1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 3  |
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Pts 07 Ağu 2017, 06:43
Hepsinden Bir İzdüşümü Bulunsun Üzerimizde
Âlemlerin Rabbi, Halikı, merhametlilerin en merhametlisi, Celal ve İkram sahibi Rabbime hamdeder, şükrederim.
Ahir zaman nebisi, Peygamberimiz, Efendimiz Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemle, onun âline, ashabına salât ve selam ederim.
Mademki Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem: "Ashabım yıldızlar gibidir hangisine tabi olursanız hidayete erersiniz." buyurmaktadır. O halde, neden o yıldızların hepsinden üzerimizde bir izdüşümün bulunmasını istemeyelim. İsteriz elbet Rabbimizin lütfuyla ve keremiyle.
Hz. Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anh gibi olmayı isterim. "Allah'ın ateşten azat ettiği kimsesin" müjdesine nail olabilmek için. Akılların durduğu bir noktada bile "eğer o söylüyorsa doğrudur" diyerek
Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi tasdik eden, O'na karşı teslimiyetini ve sadakatini gösteren bir dost olabilmek için. Sadakate ve teslimiyete pek çok ihtiyaç olan günümüzde yaşamak isterim bu vasıfları Ebu Bekir Sıddık radıyallahu anh gibi. Gerektiğinde malla cihadı da yapabilmeyi isterim, sadece Mevla'yı isterim, marifetullahı dünya ta----- tercih etmek isterim, dünya içeceklerinin yerine muhabbetullah isterim, her zaman ahiret amellerini dünya ameline tercih etmek isterim ve Rasûlullah'ın izini onun gibi hiç kaçırmamak isterim.
Hz. Ömeru'l Faruk radıyallahu anh gibi olmayı isterim. "Güneş, Ömer'den daha hayırlı bir kimse üzerine doğup batmadı." hadisi şerifine nail olabilmek için. "Fırat kenarında bir koyun kaybolsa adl-i ilahi Ömer'den sorar" diye devamlı sorumluluğunu düşünerek yaşamayı isterim onun gibi. Kurtla kuzuyu bile barıştırabilecek bir adaleti yaşayabilmeyi kim istemez. Gönüllerin İslam'a muhtaç olduğu zamanımızda böylesine bir adaletle fethedebilmek gönülleri, beldeleri.
Hz. Osman Zinnureyn radıyallahu anh gibi olmayı isterim. "Kendisinden meleklerin hayâ duydukları bir kimsedir." hadis-i şerifindeki hayâ'ya ve edebe erebilmek için. Kıtlık zamanlarında bile bir kervan yükünün hepsini ahirette verilecek olan mükâfatı düşünerek infak edebilmeyi isterim onun gibi.
Hz. Aliyyü'l Murteza radıyallahu anh gibi olmayı isterim. "Sen dünyada da ahirette de kardeşimsin!" hadis-i şerifindeki kardeşliğe erebilmek için. İlâhî takdire tam teslimiyetinden dolayı ona söylenen murteza isminden hisse alabilmek için. Ölüm tehlikesi karşısında bile teslimiyetini göstererek Nebi'nin yatağına uzanışı gibi korkusuz olmayı isterim. Kötülüklere sürekli olarak iyilikle mukabele ederek Rasûlullah'ın sevgisine nail olabilmeyi isterim.
Talha bin Ubeydullah radıyallahu anh gibi olmayı isterim. "Yeryüzünde (iki ayak üzerinde) yürüyen bir şehit görmek isteyen Talha bin Ubeydullah'a baksın." hadis-i şerifine mazhar olacak bir kıvama erebilmek için. Gelebilecek bütün tehlikelere karşı elini, kolunu ve bütün vücudunu siper ederek, cennette Rasûlullah'a komşu olmayı isterim.
Tehlikelerin savaş okları gibi her taraftan yağdığı zamanımızda gelecek zararlardan koruyabilmek için ümmeti, onun gibi olmayı isterim.
Zübeyr ibnu'l Avvam radıyallahu anh gibi olmayı isterim. "Her peygamberin bir havarisi vardır. Benim havarim ise Zübeyr ibnu'l Avvam'dır." hadis-i şerifindeki yardımcılığa, samimi dostluğa, erebilmek için. Cayır cayır yanacağı zaman bile imanından taviz vermeyeceğini söyleyen o iman eri gibi olmayı isterim. Kılıcını Allah yolunda ilk önce sallamak, hayırlı işlerde öncülük yapmak, İslamî güzellikleri yaşamada örnek olmak, kapanmayan bir sevap kapısını elde etmek isterdim.
Sa'd ibnu Ebi Vakkas radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasûlullah'ın, "Ey Sa'd (okunu) at! Annem ve babam sana feda olsun!" dediğini duyabilmek için. Sevgililer arasında tercih yapmak zorunda kaldığımızda, "Allah'ı ve Rasûlullah'ı sizden daha çok seviyorum. Vallahi sizin bin canınız olsa ve bunları birer birer İslamiyeti bırakmam için verseniz, ben yine dinimden vazgeçmem" diyebilmek isterim onun gibi.
Said ibnu Zeyd radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasûlullah'ın, "Zeyd, kıyamet günü başlı başına bir ümmet olarak dirilecektir." müjdesine erebilmek için. Hata yaparım korkusuyla Rasûlullah'tan hadis rivayet etmedeki hassasiyetinden ben de hisse almak isterim.
Abdurrahman bin Avf radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasulullah'ın "Sen göktekiler ve yerdekiler kadar eminsin." dediğini duyabilmek için. Kazandığı malların hesabından korkup devamlı bir infak seferberliği içinde olabilmeyi isterim onun gibi.
Ebu Ubeyde ibnu'l Cerrah radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasulullah'ın, "Her ümmetin bir emini vardır. Bizim eminimiz, ey ümmet, Ebu Ubeyde ibnu'l Cerrah'tır." buyruğuna erebilmek için. Yetişmiş insana çok ama çok ihtiyaç olduğu zamanımızda onun gibi emin insanlar yetiştirebilmek için.
Abbas ibnu Abdulmuttalib radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasulullah'ın, "Allah'ım! Abbas'ı ve oğlunu mağfiretine erdir, öyle bir mağfiret et ki zahirî batinî bütün günahlarına ulaşıp temizlesin, hiçbir günah hariç kalmasın. Allah'ım ona çocuğu sebebiyle ikram et." dualarını duyabilmek için. Gür sesimle insanları Allah'ın ve Rasûlü'nün çevresinde toplayabilmek için.
Cafer ibnu Ebi Talib radıyallahu anh gibi olmayı isterdim. Rasulullah'ın, "Cafer'i gördüm, cennette meleklerle birlikte uçuyordu." hadis-i şerifindeki müjdeye erebilmek için. Rasulullah'a hem huy, hem de yaradılışça benzemek isterim. Fukaraların manevî bir babaya muhtaç olduğu zamanımızda, onun gibi merhametli, şefkatli, yedirip-içiren olmayı isterim.
Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin radıyallahu anhüma gibi olmayı isterim. Rasulullah'ın Hz. Hasan radıyallahu anh için, "Allah'ım, ben bunu seviyorum, onu Sen de sev." dediğini duyabilmek için. Hz. Hüseyin radıyallahu anh için, "Hüseyin bendendir, ben de Hüseyin'denim. Allah Hüseyin'i sever. Hüseyin ebsat'tan biridir." müjdelerine nail olabilmek için.
Ammar ibnu Yasir radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasulullah'ın, "Ammar hangi meselede muhayyer bırakılmışsa mutlaka en doğrusunu seçmiştir." hitabındaki ferasete erebilmek için. Günümüzde nelerin doğru nelerin yanlış olduğunu dosdoğru anlayıp-anlatabilmek, doğruluk konusunda iyi bir İslamî karakter sergileyebilmek için, onun gibi olmayı isterdim.
Ebu Zerr el-Gıfari radıyallahu anh gibi olmayı isterim. Rasulullah'ın, "Onun gibi doğru sözlü birisini ne yer taşıdı ne de gök gölgeledi." buyruğuna erebilmek için. Kalabalıkların dünya ve lezzetlerini istediği günümüzde, tenhaları ve Rabbimin rızasını isterim. Tabi ki iyilikleri emretmeyi ve kötülüklerden sakındırmayı ihmal etmeden. Gönlümüzde hep onun gibi iyilik ve doğruluk bulunmasını isteriz.
Evet, elbette ki bütün yıldızların isimlerini ve onlardaki zirveleşen güzellikleri burada saymamız imkânsız. Bizim bu zor zamanlarda yapabileceğimiz onların hayatlarındaki güzellikleri, örnek davranışlarını hayatımıza gücümüz yettiğince aktarabilmek olmalıdır.
Çünkü onlar Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemi sevdiler ve O'nun gibi olmaya çalıştılar. Rasulullah'ı hiç yalnız bırakmadılar. Bizi de Rasulullah'ın hadis-i şerifleri beklemektedir.
Eğer biz sahabe'nin davranışlarından üzerimize bir izdüşümü düşürebilirsek, Peygamberimizin sözlerini hak edebiliriz. Rasulullah'ın hadisleriyle beraber olabilirsek, işte o zaman onların ruhundan etkilenebiliriz. Tabi ki bu arada Kur'an-ı Kerim'in bahçelerinden hiç ayrılmamamız gerekir. Hayatımızda karşılaştığımız zorluklar karşısında itaate sabırla devam etmeye, günahlardan sabırla kaçmaya çalışmalıyız. Tıpkı sahabe efendilerimiz gibi.
Cenab-ı Hak bizleri de o sevdiği kullarının zümresine dâhil eylesin. Lütfuyla, keremiyle... Âmin.
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Sal 08 Ağu 2017, 06:23
Allah Resûlü hasta yatağında soğuk terler döküyor. Hazreti Aişe’nin gözü yaşlı, Hazreti Ebu Bekr’in başı yerde, Kainatın Efendisi ebedi yolculuğun eşiğinde son nefeslerini sayıyor. Medine soluk almadan bekliyor.
Buruk yürekler, endişeli bakışlar ve köşelerde sessiz sessiz akıtılan göz yaşları… Tek istenilen şey, bir haber. Habibin sıhhat haberi. Fakat Alemlerin Rabbi daha fazla uzatmayacaktır dünya gurbetini Habibinin. Ahmedi’nin yüreğini daha üzmeyecektir bu çöllerde.
İşte son an… son nefes… ve Habibin dudaklarından dökülen son söz: “Er’rafiku-l a’la! Er’rafiku-l a’la!” “ Yüce dost! Yüce dost!”
Kainatın Sevgilisi ulaşıyor dostuna
Ezan vaktidir. Resûlullah’ın yokluğundaki ilk gecenin sabahı. Bilal elini kulağına götürmek için hazırlanıyor. Mukaddes daveti duyuracak. Lakin yüreği yanıyor. Yanık sesi, yanık yüreğiyle hepten hüzne bürünmüş başlıyor ezan-ı Muhammedi. Ve tam “Eşhedü enne Muhammederrasûlullah…” derken bir hıçkırık kopuveriyor Bilal’in ciğerlerinden. Bilal ağlıyor, sahabeler ağlıyor. Dalga dalga hüznüyle yayılıyor gülbang-ı Ahmedî. Peygamber müezzini ezanı güçlükle bitirebiliyor.
Medine… Peygamber şehri. Hiç böyle görmemişti bu şehri Bilal. Her bir taşından göz yaşı damlıyordu sanki. İşte bu sokaklardan yürümüştü Allah Resûlü. Bu mescitte oturmuştu. Şu kütüktü yaslanıp da hutbe okuduğu. Mübarek ayaklarının değdiği toprak bu topraktı. O’nun gül kokusu sinmişti bu yerlere. Medine O’nu bulduğu gün can bulmuştu. Ama şimdi o yoktu bu şehirde. Her zerresine hasretini nakşedip göçüp gitmişti işte. Bilal Medine’de duramazdı artık. Baktığı her yönde O’nun hatırasının canlandığı, yüreğine hicran ateşleri yağdıran bu şehirde kalamazdı. Hasretini bağrına basıp Şam’a gitti. Aradan seneler geçti. Medine peygambersiz, ezanlar Bilalsiz seneler geçti. Halife defalarca Bilal’i Medine’ye çağırdı. Tüm ısrarlara rağmen peygamber müezzini kabul etmedi bu davetleri.
Fakat bir gece Efendimiz (sav) rüyasına geldi Hazret-i Bilal’in. Allah Resûlü (sav) nurlar içinde ona bakıyor, sitemvâri bir tavırla: “Ne zamandır beldemize uğramaz oldun Ya Bilal!” diyordu. Ertesi sabah Bilal, emri alan asker gibi fırladı. Derhal Medine yollarına koyuldu. Bilal’in ne sıcakta pişen vücudu ne uzayan yollara bakan gözleri vardı. Hissettiği tek şey kalbindeki tarifsiz sızıydı. Özleten, ağlatan, yandıran bir sızı.
Günlerce süren yolculuğun ardından Bilal, sevgilisini gömdüğü hicran şehrine ayaklarını basıyordu işte. Ve o gün Medine bir zamanlar çok iyi tanıdığı bir sesle açıyordu gözlerini sabaha. Sesi duyan daha iyi işitebilmek için kapılara koşuyordu. Sokaklara dökülen insanlar heyecan içinde birbirlerine tek bir şeyi haber veriyordu. “Bilal gelmiş! Seneler sonra Bilal Medine’ye dönmüş.” Kalpler sanki yerinden çıkacaktı. Sokaklarda kadınlar, çocuklar… Medine böyle bir şey görmemişti. Bütün şehir mescide akıyordu. Onlar bu sesi hep peygamber hayattayken duymuşlardı. Bu sesi işitip de gittiklerinde mescide Allah Resûlü’nün o mübarek yüzünü görmüşlerdi yıllarca. Peki ya şimdi? İşte bu ses Bilal’in sesiydi. Yoksa Muhammed Mustafa (sav) , kainatın biricik sevgilisi şimdi de mescitte miydi? Birisi deseydi ki: “Evet, Peygamberimiz (sav) mescitte, müminleri namaza bekliyor.” Şüphesiz buna inanmayan kalmayacaktı. Bir anda çağlayan hisler o koskoca hakikati unutturuvermişti. Allah Resûlü artık aralarında yoktu ve dönmesi de mümkün değildi. İşte o dem herkes koyuverdi kendini. Genç, ihtiyar, kadın, çocuk herkes herkes ağlıyordu. Her şey ortadaydı. Bu ses bu semalarda Muhammed Aleyhisselamsızdı.
Bilal de yüreğinin yangınlarına su serpiyordu gözyaşlarıyla. O da ağlıyordu.
Hıçkırıklara karışan bu ezan bütün Medine’yi ağlatmıştı. Bu Hazret-i Bilal’in okuduğu son ezanı oldu. Şam’a döndükten bir süre sonra o da Hakk’ın rahmetine ulaştı.
Allah onlardan razı olsun,bizleride afetsin o sevdiği kullarının yüzü suyu hürmetine.Amin...
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Sal 08 Ağu 2017, 14:34
Hiç Böyle Evlenme Olayı Duydunuz mu?
Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki! Kaldı ki, kalbi bembeyazdı. Buna rağmen onu basite alanlar vardı. Dedi ki:
– Ya Resulûllah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?
– Asla!
– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Rasûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
Kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikâhlısıdır.
Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta...
Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!
Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır...
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:
– Sen Saad mısın? buyurur.
– Evet, deyince de dua eder:
– Ceddine saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar... Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!..
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Çrş 09 Ağu 2017, 06:25
.:..:.. BÜREYDE BİN HASİB ..:..:..
Eshâb-ı kirâmın büyüklerinden olup, Horasan taraflarında vefât eden en son sahâbîdir. İsmi Büreyde bin Eslem'dir.
Resûlullah efendimiz, beraberinde Ebû Bekir-i Sıddîk ve onun azadlı kölesi Amir bin Fuheyre olduğu hâlde Medîne-i münevvereye doğru gidiyorlardı. Bu sırada Mekke müşrikleri, onları yakalamak için harekete geçtiler. Her tarafı aramaya başladılar. Yakalayıp getirene büyük mükâfatlar vadediyorlardı.
İçimiz serinledi
Hicret yolu üzerinde bulunan kabîleler, bu iş için seferber olmuşlardı. Büreyde bin Eslem de kendi kabîlesinden yetmiş kişiyle beraber bu işin peşine düşmüştü. Karşılaştıkları zaman, Resûlullah ona sordular:
- Sen kimsin?
- Büreyde.
Bu cevap üzerine Resûlullah, Hz. Ebû Bekir'e dönüp buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir, içimiz serinledi ve iyi oldu.
Sonra tekrar Büreyde bin Eslem'e dönerek sordu:
- Kimlerdensin?
- Eslem kabîlesindenim.
- Selâmetteyiz. Peki Eslem'in hangi kolundan?
- Sehm kolundan.
- Yâ Ebâ Bekir senin nasîbin çıktı.
- Ya sen kimsin?
- Allahü teâlânın Resûlü Muhammed'im. Seni Allahü teâlânın bir olduğuna ve benim de O'nun Resûlü olduğuma inanmaya da'vet ederim.
Bunun üzerine Büreyde ve yanındakiler, Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh [Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur. Muhammed O'nun kulu ve Resûlüdür] diyerek îmân ettiler. Büreyde sonra dedi ki:
- Allahü teâlâya hamd ve senâlar olsun ki, bizler zorla değil, isteyerek Müslüman olduk.
Büreyde ve yanındakilerin elinde az miktarda süt vardı. Bunu Resûlullaha takdîm ettiler. Resûlullah efendimiz ve yanındakiler bu sütten içtiler ve onlara hayır duâda bulundular. Resûlullah efendimiz o gece Büreyde'ye Meryem sûresinin baş tarafını öğretti.
Büreyde ertesi gün Peygamber efendimize dedi ki:
- Yâ Resûlallah yanınızda sancak olmadan Medîne'ye teşrif etmemiz uygun değildir.
Daha sonra başındaki sarığı sancak gibi, mızrağın ucuna bağladı.
Büreyde hazretleri Medîne-i münevvereye kadar Resûlullahın önlerinde, Livâ-i Muhammedîyi, ya'nî sancağı taşımıştır.
Hayatım at sırtındadır
Hz. Büreyde, Resûlullah efendimiz ile beraber birçok savaşlara katılmış, Mekke'nin fethinde bulunmuştur. Ayrıca Resûlullahın Hz. Hâlid komutasında Yemen taraflarına gönderdiği orduda da yerini almıştır.
Hz. Büreyde Resûlullahın son zamanlarında Üsâme kumandasında Şam tarafına gönderdiği orduda da sancak taşımıştır. Böylece Resûlullahın sağlığında ilk ve son sancağını taşıyan sahâbi olmuştur.
Büreyde hazretleri demiştir ki:
- Benim damarlarımda cihâd kanı akmaktadır. Hayatım at sırtında geçer.
683 tarihinde, Yezid zamanında vefât etti.
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Çrş 09 Ağu 2017, 14:03
EBÛ ZER GIFÂRÎ
Ebû Zer-i Gıfârî, Mekke’nin ticâret yolu üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfâr kabîlesindendir. Bunlar Arabistan’da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.
Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin te’sîriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu.
Putlardan Nefret Ediyordu
Fakat o, bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu.
Nihâyet bir gün her şeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allah Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.
Ebû Zer-i Gıfârî hidâyete adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed aleyhisselâma Allah Teâlâ tarafından peygamberliği bildirilmişti. Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslâmın nûru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çâreler arıyordu.
Nihâyet bu haber Benî Gıfâr kabîlesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke’den gelen biri, Ebû Zer-i Gıfârî’nin “Lâ ilâhe illallah” dediğini işitince dedi ki:
- Mekke’de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilâhe illallah” diyor ve peygamber olduğunu bildiriyor.
Ebû Zer heyacanla sordu:
- Hangi kabîledendir?
- Kureyş’tedir.
Ne Haber Getirdin?
Ebû Zer-i Gıfârî bu hâlleri işitir işitmez kardeşi Üneys’e dedi ki:
- Hayvanına bin, Mekke’ye git, kendisine vahiy geldiğini söyleyen zâtla görüş, söylediklerini dinle, benim için bilgi edin, haberini bana getir.
Üneys, Mekke’ye gidip, Peygamber Efendimizin (asm) mübârek cemâli, sohbeti ve ihsânları ile şerefledi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü. Kardeşi Ebû Zer kardeşine sordu:
- Ne haber getirdin?
- Vallahi öyle yüce bir zâtı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırıyor.
- Peki insanlar, onun hakkında ne diyorlar?
Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi:
- Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri ne kâhinlerin sözüne, ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. Onun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler. Bu zât iyiliği, ahlâkî değerleri emrediyor, kötülükten de sakındırıyor.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri kardeşinin bu sözü üzerine:
- Sen bana, bu husûsta arzû ettiğim, gönlüme şifâ veren, müşkillerimi giderir bir haber getirmedin. Kendim gidip, onu görürüm, dedi.
Kardeşi Üneys dedi ki:
- İyi olur, fakat sen Mekke halkından sakın! Çünkü Mekkeliler, ona karşı son derece kin besliyorlar ve onunla görüşenleri takip ediyorlar.
Ebû Zer, hemen Mekke’ye gitmeye ve Peygamberimizi (asm) görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü.
Kimseye Sormadı
Mekke’ye varınca hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize (asm) ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.
Ebû Zer-i Gıfârî de Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ’be’nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi (asm) görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işâret arıyordu. Burada Zemzem'den başka bir şey yiyip içmiyordu.
Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hz. Ali (ra), Ebû Zer’i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Hâlinden bir şey sormadığı gibi, Hz. Ebû Zer de ona sırrını açmadı.
Sabah olunca, tekrar Kâ’be’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı hâlde hiçbir ip ucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hz. Ali (ra), o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer’i görünce:
- Bu biçâre hâlâ aradığını bulamamış, diyerek tekrar evine götürdü.
Sabahleyin yine Beytullaha gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hz. Ali (ra) tekrar da’vet edip evine götürdü ve ona sordu:
- Senin işin nedir? Bu şehre ne için geldin?
- Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat’î söz verirsen, söylerim.
- Söyle, hâlini kimseye açmam.
Akıllılık Ettin
- İşittim ki, burada bir Peygamber çıkmış. Onunla görüşmesi, ondan işittiklerini ezberleyip bana nakletmesi için kardeşimi göndermiştim. Kardeşim gönlüme şifâ verecek bir haber getirmedi. Onun için bizzat kendim onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.
- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Bu zât Allah'ın Resûlüdür, hak Peygamberdir. Sabahleyin ben o zâtın yanına gidiyorum. Beni takip et, senin için korkulacak bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi yaparım. Sen beklemez gidersin. Ben geçip gidersem, arkamdan gel ve benim girdiğim eve sen de peşimden gir!
Ebû Zer-i Gıfârî, Hz. Ali (ra)’yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin (asm) mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen:
- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm’da bu şekilde verilen ilk selâm ve Ebû Zer-i Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.
Peygamber efendimiz selâmını aldıktan sonra, aralarında şu konuşma geçti:
- Sen kimsin?
- Gıfâr kabîlesindenim.
- Ne zamandan beri buradasın?
- Üç gün üç geceden beri buradayım.
- Seni kim doyurdu?
- Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.
- Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur.
- Yâ Muhammed! İnsanları neye da’vet ediyorsun?
- Bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'a îmân etmeye ve putları terketmeye, benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet etmeye da’vet ediyorum.
Bana İslâmı Bildir
Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri:
- Bana İslâmı bildir, dedi.
Peygamber Efendimiz (asm) ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip, Müslüman oldu. Ebû Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyâkla dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ'ya yemîn ederim ki, Müslüman olduğumu Kâ’be’de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmiyeceğim.
Bundan sonra Ebû Zer-i Gıfârî Kâ’be yanına gidip, yüksek sesle:
- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh, diye haykırdı.
Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı.
Bu hâli gören Hz. Abbâs seslendi:
- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O sizin ticâret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabîledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?
Böylece Ebû Zer Hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı.
Kavminin Yanına Dön!
Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâ’be’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hz. Abbâs yetişip, ellerinden kurtardı.
Bundan sonra Peygamber Efendimiz (asm) Ebû Zer-i Gıfârî Hazretlerine buyurdu ki:
- Şimdi kavminin yanına dön! Emrim sana ulaşınca, onu kavmine haber ver! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!
Bu emir üzerine Ebû Zer-i Gıfârî kendi kabîlesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri kavmini İslâmiyete da’vet ediyordu. Birgün kabîlesine, Allah'ın bir ve Muhammed aleyhisselâmın onun Resûlü olduğunu ve bildirdiklerinin hak ve tapmakta oldukları putların bâtıl, boş ve ma’nâsız olduğunu söylemişti. Kendisini dinleyen kalabalıktan bir kısmı, “Olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabîlenin reisi Haffâf, bağıranları susturdu ve dedi ki:
- Durun, dinleyelim bakalım ne anlatacak!
İşte Sizin Taptığınız Şey
Bunun üzerine Ebû Zer Hazretleri şöyle devam etti:
- Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini kirletmesine mânî olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin taptığınız şey! Köpeğin bile hakâret ettiği puta tapmak hoşunuza gidiyorsa, buna çok şaşılır.
Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri cevap verdi:
- Peki senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor. Onun doğru söylediğini nasıl anladın?
Bunun üzerine Ebû Zer Hazretleri, yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti:
- O, Allah'ın bir olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını, her şeyi yaratan ve her şeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor. İnsanları Allah'a îmân etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya da’vet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı emrediyor.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri İslâmiyeti uzun uzun açıkladı. Kabîlesinin, içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabîle reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi (asm) görerek Müslümanlığı kabûl ettiler.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet, Mekke’de ve civârında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o derece artmış, İslâm uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehîdler verilmişti. İki defa Habeşistan’a, daha sonra Medîne-i Münevvereye hicret yapıldı.
Her Şeyi Sorardı
Ebû Zer Hazretleri de Medîne’ye hicret etti. Peygamber Efendimiz (asm) hicretten sonra Eshâb-ı kirâm arasında kurduğu kardeşlikte Ebû Zer Hazretlerini de Münzir bin Amr Hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra İslâmı anlatması için tekrar kabîlesi arasına gönderildi.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri Hendek savaşından sonra Medîne’ye geldi ve yerleşti. Bundan sonra Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı.
Bütün zamanını dîni öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek husûsunda büyük gayret sahibi idi. Her şeyi Peygamberimize (asm) sorardı. Îmân, ihsân, emir ve yasaklar husûsunda, Kadir Gecesi ve daha birçok husûsların sırlarını, izâhını, namaza dâir ince husûsları ve nice şeyleri Resûlullah (asm)'a bizzat sorarak öğrenmiştir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) Ebû Zer’i çok sever, ona, husûsî iltifât buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullah (asm)'ın huzûrunda kalırdı. Peygamberimizin (asm) mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu.
Ayrıca Ebû Zer Hazretleri, Peygamberimizin (asm) mübârek elini öpmek saâdetine kavuşmuştur. Resûlullah Efendimize bi’ât ederken de, “Hak Teâlâ'nın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne kadar acı olursa olsun dâimâ doğru sözlü olacağına” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu husûsta Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki:
- Dünyaya Ebû Zer’den daha sâdık kimse gelmedi.
Tebûk Seferi
Resûlullah (asm)'a anlatılamayacak derecede muhabbeti ve bağlılığı vardı. Bir defasında şöyle demiştir:
- Yâ Resûlallah, benim kalbim yalnız Allah Teâlâ'nın ve sizin muhabbetinizle doludur. Bu muhabbet o derecede ki, insanın kalbi ancak bu kadar muhabbetle dolu olur.
Tebük muharebesinde Ebû Zer-i Gıfârî Hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişmek için yaya yürümeye başladı. Şiddetli sıcak ortalığı kavuruyordu. Bir öğle vakti Ebû Zer orduya yetişti. Resûlullah (asm)'ın yanında bulunan Eshâb-ı kirâm dediler ki:
- Yâ Resûlallah! Tek başına bir adam geliyor.
Resûlullah Efendimiz (asm):
- Ebû Zer midir? Onun olmasını isterim, buyurdular.
Eshâb-ı kirâm dikkatle bakıp Resûlullah (asm)'a dediler ki:
- Yâ Resûlallah, gelen Ebû Zer’dir.
- Allah Ebû Zer’e rahmet eylesin! O, yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız başına vefât eder ve yalnız başına haşrolunur.
Daha sonra Ebû Zer’e:
- Ey Ebû Zer! Niçin geride kaldın, buyurdular.
Her Adımına Karşılık
Ebû Zer, devesinin durumunu anlattı ve bu sebeple geride kaldığını söyledi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz:
- Bana gelip kavuşuncaya kadar, attığın her adımına karşılık, Allah Teâlâ bir günâhını bağışlasın, diye duâ buyurdular.
Ebû Zer-i Gıfârî dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanâatkâr, fakîr ve yalnız yaşardı. Peygamber Efendimiz (asm) bu sebeple ona, “Mesîh-ül-İslâm” lâkabını vermişti.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Mekke’nin fethine de kendi kabîlesinin sancağını taşıyarak katılmıştır.
Peygamberimize (asm) tam bağlanıp, onun sevip, beğendiğini seven, sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer, Resûlullah (asm)'ın vefâtında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin (asm) vefâtından sonra bir köşeye çekilip, son derece mahzûn ve yalnız yaşadı. Hz. Ebû Bekir (ra)’in halîfeliği devrinde de böyle yaşayıp, onun vefâtından sonra Şam’a gitti. Oraya yerleşti.
Bir gün Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Kâ'be'nin yanında durarak şöyle dedi:
- Ey ahâli, sizden biri bir yolculuğa çıkacak olsa, azıksız aslâ çıkmaz, mutlaka bir yol hazırlığı yapar. Yanına yiyecek, içecek, para vs. alır. Dünya hayâtında bir yolculuğa çıkan bir insan, azık almadan çıkmazsa, ya âhıret yolculuğuna çıkacak birisi, azıksız nasıl çıkar?
Âhıret Azığı
Orada toplanan ahâli sordu:
- Bizim âhıret azığımız nedir yâ Ebâ Zer?
- Dünyayı iki kısma ayırınız. Birini dünyalık elde etmeye, diğerini de âhıret hazırlığı yapmaya tahsîs ediniz. Üçüncüsü size zararlı olur, fayda vermez.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Hz. Osman (ra)'ın halîfeliğine kadar Şam'da kaldı. Şam halkına din bilgilerini öğretmekle meşgul oldu. Şüphelilerden ve harâmlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakîrlere dağıtırdı.
Bir defasında Şam vâlisi, tecrübe etmek için, hizmetçisi ile akşam on bin dirhem altın göndermişti. Ebû Zer Hazretleri altınları alınca uykusu kaçtı, uyuyamaz hâle geldi. Hemen kalktı ve fakîrlere dağıttı. Yanında tek altın bile saklamadı.
Ertesi gün vâlinin hizmetçisi gelip dedi ki:
- Aman efendim, dün akşam sana getirdiğim altınlar meğerse başkasına gidecekmiş. Yanlışlıkla sana getirmişim. Mümkünse altınları geri alayım, yoksa vâli benden hesap sorar.
Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri buyurdu ki:
- Oğlum, onları fakîrlere dağıttım. Sen vâliden iki-üç gün mühlet iste, ben bu parayı hazırlarım, o zaman iâde ederiz.
Vâlinin adamı durumu vâliye anlattı. Vâli, Ebû Zer'in, sözünün eri olduğunu anladı.
Ancak, Ebû Zer'in bir günlük ihtiyaçtan fazlasını bulundurmayıp dağıtmasını ve halkı buna teşvik etmesini, halkın anlamayacağını anlayan vâli, durumu halîfe Hz. Osman (ra)'a mektup ile bildirdi.
Medîne'den Ayrıl!
Bunun üzerine halîfe, Ebû Zer'i Medîne'ye da'vet etti. Ebû Zer, Medîne'ye geldiğinde, evlerin Sel Dağına dayandığını ve refâhın arttığını gördü. Halîfenin huzûruna çıkınca, Hz. Osman (ra)'a, niçin insanların biriktirdikleri malları dağıttırmıyorsun, diye sordu. Bunun üzerine Hz. Osman (ra) buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Onlar zekâtlarını verdikten sonra, benim vazîfem, onlar arasında Hak Teâlâ Hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.
Bunun üzerine Ebû Zer dedi ki:
- Resûlullah (asm) bana "Binalar Sel dağına ulaştığı zaman, sen Medîne'den ayrıl!" diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medîne'den gideyim.
Hz. Osman (ra) müsâade buyurdu. Birkaç koyun ve keçi, yetecek miktarda yiyecek vererek, Medîne-i Münevvere yakınlarındaki Rebeze adındaki köye gitmesini söyledi. Ailesi de Şam'dan buraya gönderildi.
Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Rebeze’de, küçük bir kulübeye yerleşti. Gelip geçenlere, hadîs-i şerîf ve dînî bilgiler öğretmeye başladı. Halîfenin hediye ettiği, birkaç koyun ve keçisi vardı. Onlarla hayatını devam ettiriyor, dâimâ Allah'a şükrediyordu.
Elbisen Eskidi
Birgün, muhterem hanımı hatırlattı:
- Elbisen çok eskidi, bir yenisini bulamaz mıyız?
- Bize artık elbise değil, kefen lâzımdır! Üstelik sana, iyi haberlerim var.
- Hayırdır İnşâallah efendi...
- İnşâallah yakında, Allah'ın sevgilisi Peygamber Efendimize (asm) kavuşacağım. Ey ölüm çabuk gel, rûhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor.
Hanımı ağlamaya başladı.
- Niçin ağlıyorsun hanım?
Kadıncağız bir şeyler söylemek için dedi ki:
- Nasıl ağlamıyayım! Gerçekten bir emr-i Hak vâki olsa, vefât etsen, ben buralarda tek başıma ne yaparım? Sonra bir kefen bezimiz bile yok. Ayrıca kadın başıma, seni nasıl defnedebilirim?
- Şimdi bunları bırak da, kapıya çık bakalım! Gelen giden, var mı?
Hanımı gözlerini sildi. Kapı önüne çıktı. Uzaklara, ufuklara baktı, baktı. Issız çöl rüzgârlarından başka, ne gelen vardı, ne giden! Üzüntüyle içeri döndü. Başını salladı:
- Bilirsin ki, hac mevsimi geçti. Bu günlerde, şu ıssız çöle, kimin yolu düşebilir?
- Gelirler! Gelirler! Sen şimdi kalk! Bir keçi kes; pişirmeye başla! İyi kalbli Müslüman cemâ’ati gelince, onlara ikrâm edersin. Sakın, yemeden onları salıverme!
Hanımı, tekrar dışarı çıktı. Gözleri nemli, efendisinin emirlerini yerine getirmeye başladı. Yemek pişirirken yolu da gözlüyordu. İşte bu sırada ufukta, bir toz bulutu belirdi. Bulut yaklaştı, yaklaştı.
Gelenler Var!
Nihâyet atlılar ve develiler, açıkça belli oldular. O zaman kadıncağız buruk bir sevinçle içeri koştu:
- Müjde efendi! Söylediğin gibi, gelenler var!
Yaşlı Sahâbînin gözleri parladı ve dedi ki:
- Elhamdülillah! Çok şükür, geldiler demek. Öyleyse, gel de şu yaşlı vücûdumu, Kıbleye doğru çevirelim.
Sonra Kelime-i Şehâdet getirip vefât etti. Hanımı, efendisinin dediklerini yaptı. Sonra tekrar, kapı önüne çıktı. Yolcular gelmişlerdi.
Bunlar Abdullah bin Mes’ûd, Mâlik bin Eşter ve ba’zı Müslümanlardı. Kadıncağız eliyle, gelenlere evi gösterip sordu:
- Ebû Zer içerde, vefât etti. Onu kefenleyip, ecre, sevâba nâil olmak istemez misiniz?
Bu ismi duyan kâfile mensupları, hep birlikte, Ebû Zer Hazretlerinin hizmetine koştular.
Abdullah bin Mes’ûd’un verdiği kefenle kefenlendi ve cenâze namazını da, Abdullah bin Mes’ûd kıldırdı. Hazırlanan etten de yiyerek hep birlikte Medîne’ye döndüler. Çoluk çocuğunu Hz. Osman (ra) himâyesine aldı.
Allah ondan razı olsun,onun yüzü suyu hürmetine biz kullarını afetsin inşallah. Amin.
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Prş 10 Ağu 2017, 06:27
SAHABE-İ KİRAM,DAN SEVBÂN DAN (R.A), Bir gün mahsun ve boynu bükük bir vaziyette ,ALLAH Rasülü,nün(s.a.v)huzuruna girdi.Rasül-i Kibriya Efendimiz (s.a.v).
Neyin var senin? diye sordu.sevban.; Ey ALLAH,ın Rasülü Ben sizi nefsimden .çocuklarımdan , ailemden ,malımdan daha cok seviyorum. evimde otururken sizi hatırlıyor duramıyorum.hasretinizden ölecek gibi oluyorum.Derhak koşup sizi görmiye geliyorum, dedi ve ağladı....Rasulullah Efendimiz (s.a.v.) niçin ağladığını sordu Sevban (r.a) şöyle dertlendi;
Sizin benim vefat edeceğimizi.siz ahirette peygamberlerle yüksek makamlarda bulunursunuz,ben cennete girsem bile aşığı makamlarda bulunurum,sizi göremem,bunun için ağlıyorum; dedi.Eendimiz (s.a.vs) süküt buyurdu...Biraz sonra Cebrail (a.s) şu ayeti indirdi;
Kim ALLAH,a ve Rasülü,ne itaat ederse işte onlar ahiretteALLAH,ın kendilerine özel insanlarda bulunduğupeygabberler,sıddıklar,şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır.Bu ALLAH ,tan bir ihsandır..Herşeyi bilici olarak ALLAH kafidir;(NİS ) ALLAH (cc) böyle sevenlerden eylesin.(AMİN)
Sevgi iki türlüdür.Biri ,insan insan fıtfatının tabii meyli,diğeride irade ve tercihi ile olur.iradeye dayanan sevgi ame hükündedir.sonucu ya rahmet ya da azaptr.insan, ftratının uyduğu, kalbinin ısındığı,ruhunun kaynaştığı kimseleri sever.Bu sevgi bir aynadır.insana kalbini,niyetini ve fıtratını gösterir.
İyilei seven kimse temiz fıtratlı,güzel kalpli, iyi niyetlidir.Kafir,zalim ve fasıkları seven ise onların safınsa ve yolundadır.Bu sevgi ölene kadar devam ederse,sevenleri ahirette birleştirir.iyiler cennette,kötüler azap içinde birbiriyle buluşur.
süfilerden birisi şöyle anlatır:"rüyamda Hz. peygamber'i{s.a.v} görüm;etrafında bir grup fakir derviş vardı.o sırada gökten iki melek indi;birisinin elinde leğen,diğerinin elinde ise bir ibrik vardı.melek leğeni Hz.Peygamber'in {s.a.v}önüne koydu.efendimiz ellerini yıkadı,sonra meleklere emretti,leğeni diğerinin önüne getirdiler.hepsi ellerini yıkadı. sonra leğeni benim önüme koydu.
meleklerin birisi diğerine,
"bunun eline dökme, çünkü bu onlardan değil"dedi ben
" ya resullullah,sizden rivayet edilen bir hadiste,siz
"Kişi sevdikleriyle beraberdir!"buyurmadınız mı?"dedim, Efendimiz {s.a.v}
"Evet ,öyle söyledim" buyurdu.O zaman Ben,
" sizi ve bu fakirleri seviyorum!"dedim;bunun üzerine Hz. Peygamber {s.a.v},
"Onun eline de dökk, o da onlardandır!"buyurdu.
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Prş 10 Ağu 2017, 12:41
İKİ MÜSLÜMAN BİRBİRİNE KILIÇ ÇEKTİĞİ ZAMAN
Ebü Bekre Nüfey' İbni Haris es-Sekafî radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"İki müslüman birbirine kılıç çektiği zaman, öldüren de, ölen de cehennemdedir".
Bunun üzerine ben:
- Ya Resulallah! Öldürenin durumu belli, ama ölen niçin cehennemdedir? diye sordum.
Resül-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem:
- "Çünkü o, arkadaşını öldürmek istiyordu" buyurdu.[1]
Açıklamalar
Müslümanların kardeş oldukları Allah Teala tarafından açıkça belirtilmiştir [2]. Kardeşlerin birbirine silah çekmesi olacak şey değildir. Onlar silahlarım din kardeşlerine değil, İslam düşmanlarına karşı çekmek zorundadır. Müslümanların birbirini öldürmeye kalkması şu ayet-i kerîmeyle kesin bir şekilde yasaklanmıştır:
"Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir" [3]. Yanlışlıkla öldürme durumunda ise, ebediyyen cehennemde kalmak söz konuşu değildir. Fakat yanlışlıkla öldürmenin de değişik cezaları vardır.
Hadîs-i şerifte kılıcın zikredilmesi, o devrin kavga ve savaş aletlerinin başında kılıcın gelmesi sebebiyledir. Bugün kılıcın karşılığı tabanca ve benzeri öldürücü aletlerdir.
Peygamber Efendimiz'in, müslüman kardeşine silah çekip öldürenin ve bu esnada ölenin cehennemlik olduğunu belirtmesi üzerine Ebü Bekre, öldürenin neden cehenneme gittiğini anladığım, ama öldürülenin niçin cehennemlik olduğunu anlamadığım söyledi. Bunun üzerine Efendimiz, o kimseyi cehennemlik yapan şeyin, kardeşini öldürmeye kalkması olduğunu belirtti.
Kendisine silah çekilen bir kimse, hasmını öldürmeyi düşünmeden, sadece nefsini müdafaa etmek için silahını çekse ve onu öldürmek zorunda kalsa, katil sayılmaz. Çünkü o nefsini müdafaa etmek zorunda kalmıştır. Nefsini müdafaa etmek ise, dinin emridir. Nitekim sahabîlerden biri ile Peygamber Efendimiz arasında şöyle bir konuşma geçer:
- Ya Resülallah! Adamın biri gelip malımı elimden almaya kalksa, ne yapmalıyım?
- "Malını ona verme!"
- Ya adam benimle kavga etmeye kalkarsa?
- "Sen de onunla dövüş!"
- Ya beni öldürürse?
- "Şehid olursun."
- Ben onu öldürürsem?
- "O cehennemlik olur" [4].
Bir insanın ahiret hayatını da mahvederek ebediyyen cehennemde kalmasına yol açan şey, bir müslümanı öldürmeye niyet etmesi ve bu konuda kararlı olmasıdır. Zira ölenin de, öldürenin de hedefi, karşısındakinin hayatına son vermektir. Birinin ötekinden farkı, daha atılgan davranıp muhatabını öldürmesidir.
Haksız yere birini öldüren kimse yaptığına pişman olarak samimiyetle tövbe ettiği takdirde, Allah Teala dilerse onu affedebilir. Böyle birinin bağışlanmayacağını söyleyen alimler de vardır. Fakat şirk dışındaki bütün günahları Allah Teala'nın bağışlayabileceği ayet-i kerimeyle belirlendiğine göre [5] Allah Teala dilerse bunları da bağışlar veya cezalandırır.
Hadisimizin "Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebediyyen kalacağı cehennemdir" ayet-i kerîmesini açıkladığı söylenebilir. Dikkat edileceği üzere Peygamber Efendimiz hem ölen hem de öldüren hakkında "müslüman" kelimesini kullanmıştır. Demek oluyor ki, birbirini kasten öldürenler büyük günah işlemekle beraber müslümanlıktan çıkmazlar. Allah'a şirk koşmayan kimsenin ebediyyen cehennemde kalmayacağı, cezasını çektikten sonra cehennemden çıkacağı bilindiğine göre, birbirini öldüren müslümanların da ebediyyen cehennemde kalmayacağı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, ayet-i kerîme yapılan günahın büyüklüğünü belirtmekte, bu işe teşebbüs edecek olanları ağır ceza ile tehdit etmektedir.
Bu hadîs-i şerîf münasebetiyle iki büyük ashab kitlesinin birbiriyle yaptığı savaşlar hatıra gelmekte ve onların durumu merak edilmektedir. Bu konuda söylenecek en doğru ve kestirme cevap şudur:
Onlar ashab ve müctehid kimselerdi. "Mü'minlerden iki grup birbiriyle çarpışırlarsa, aralarını düzeltin" [6] ayet-i kerîmesi gereğince zan ve kanaatlerine göre bir tarafı haklı buldular ve o tarafta yer aldılar. Maksatları birilerini öldürmek, karışıklık çıkarmak değil, müslümanların arasını bulmaktı. Şüphesiz bu olayların çıkmasına sebep olanlardan biri haklıydı. Haklı olmayan tarafta yer alan sahabîlerin niyeti haksızı savunmak değildi. Onların düşüncesine göre de tuttukları taraf haklı idi. İctihadında haklı olanın iki sevap, yanılan alimin ise bir sevap kazandığı bilinen bir gerçektir.
Bu olaylarda iki gruba ayrılan ashabın birbirine bakışım, Hz. Ali'nin karşı grup hakkında söylediği şu söz ne güzel ifade etmektedir:
"Bunlar bize karşı haksızlık eden kardeşlerimizdir." Herşeye rağmen onlar yine de biribirlerine kardeş gözüyle bakıyorlardı. Onların bu bakış açısına iltifat etmeyerek taraflardan birini itham etmeye kalkmak, aradan geçen bunca yüzyıldan sonra bizi doğruya götürmez.
Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, Allah Teala onları: "Siz insanların arasına çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz" [7] diye methetmiştir. "En hayırlıları" eleştirme yetkisini kendisinde bulanların onlardan da hayırlı olması, değilse susması gerekir.
Hadisten Öğrendiklerimiz
1. Günah işlemeye niyet edilerek kesin karar verilir, bu kararı kalb de onaylarsa, artık o günah işlenmiş sayılır.
2. Allah'ın verdiği canı haksız yere alma yetkisi kimseye verilmemiştir. Bu sebeple birini öldürmeye kalkmak, Allah'a ait yetkiye müdahale etmek olduğundan cezası cehennemdir.
3. İyiliklerde olduğu gibi kötülüklerde de niyete bakılır.
Rabbim bizide kötülerden ve kötü insanların şerrinden korusun inşALLAH. Amin.
|
 |
Emin54
6 yıl önce - Prş 10 Ağu 2017, 12:45
Mustafabey 01 teşekkür ederim. Paylaşımlarınızı bekliyorum.
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Cum 11 Ağu 2017, 08:30
Resulullah rükuda onu bekledi
Bir gün sabah namazı vaktinde, Hazret-i Ali mescide giderken yolda bir ihtiyara rast geldi. İhtiyarın ak sakalına hürmet edip, önüne geçmeyip, aheste aheste ardınca yürüdü. Mescid kapısına vardıklarında ihtiyar içeri girmeyip, yoluna devam etti. Daha sonra Hazret-i Ali o ihtiyarın Hıristiyan olduğunu anladı. Mescide girdiğinde Resûlullah Hazretleri’ni rükuda gördü. Güneşin doğma zamanı yaklaşmıştı ve hemen cemaate uyup namazını kıldı.
Namazdan sonra, Sahâbe-i Kirâm, Resûlullah Hazretleri’nden sordular ki:
“Yâ Resûlallah! Birinci rükuda âdet-i şerîfinizden daha uzun durdunuz. O kadar ki, güneşin doğması yaklaştı. Lütfedip, sebebini beyan ediniz.”
O Server-i Enbiyâ Hazretleri bu söz üzerine,
“Adet miktarı rüku tesbihini edâ ettikten sonra, Semi’allahülimen hamideh deyip, kıyâma kalkmak istediğimde, Cebrâîl Aleyhisselâm sidret-ül müntehâdan süratle gelip, kanadı ile arkamı basıp, başı ile başımı tutup, kalkmama engel oldu. Bundan başka, hikmetinin ne olduğunu ben de bilmiyorum” buyurdular.
O an Allahü teâlâ, Hazret-i Cebrail’e emreyledi ki,
“Var Habîbime, sebebini bildir. Eshâbına bu sırrı açıklasın”
O saat Hazret-i Cebrâil, Habîbullah’ın huzuruna gelip, haber verdi ki,
“Yâ Resûlallah! Mübârek başınızı rükudan kaldırmak istediğiniz zaman, Allahü teâlâ bana emretti ki, var Habîbimin arkasını tut; rükudan kalkmasın ki, benim kulum Ali, yolda, bir ak sakallı ihtiyarın, sakalına hürmet edip, aheste yürümekle, cemaat sevabından mahrum kalıyor. Kalmasın, Habîbime erişsin. İftitâh tekbîrinin sevabına nâil olsun. Ben de geldim, Sultanımı rükuda tuttum ve Ali geldi. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretleri beni sizi rükuda tutmağa gönderdiği zaman kardeşim İsrâfîl’i de güneşi tutmağa gönderdi ki, çabuk doğmasın ve Hazret-i Ali size erişinceye kadar eğlesin. İşte hikmeti buydu.”
|
 |
Mustafabey 01
6 yıl önce - Cmt 12 Ağu 2017, 06:43
Devamlı Oruç
Ashabın büyüklerinden Amr ibni As radıyallahu anh’ın oğlu Abdullah radıyallahu anh, muttaki ve âlim bir kişiydi, Resulûllah aleyhisselâmın vahiy katipliğini yapar, duyduğu hadisleri de yazardı. Kendisini çok fazla bir şekilde de ibadete vermiş; her gününü oruçlu, her gecesini de ibadetle geçirmeyi âdet edinmişti. Bir gün babası Amr ibni As radıyallahu anh, onlara gelince, oğlunun ailesine:
— Kocan nerede, hâli nasıldır? diye sormuştu. Kureyş kabilesinden güzel bir kadın olan ailesi cevap olarak dedi ki:
— Abdullah ne iyi bir kimsedir. Geceyi uyumayıp ibadetle geçirir, gündüzleri de devamlı oruçludur. Kendisine geldiğimizden beri, ibadet etmekten dolayı bizimle alâkadar olacak zaman bulamamaktadır.
Bunun üzerine Abdullah radıyallahu anh’ın babası Amr ibni As radıyallahu anh öfkelendi; oğluna bu şekilde davranmamasını tenbih ederek, «Hanımın müslüman bir kadındır, sen ise ona sıkıntı veriyorsun» dedi. Fakat Abdullah radıyallahu anh bu sözlere aldırmamıştı. Babası ikinci bir defa kendisine çıkıştı. Ancak oğlu yine dinlemeyince, bu defa onu Peygamber aleyhisselâma şikâyet etti. Peygamber aleyhisselâm da, oğlunu kendisine getirmelerini emir buyurdular.
Abdullah radıyallahu anh, babası ile beraber Allah’ın Resulünün huzuruna gelince, Peygamber aleyhisselâm:
— Sen misin, gecelerini devamlı ibadetle, gündüzlerini de devamlı oruçla geçiren ve geçireceğini söyleyen? diye sordular.
Abdullah radiyallahu anh’ın, «Evet, ey Allah’ın Resulü» şeklinde cevap vermesi üzerine şöyle buyurdular:
— Bunu yapamazsın, bunun için hem oruç tut, hem tutma. Hem uyu, hem de ibâdet yap ve ayda üç gün oruç tut. Çünkü iyi amel, on misli ile mükâfatlanır. Bu;, ayda üç gün oruç tutmak, bütün seneyi oruç tutmak gibidir.
Fakat bu ayda üç gün oruç, Abdullah radıyallahu anh’e az gelmişti. Peygamber aleyhisselâm bir gün oruçlu, iki gün oruçsuz olmasını tavsiye etti. Bu da az gelince, bir gün tutup, bir gün bozmasını söyledi. Bu da az geldiyse de Peygamber aleyhisselâm «Bu Davud aleyhisselâmın orucudur ve en güzel oruç budur, bundan fazlası olmaz» buyurdular. Bununla beraber Resulûllah aleyhisselâmın bu nasihati, kesin bir emir olmayıp tavsiye mahiyetinde bulunduğundan; Abdullah radıyallahu anh bunu ifa edememiş ve hayatının sonlarında çökmüştü. Bunun üzerine şöyle demişti:
— Peygamber aleyhisselâmın bana tavsiye buyurduğu, ayda üç gün orucu kabul etseydim, bana çoluk çocuğumdan ve bütün malımdan daha sevgili olurdu…
(Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî)
Aişe radıyallahu anhâ’dan rivayet edilir ki:
Resulûllah aleyhisselâm, kendisinin süt kardeşi olan. Osman bin Maz’ûn radıyallahu anh’ı huzuruna çağırtmış ve şöyle demişti:
— Sen benim sünnetimden ayrıldın mı? Osman bin Ma’z'ûn radıyallahu anh;
— Hayır, vallahi, ey Allah’ın Resulü! Ben ancak senin sünnetini taleb ediciyim, cevabında bulununca, Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdular:
— Ama ben hem uyuyor, hem de namaz kılıyorum; hem oruç tutuyor, hem de (devamlı) tutmuyorum ve kadınlarla da nikahlanıyorum. Şu halde Allah’tan kork, yâ Osman! Çünkü senin üzerinde ailenin hakkı var, misafirlerinin hakkı var, nefsinin hakkı var. Bu bakımdan devamlı değil, bazen oruçlu ol, bazen de oruçlu olma, geceleri de hem namaz kıl, hem de uyu!..
(Ebû Davud)
|
 |
sayfa 3  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|