buldum çocuklarına durumu uygun bir dille anlattım.İşte durum bundan ibaret.
Ey Halife-i Müminin!Ben şayet o anda kaçmak isteseydim,kolayca kaçardım;ama ben ALLAH’a ve Ahiret gününe inanmış bir kimseyim.Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım.İlahi adalet ne ise tatbik edilsin ve hak yerini bulsun.Delikanlının anlattıkları ve bu tavrı,Sahabe-i Kiram’ı da etkilemişti;ama hüküm ne ise tatbik edilecekti.
Babaları ölen gençler diyet almaya razı olmuyorlar kısas istiyorlardı;karar verildi kısas yapılacak ve o genç idam edilecekti.Genç bu hüküm karşısında hiç itiraz etmedi. Telaşlanmadı ve paniklemedi,gayet soğuk kanlı bir şekilde hükme rıza gösterdi.Yalnız bir ricası vardı.
Buraya ziyaret maksadıyla geldiği ve böyle bir şeyin de başına geleceğini bilemediği için mutlaka halletmesi gereken bir işi vardı ve dedi ki:Bu hükme hiçbir itirazım yok;olamaz da…Şeriat’ın kestiği parmak acımaz Ben bu hükme razıyım. Fakat sizden bir ricam olacak,ister kabul eder ister etmezsiniz,bu sizin bileceğiniz bir şey.Ricam şu ki:Benim bakımıyla ilgilendiğim bir yetim var.
Onun bana teslim edilmiş altınlarını bahçeye gömdüm.Bu altınlar O’nun geleceği.Onların yerinide benden başka kimse bilmiyor.Eğer bena üç gün müsaade ederseniz.gider onların yerini o yetime bildiririm.Böylece hem o yetimin gelecek açısından maddi bir problemi kalmamış olur,hem de ben Ruzi Mahşerde mesul olmaktan kurtulurum.
Hz. Ömer bunun üzerine dedi ki:Şu anda sana nasıl müsaade edebiliriz ki?Zira sen bir suçlusun.cezan infaz edilecek….Hem ya kaçarsan?Efendim kaçmayacağıma dair ALLAH adına hepinizin huzurunda yemin ederim.
Zaten kaçmak isteseydim daha evvel rahat bir şekilde kaçabilirdim.Seni serbest bırakmamıza imkan yok.Ancak yerine bir kefil bırakırsan serbest kalabilirsin.Genç o civarın yabancısıydı Rasulullah’ın kabri şerifini ziyarete gelmişti,bu civarda kimseyi tanımıyordu ki kefil bıraksın.
Genç son çare olarak oradaki Sahabe-i Kiram’ı süzdü,göz gezdirdi,acaba kendisine kefil olan çıkarmıydı?Kalbinin sesine kulak verdi ve orada hazır bulunanlardan Ebu Zerri’l Gıfari’yi (Ra.) göstererek.Bu zat bana kefil olur;dedi.Bu sefer Hz.Ömer:Ya Ebu Zer! Ne diyorsun kefilliği kabul ediyormusun dedi.
Ebu Zer(Ra.)Bu delikanlının üç güne kadar dönüp teslim olacağına inamıyorum ve kefil oluyorum dedi.Böylece genci serbest bıraktılar. O da üç gün içinde dönmek üzere izin alarak ayrıldı. Böylece aradan iki gün geçti ve üçüncü gün oldu,ama ortalarda ne gelen vardı ne giden…Bu sefer ölen adamın çocukları Ebu Zer Gıfari Hazretleri’ne Ya Ebu Zerr! Kefil olduğun adam ortalarda yok.Kim olduğunu bilmediğin bir kimse için neden kefil oldun?
Adam bir kere ölümden döndü bir daha geri gelirmi? Diyerek sitem ediyorlardı. Ebu Zerr ise durun bakalım daha üç gün dolmadı.Eğer üç gün dolar,genç gelmezse kefillik sözümü yerine getiririm diyordu.Ashab-ı Kiram endişeliydi,zira o genç gelmyecek olursa kısas Ebu Zerr’e yapılacaktı.
Hz. Ömer (Ra.)Ya Ebu Zerr! O genç verdiğimiz sürede gelmezse zamanı gelince kısas hükmünü geciktirmeden uygularım!Hükmü tatbik konusunda son derece hassas olan,suçlu oğlu da olsa asla adam kayırmayan Hz. Ömer(RA.) Böyle diyordu.
Vakit de bir hayli ilerlemiş gün batmaya az kalmıştı.Bu arada Ashab-ı Kiram babası öldürülen gençlere diyet teklifinde bulundular.Çünkü o koskoca Ebu Zerr’in idam edilmesini asla istemiyorlardı.Fakat onlar da adamı hazır getirmişlerken,hüküm infaz edilecekken niçin kefil oldu dite Ebu Zerr’e kızıyorlar ve babamızın katilinin kanının kesinlikle yerde kalmaması lazım diye diretiyorlardı.
Bu olayı duymayan kalmamıştı.Medine çalkalanıyordu.
Herkes üzüntü içindeydi.Acaba ne yapmak gerekiyordu Ebu Zerr’in infaz edilmemesi için?..
Kimi bu gençlere kızıyor ‘’ölen ölmüş gerimi gelecek diyeti kabul etseler ya’’ derken kimi de gelmeyen genç hakkında ‘’kendisi için canını ortaya koyup işini görmesini sağlayan böylesine vefalı bir insana bunu nasıl reva gördü’’diyorlardı. Vakitler ilerliyor neredeyse gün batıyordu.
Heyecan had safaya varmış herkes sonucun ne olacağını merak ediyordu. İşte bu esnada Medine’nin girişinden bir adam olanca kuvvetiyle koşarak gelmeye çalışıyordu. Her tarafı perişan,kan ter içinde gelen bu adam,o gençten başkası değildi.Bir çokları adeta sevinç çığlıkları attılar.
Ölmeye koşan bir adam için belki de ilk defa böylesine seviniliniyordu. O genç hemen Halife-i Müminin huzuruna çıktı ve teslim oldu.Kusura bakmayın.,çok daha erken gelemediğim için belki sizi endişelendirmiş olabilirim,fakat malumunuz ki bir atım vardı,o da öldürüldü,başka binitim olmadığı için yaya gelmek zorunda kaldım.
Gördüğünüz gibi havalar da bir hayli sıcak,yolum ise bir hayli uzak.Yetişemeyeceğim diye öylesine korktum ki Ozaman bir kişinin daha ölümüne sebep olacaktım,böyle olsaydı bu mesuliyeti kaldıramazdım herhalde…
Rab’bime hamd olsun ki verdiğim sözde durdum.Ya Emirel Müminin!Artık hükmü infaz edebilirsiniz!Ben hazırım.Orada bulunanlar hayretler içerisinde böyle bir olaya şahit olmuşlardı. Bu gencin kendisinden tamamen ümit kesildiği halde koşarcasına ölüme gelmesi onları tarifi imkansız bir taaccüb ve hayranlık içerisinde bırakmıştı.
Herkes takdirle şöyle diyordu:Mümin dediğin böyle olmalı,ucunda ölüm bile olsa sözünde durmalı.Herkasin hayretler içinde kaldığını gören delikanlı onlara dönerek şöyle dedi: Mümin olan sözünde durur,ahdine vefa gösterir. Ölüm öyle bir şey ki vakti ne ileri alınır ne geri…Ondan kaçmakla kim kurtulmuşki ben kurtulayım? Vakit saat geldimi,kimsenin elinden bir şey gelmez,vakit dolmadıysa da ALLAH’ın verdiği canı kim alabilir?
Geldiğime hayret ediyorsunuz. Elbette gelecektim! Ben ‘’DÜNYA DA AHDE VEFA KALMADI’’sözünü söyletirmiyim?Bu arada Ebu Zerr (Ra.)’ın tanımadığı bir adama canı pahasına kefil olmasıda son derece hayret verici bir olaydı.
Ona da bu genci tanımadan nasıl kefil olduğunu soranlarada: Bu olay Müminlerin Halifesi ve bir çok Sahabe’nin huzurunda gerçekleşti,çok samimi bulduğum ve çaresiz kalmış bir kimsenin işini görmek,üstelik bana güvendiği halde onu yüz üstü bırakmak doğrumuydu?
Hem ben bu teklifi kabul etmeyip ‘’BU DÜNYADA FAZİLET DİYE BİRŞEY KALMAMIŞ’’ dedirtirmiyim? Buyurdu.Gerçekten de son derece bir ortam oluşmuştu. Bu olaylar ve sözler gözlerinin önünde cereyan eden ölen adamın çocuklarıda yumuşamışlar,duygulanmışlar ve merhamete gelmişlerdi. Zaten bu genç, taşı babalarını öldürmek için atmış değildi.
Fakat Takdir-i İlahi kazara babaları ölmüştü. Bunun üzerine onlarda davalarından vaz geçerek kısas istemediklerini söylediler. Onlara bunun diyeti teklif edildi. Diyet Beytül Mal’dan verilecekti;ama onlar biz de ‘’DÜNYADA İNSANLIK KALMAMIŞ’’ dedirtmeyiz dediler ve ALLAH rızası için davalarından vaz geçtiklerini bir daha tekrarlayarak,diyet bile almayacaklarını söylediler.Bu muhteşem tablo,herkesi duygulandırmıştı.Herkes üzüntüden kurtulmuş hüzün yerini tarifi imkansız bir sevince bırakmıştı.Helallaştılar,kucaklaştılar.
Böylece arkalarında insanlığa bir ibret levhası bıraktılar.
Varmı İçimizde ßöyle Yaşayan İnsan ßir Düşünelim Ve.
Gerisi Size Kalmış.
Zülcenah (Hz Hüseyin r.a.'in atının adıdır Zülcenah)
Başında Peygamber dedesinin sarığı, elinde Peygamber dedesinin kılıcı, Kerbela çölünde Yezid ordusu tarafından şehit edilen Hz. Hüseyin'in atının adıdır Zülcenah.
Kelime, tasavvufta da "her iki alem hakkında bilgisi olan; dünyası için ahireti unutmayan, ahiret için de dünyadan el etek çekmeyen kişi" ve uçmak kanatlanmak anlamında kullanılmıştır.
Rivayete göre, Kerbela'da Hz. Hüseyin onun üzerinde savaşmıştır.Kerbela'da Hz. Hüseyin şehit edilince Zülcenah, o hazretin kanı ile boyanır, kendisi de oklanmıştır...Zülcenah,Hz. Hüseyin'in şehadetinin ardından onun yanında gözyaşı dökmüş, ardından da Fırat Nehri'ne doğru yürüyerek gözden kaybolmuştur.O günden sonra Zülcenah'ı bir daha gören olmamıştır.Kelimenin aslı Zülcenaheyn olup, iki kanatlı, iki taraflı anlamına gelir.
Hakem ibnu’l-Mübarek haber verip dedi ki:
Bize Amr bin Yahya haber verip dedi ki;
Babamı babasından şöyle rivayet ederken duydum:
Babam dedi ki:
‘Sabah namazından önce Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh)’ın kapısının önünde oturduk. O çıkınca onunla birlikte mescide yürürdük. Birgün Ebu Musa el-Eşarî (Radiyallahu Anh) yanımıza geldi ve:
-“Ebu Abdirrahman şimdiye kadar yanınıza çıktı mı?” dedi.
-“Hayır” dedik. O da bizimle beraber oturdu. Nihayet Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh) çıktı. O çıkınca hep birden ayağa kalktık. Sonra Ebu Musa (Radiyallahu Anh), Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’a şöyle dedi:
-“Ebu Abdirrahman biraz önce mescidde yadırgadığım bir durum gördüm. Ama yine de Allah’a şükür hayırdan başka bir şey görmüş değilim. Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh):
-“O nedir?” diye sordu. Ebu Musa (Radiyallahu Anh):
-“Birazdan mescide gidince göreceksin” dedi ve şöyle devam etti:
-“Mescidde halkalar halinde oturmuş ellerinde de çakıl taşları olan bir grup ve bu grubun başında bir adam:
-“Yüz defa Allah-u Ekber deyin” diyor, onlarda yüz defa Allah-u Ekber diyorlardı.
-Sonra, “Yüz defa Lailahe İllallah deyin” diyor, onlarda yüz defa Lailahe İllallah diyorlardı.
-Sonra, “Yüz defa Subhanallah deyin” diyor onlarda yüz defa Subhanallah diyorlardı.
-Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh):
-“Peki onlara ne dedin?” dedi. Ebu Musa (Radiyallahu Anh):
-“Senin görüşünü bekleyerek veya senin emrini bekleyerek onlara bir şey söylemedim” dedi. Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh):
-“Onlara kötülüklerini sayıp hesap etmelerini emretseydin ya. İyiliklerinden hiçbir şeyin zayi edilmeyeceğine dair onlara güvence verseydin ya” dedi. Sonra Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh)’la beraber mescide gittik. Nihayet Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh) bu halkalardan birine geldi, başlarına durdu ve şöyle dedi:
-“Bu yaptığınızı nedir?”
Onlar:
-“Ebu Abdirrahman bu çakıl taşları ile Allah-u Ekber, Lailahe İllallah ve Subhanallah deyişlerimizi sayıyoruz.” dediler. Bunun üzerine Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
-“Artık kötülüklerinizi sayıp hesap edin! Ben iyiliklerinizden hiçbir şeyin zayi edilmeyeceğine kefilim dedi. Yazıklar olsun size! Ey ümmeti Muhammed ne çabuk helak oldunuz! Nebiniz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in şu sahabesi içinizde hala bolca bulunmaktadır. İşte onun elbiseleri henüz eskimemiş, kabları henüz kırılmamıştır. Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki sizler kesinlikle Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in dîninden daha doğru yolda olan bir din üzerindesiniz ki bu imkânsızdır veya bir sapıklık kapısı açmaktasınız.”
Onlar:
-“Vallahi, Ebu Abdirrahman! Biz sadece hayrı elde etmek istedik” dediler. Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh)’da şöyle karşılık verdi:
-“Hayrı elde etmek isteyen niceleri vardır ki onu hiç elde edemeyeceklerdir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bize bildirdi ki:
“Bir topluluk Kur’an’ı okuyacaklar da (bu okuyuşları sadece dilde kalacak), onların köprücük kemiklerinden ileriye geçemeyecek”
-“Vallahi bilmiyorum, belki onların çoğu sizdendir.” Sonra Abdullah bin Mes’ud (Radiyallahu Anh) onlardan yüz çevirdi. Amr bin Yahya’nın dedesi Amr bin Selime bundan sonra şöyle dedi:
-Bu halkalardaki insanların genelini en-Nehveran olayında Haricilerin yanında bize karşı vuruşurken gördük.
Orhan Kınık
Ah ne ala, yüzbinin ūzerinde müslumanı oldur ictihat hatasi de kenara cekil... sıffınde 90 bin cemel de 10 bin nehverenda 7500 müsluman ölmuş... resulun olümuyle film kopuyor ve sahabelerden gelecek nesle kötü bir miras kalıyor.ve hala müslumanlar iktidar ugruna birbirini öldürmeye devam ediyor..,henuz peygamber hayatta iken kurani terk eden sahabeler... KAVMIM KURANI TERK ETTI...
Sahabelerin kendi aralarında yaptıkları mücadelelerde haklı olana 2 sevap, haksız olana bir sevap veriliyor. Peygamberimizin sahabesini eleştirmek haddimize değil. Sizin de haddinize değil. Sahabenin en aşağı derecede olani Ondan sonra gelen alimlerin en üstün olanından çok daha üstündür. Bunu bilin.
bu mesajda ali bey dalga mı geçmiş yoksa gerçekten böyle mi düşünüyor çok merak ediyorum
Haklı olana 2 sevap haksız olana 1 sevap doğru mu değil mi bilmem lakin doğru olabilir diye düşünüyorum.İnsanı kutsallaştırmak yanlıştır fakat sahabeler dinin en zor döneminde yayılışına tanık oldular.Peygamberi gördüler.iki üç gün önce videoda izledim oruç yeni emredilmişken artık Ramazan'ın kaçıncı günüydü. Bedir Savaşı için kılıçla o gün yaz sıcağında 150 kilometre yol yürüdüğunden bahsediliyordu.Bu her insana nasip olan iş değil.O yüzden Ali Clarkkent'in dediği doğrudur.Sahabeleri eleştirmek ondan sonraki insanlara düşmez.Dinin en zor dönemini görmüşler.Ha en başta dediğim gibi insanı kutsallaştırmak yanlıştır.Onlar da hatasız değillerdir her insan gibi.