Peygamberimizi gören ve görür görmez ,İnandık ,Tastik ettik ve Teslim Olduk Ey Resulümüz. Diye İman eden Sahabelerin Hayatlarından Yaşadıklarından Örnekler vereceğim Nasip Olursa, Bu Güzel insanların hepsi birbirinden değerli Şahsiyetler,Günlerce Aylarca yokluk açlık sıkıntı çeken Sahabeler Peygamberimizi (s.a.v.)gördüklerinde her şeyi açlıklarını sıkıntılarını unuturlardı ve sadece yüzüne Nur cemaline bakıp ağzından çıkacak sözlere dikkat ederlerdi ve uğurda Mallarını Canlarını vermede hiç tereddüt etmezlerdi inşallah bunların örnek yaşantıları bizlerede örnek olur.
"Ashabım Gökteki Yıldızlar Gibidir."Onlara kötü söz söylemeyin,hakaret etmeyin,Buyurmuşlardır Sevgili Peygamberimiz (s.a.v).Allah'ım bizlerede onların iman aşkından nasip eylesin inşallah.
Bu konuda güzel şeyler yazmak isteyenler buyursunlar yazsınlar,gereksiz ve içeriksiz mesajlar yazmayın lütfen,bunlar ciddi ve yaşanmış hayatların insanların konusu dalga geçmek ve alay etmek Müslümanlara yakışmaz.
Devir Medine devri. nebiler nebisi Sultanlar sultanının zamanı.
Cabir, Allah ondan razı olsun , Rasulullah a aşık bir sahabe, onu her an görmek için can atan biri .size cabirin ufak ama tatlı bir öyküsünü anlatacağım.
Cabir bir gün mescidde Allah Rasulünün aç olduğunu hissetti .hiç tereddütsüz bekledi namaz çıkışı Allah rasulünü . Mescidin önünde .Çıkınca sultanlar sultanı
*yarasulallah sizi arkadaşlarınızı yemeğe davet etsem evimi şereflendirir nurlandırırmısınız dedi.
sav efendimiz’ olur cabir .akşama geliriz dedi .
cabir havalara uçtu sevincine .Allah Rasulü ve ashabı onun evine geliyor, onun evini şereflendirecek .nasıl sevinmesin.cabir o kadar mutluyduki içi içine sığmıyordu sanki
Koşarak eve hanımına müjdeyi vermeye gitti . Eve yaklaşırken başladı bağırmaya
hanım hanım müjde! Müjde! Allah Rasulü ve ashabı evimizi ziyarete geliyor .evimiz nurlanacak., ona ikramda bulunacağız , ne mutlu sanaki bu akşam ona yemek yapacaksın hanımı sevincinden ağladı çok mutluydu. sultanlar sultanı geliyor .Allahın en çok sevdiği kulu , onun evine geliyor, Onun evinde dua edecek .ne büyük şeref .
dediki cabire ’Allah senden razı olsun, ne iyi etmişsin. lakin ne ikram edeceksin. biz fakiriz deyince , cabir düşünceye daldı ..ahırda tek bir koyunu vardı. feda olsun Allah Rasulüne dedi.. Hanımıda iyi düşündün bey dedi.
Onlar, böyle seviyordu Allah rasulünü. Gitti ahırdan koyunu çıkarttı çok keskin olan bıçakla koyunu yatırdı ve bismillAhi Allahüekber diyerek tek çalmada kesti koyunun başını.Bu esnada iki oğlundan büyük olanı onu dikkatlice izliyordu. babam koyunu nasıl kesiyor dıye..
Cabir koyunu kesip parçaladıktan sonra akşama pişirmesi için hanımına sundu sonra akşama şefkatliler şefkatlisi Allah Rasülünü getirmek için çarşıya gitti.
O anda sokakta oynaya iki kardeşten diğeri eve dönmüştü. yerdeki kanı görünce sordu. , abiciğim bu kanlarda ne? Babam koyun kesti. müjde sana sevin kardeşim akşama Rasulullah,, sevgililer sevgilisi evimizi ziyarete geliyor.dedi. ikiside sevinçten uçuyordu derken küçük kardeş sordu.
Abi babam koyunu nasıl kesti .abisi , çok kolay dedi . bak göstereyim dedi ve hala yerde duran keskin bıçağı aldı eline .yatırdı kardeşini yere ve dediki bak kardeşim babam koyunun boynuna böyle çaldı bıçağı dedi ve çaldı bıçağı kardeşinin boynuna .kanlar fışkırdı .birden ve kardeşi / oracıkta can verdi.Ben ne yaptım , dedi kendi kendine. ben şimdi akşam Allah Rasulünün yüzüne / nasıl bakarım , ne cevap veririm, dedi ve çıktı evin damına attı kendini ordan aşağıya. Oda oracıkta öldü
. cabirin iki oğluda ölmüştür. anneleri durumu görünce çok üzülür ;
yavrularııım kuzularıııım ciğerparelerim nasıl kıydınız birbirinize diye ağlar /ağlar anne yüreği , ama soğık kanlılıkla alır onları ve evin bir odasına koyar ve.kendi kendine derki
*Allah rasulü yemeğini yedikten sonra söylerim namazını beraberce kılar defnederler. söylemiyor kimseye anne .yeterki Allah rasülü üzülmesin yesin yemeğini. dua etsin onlara.
Cabir akşam namazı çıkışında bekler sultanlar sultanını. içi içine sığmıyordu sevinçten. Nihayet! kapıda nuru belirmişti Allah Rasulünün nuru geliyordu.cabirin kalbi yerinden fırlayacak gibi oluyordu .nihayet o güzel söz sav efendimiz gidelim cabir dedi.Sahabe ve Allah Rasülü yola çıkar ve cabirin evine giderler sofraya oturunca nebiler nebisi, cabir senin iki oğlun vardı ,nerdeler, çağırda beraber yiyelim der.
Cabir hanımına çocukları çağır hanım Allah Rasülü onları arzu eder der
Hanımı onlar dışarıda oynuyor siz yeyin der. cabir durumu nebiler nebisine iletir .Allah Rasulü gene; çağır gelsinler beraber yiyelim sonra giderler oynamaya der .cabir hanımına durumu iletir .hanımı biraz bekler ve derki.
Baktım ama bulamadım herhalde uzak gittiler oynamaya .Allah Rasulü rahatsız olmasın yesin ben onların hakkını ayırdım.der
Gerçekten uzak gitti yavrular . hem de çoook uzaklara. mevlaya en büyük dosta..aşka bakın Allah Rasulü üzülmesin yemeğini yesin , bize dua etsin diye evladının acısını hiçe sayan anne. Aşk budur iman budur .Allah Rasülü hz.Ömere nedemişti , hatırlayın .ben , size annenizden, babanızdan , çocuklarınızdan, hatta nefsinizden dahi sevgili olmadıkça iman etmiş sayılmazsınız. .o anne bunu çok iyi biliyordu.
Allah Rasülüne durumu arzettiler .Allah Rasülü çok nadiren kaşlarını çatardı, o zaman bile şefkat saçıyor , nur saçıyordu ,güzel rasül ve dediki sesini yükselterek
Yemem bir lokma bu sofrada cabirin çocukları gelip bu sofraya oturmadıkça..
Cabir hanımına Allah Rasulü yemiyor, ne yapıp edip çocukları bul diye telkinde bulunur
Çaresiz kalan hanımı durumu anlatır kocasına .birt araftan vah yavrularım vah kuzularım der , ağlar cabir/
.Gözünden inci tanesi gibi dökülür gözyaşları. ama dikkat edin verdiği cevaba./hanımına derki ,Çok iyi etmişsin Allah senden razı olsun. iyiki söylemedin Allah Rasulü vallahi çok üzülürdü.
sevmek . ölen evladlarınıza , annelerinize ,babalarınıza, kardeşlerinize, dostlarınıza rağmen sevebilmek Allah rasulünü . sevgi bu, aşk budur işte. siz sultanlar sultanını böyle sevdinizmi hiç.???
Cabir döner Allah Rasulüne derki bulamadık yarasul , siz yeseniz. peygamberimiz tekrar eder sözlerini., yemem bir lokma sofradan Cabirin çocukları bu sofraya gelmeyince diye.
Cabir çaresiz durumu anlatır Allah Rasulüne
iki evladınında öldüğünü yemekten sonra söylemeyi düşündüklerini ifade etti Allah Rasulüne
Rasulullah hüzünlendi gözlerinden damla damla inci gibi yaşlar , nurlu yanaklarından aşağıya süzülmeye başladı.. hıçkırıklarla ağlamaya başladı .onunla beraber arşı alada hüzünlendi üzüldü sema ağlamaya başladı.melekler inletti semayı. Sen ağlama yarasul sen üzülme sen Allahın en sevdiği kulsun . ağlama, canlarımız kurban olsun bir damla gözyaşına .neolur ağlama.
Derken bir şimşek çaktı gelen Cebrail. Yarasulallah Rrabbin üzülmene dayanamadı. Rasulüm açsın ellerini semaya dua etsin ashabıda amin desin..Allah sevgili kulu Muhammedin elini semadan nezaman boş çevirdi.dedi.
Allah rasulü Çocukların ölüsünü sofraya ister . .cabir, getirir yavrularının cansız bedenlerini sofraya .kanlı başlarını masanın üstüne yatırır. sultanlar sultanı , açar ellerini semaya ,mevlaya ve gözyaşları içinde ağlayarak ,Yarabbi yarabbi !diye başlar Allaha dua etmeye.birmüddet dua devam eder. Derken iki yavru birden esselamü aleyke yarasulallah diye canlanıverirler .anne , sabrın mükafatını , baba rasulullaha olan aşkının karşılığını almıştı.
Cabir oğullarına Nasıl oldu yavrularım dedi.
Evlatları cevab verir. Bizim! sizin gibi, Allah Rasulüne sevdalı , aşık , anne ve babamız olduktan sonra ölüm bile tatlı gelir , güzel gelir anam. canımız bir değil bin defa kurban olsun Allah ve Rasulüne derler. işte aşk budur hep beraber yemek yerler ve Allah Rasulunü memnun hoşnud uğurlarlar evinden. Rasulullahın duasını alabilmek .ona layık olabilmek .Allah cümlemizi Rasulullah ın duasından mahrum etmesin .ona aşık olan kullarından eylesin maldan, mülkten, anadan , babadan , hatta nefsinizden bile , çok sevin Allah Rasulünü. Allahın selamı sıhhatı ve bütün güzellikleri üzerinize olsun.
Abdullah bin Mesud peygambere ilk iman eden Müslümanlardandır. Gizli davet döneminde müslüman olmuştur. Bir çok kaynakta Müslümanların altıncısı olarak geçer. Fakat bu net değildir.
Müslüman Oluşu
Hz. Abdullah genç yaşta Kureyş müşriklerinin koyunlarına çobanlık yaparak geçimini sağlıyordu. İslamiyet'e girişini şu şekilde anlatıyor:
"Ben, Ukbe b. Ebi Muayt'ın koyunlarını güdüyordum. Bir gün Resulullah ve Hz. Ebubekir yanımdan geçiyorlardı. Resulullah bana sütümün olup olmadığını sordu. Ben de ona, çoban olduğumu ve bu koyunların bana ait olmadıklarını söyledim. Bunun üzerine Resulullah: Yavrulamamış ve süt vermeyen bir koyunun var mı? Bana gösterir misin?" dedi. Ben de koç yüzü görmemiş bir koyunu yanaştırdım. Resulullah koyunu sağmaya başladı. Gerçekten yavrulamamış ve sütü olmayan bu koyundan süt sağıp Hz.Ebubekir'e içirdi, sonra da kendisi içti ve koyunu saldı. Daha sonra ben O'nun yanına geldim ve 'Bunu bana da öğret' dedim. Bunun üzerine Resulullah başımı okşadı ve 'Sen küçük bir öğrencisin. Allah sana rahmet etsin' dedi."
Hz.Abdullah, bu mucizeyi gördükten sonra müslüman olur ve o günden sonra peygamberin yanından ayrılmaz. Genç yaşta müslüman olan Hz. Abdullah kendisini tamamen ilme adar. Peygamberin oturduğu her mecliste o da oturur ve onun söylediklerini aklında tutar.
Birçok hadis ezberleyip rivayet eden Hz. Abdullah, rivayet ettiği hadislerle bugün biz Müslümanlara ışık olmuştur. Resulullah hiçbir zaman onu sohbet meclislerinden dışarı çıkarmamıştı. Gizli meclislerde bile onun yanında oturmuştur. Resulullah, onun ilme olan düşkünlüğünü bildiği için özellikle onun yanında kalmasını istiyordu. Çünkü Peygamberin vefatından sonra insanları doğru yol üzerinde tutacak olan onun sünnetiydi. Birilerinin O(s.a.v.)'nun yanında kalması; konuşmalarını, tavır ve davranışlarını gözlemlemesi, İslam'ı doğru öğrenmesi gerekiyordu. Bu yüzden Hz. Abdullah'ı yanında tutuyor ve sorularına cevap veriyordu.
Hz. Abdullah öğrenmiş olduğu ilmi, Peygamberin vefatından sonra insanlara öğretmeye başladı. Mescitlerde öğrenci yetiştirip onlara hadisleri, fıkıh bilgilerini ve Kur'an'ın tefsirini öğretiyordu. Çünkü o, aynı zamanda Kur'an-ı iyi yorumlayan müfessirlerden biriydi. Peygamberin yanında kaldığı için derin bir fıkıh bilgisine de sahip olan Hz. Abdullah fıkıh ilminin kurucularındandır. Hanefi mezhebinin fıkıh alimi odur. İmam-ı Az*** o ve ondan sonra gelen alimlerin bilgilerini genişletip bunu yaymıştır. Hz. Abdullah'ın rivayet ettiği fıkıh bilgileri uzun yıllar sonra bir kitapta toplatılmış ve bugün biz Müslümanlara kazandırılmıştır (1984).
İbn-i Mesud der ki: "Habeşistan'a hicret etmeden önce, Mekke'de bulunduğumuz sırada, Resulullah(s.a.v.)'a namaz kılarken selam verirdik, O da selamımızı alırdı. Habeşistan'dan döndüğümüzde yine aynı şekilde namaz kılarken selam verdik fakat selamımızı almadı. Namazını bitirdikten sonra sebebini sordum: "Cenab-ı Hak namazda konuşmayı yasakladı" buyurdular.
Hz. Abdullah, Resulullah'ın yanında kaldığı için O'nun ahlakıyla ahlaklanmıştı. Dünya malını sevmez ve değer vermezdi. Zaten yaşamını da bu şekilde geçirdi.
Bugün bizler de ta on dört asır önce insanlığın üzerine çökmüş olan o karanlık düzende yaşıyoruz. İnsanlar, İslam'a karşı soğutuluyor. Yeni nesil İslam ahlakı dışında ahlaklandırılıyor. Peygamberin sünneti unutturuluyor. Bunlar karşısında bizlerin yapması gereken kendi asrımızın Abdullahları olmamızdır. Kur'an'a ve sünnete sımsıkı bağlanmalıyız. Bizler asrımızın tanıklarıyız. Bu asırda varolan haksızlıklara, cahiliyye düzenlerine ve zulme karşı ne gözlerimizi kapatmalı ve ne de kulaklarımızı tıkamamalıyız.
Hz.Abdullah Müslüman olduktan sonra Kur'an’ın inen tüm surelerini sırayla ezberlemiştir. Kur-an'ı Kerim'i hıfz etmiş olan Hz. Abdullah, Mekke müşriklerine karşı Kur'an-ı ilk olarak açıktan okuyan sahabedir.
Yahya b. Urve b. Zubeyr babasından şunu rivayet etmiştir: "Resulullah(s.a.v.)'ın sahabeleri bir gün kendi aralarında toplanıp şöyle konuştular: Allah'a yemin olsun ki Kureyşliler şimdiye dek bu Kur'an-ı açık bir şekilde hiç işitmemişler. Bu Kur'an'ı onlara karşı kim duyuracak?" Abdullah bin Mesud: "Ben" dedi. Sahabeler:
"Biz onların sana zarar vereceklerinden korkuyoruz. Bizim isteğimiz onu koruyacak ve kollayacak bir kabileye sahip olan birinin olmasıdır. Yani ona zarar vermek isterlerse kabilesi onu korusun" dediler.
Abdullah:
'Beni bırakın, Allah beni korur' dedi."
Hz. Abdullah sabah Kabe'ye geldi. Kureyşliler de orada toplanmışlardı. O da orada durup sesli bir şekilde Kur'an'ın Rahman Suresi'ni okumaya başladı. "Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Rahman olan Allah, Kur'an'ı öğretti, insanı yarattı, ona beyanı öğretti…." (Rahman, 1-5) Onun sesini duyan Kureyşliler hemen gelip ona saldırdılar ve vurmaya başladılar. Dayak yemesine rağmen susmuyordu Hz. Abdullah. Sahabeler onun yanına geldiklerinde yüzü gözü kan revan içinde kalmıştı. Sahabeler ona şöyle dediler: "İşte biz bundan korkuyorduk." O ise şöyle cevap verdi: "İsterseniz yarın yine yaparım" fakat sahabeler kabul etmediler.
Hz. Abdullah'ın, kendisini koruyacak bir kabilesi yoktu. Bu yüzden Kureyş, onu dininden döndürmek için işkenceler yapıyordu. Fakat yaptıkları bu işkenceler onu dinine daha çok bağlıyordu. Kureyş'in Müslümanlara yapmış olduğu işkenceler çoğalınca Resulullah Müslümanlardan bazılarına Habeşistan'a gitmeleri için izin verdi. Hz. Abdullah da bunların arasındaydı. Allah yolunda yerini ve yurdunu terk ediyordu. O, Mekke'den, işkence gördüğü için hicret etmiyordu. Peygamber O'na emir verdiği için hicret ediyordu. Mekke'deki müslümanlar için destek toplaması gerekiyordu. Yıllarca peygamberden aldığı ilmi artık kullanma zamanı gelmişti. Bu yüzden o da diğer Müslümanlarla beraber Habeşistan'a hicret etmişti. Hz. Abdullah bir süre Habeşistan'da kaldıktan sonra tekrar Mekke'ye geri döndü.
Resulullah Mekke'de müslümanlar arasında kardeşlik bağı oluşturduğunda, Hz.Abdullah'ı da Zübeyr bin Avam'a kardeş kıldı. Müslümanlar Medine'ye hicret ettiği zaman Muaz bin Cebel'in evinde kalıyordu. Daha sonra Resulullah Medine'de bu ikisini birbirlerine kardeş yaptı.
Hz. Abdullah Resulullah'la beraber savaşlara da katılmıştır. Bedir savaşı'na katılmış olan Hz. Abdullah yaralı halde olan Ebu Cehil'i öldürmüştür. Bu konuyu kendisi şöyle anlatır:
"Bedir günü Resulullah (s.a.v.): 'Ebu Cehil'e ne olduğuna kim bakacak' demesi üzerine onu aramaya başladım. Ebu Cehil'in yanına geldim, ölmek üzereydi. Afra'nın çocukları onu vurup ölüme terk etmiştiler. Sen Ebu Cehilsin dedim ve onun sakalından tuttum. O, ayağından vurulmuş ve yere yığılmıştı. Ona: 'Ey Allah'ın düşmanı, Allah seni rezil etti mi?' dedim. Ebu Cehil dedi ki: 'Beni kavmim öldürdü. Keşke çiftçi olan biri beni öldürseydi.' Kılıcımla ona bir darbe vurdum. Hiçbir şey olmadı. Onun kılıcı da elindeydi. Yüzüme tükürdü: 'Senin kılıcın kılıç değildir, benim kılıcımla beni öldür' dedi. Daha sonra Resulullah (s.a.v.) onun kılıcını bana bağışladı."
Uhud Savaşı'na da katılmış olan Hz. Abdullah peygamberin yanında saf tutmuş ve onu korumuştu. Aynı zamanda Hendek, Hudeybiye, Hayber, Mekke'nin Fethi'ne de katılmıştır. Huneyn Gazvesi'ne de katılan Hz. Abdullah Müslümanların dağıldığı esnada peygamberin yanından ayrılmamıştı.
Hz. Abdullah yaşamını sadece ilme vermemiştir. Çünkü o biliyordu ki gerçek bir İslami yaşam sadece ilim ile olmaz. Zulmün ve küfrün olduğu bir yerde ilmin tek başına bir anlamı olmazdı. O, Resulullah'tan bunları öğrenmişti. İlme olan düşkünlüğü onu cihattan alıkoymuyordu.
Halifeler Zamanında Hz. Abdullah:
Hz. Abdullah peygamberin vefatından sonra da boş durmamış, Hz. Ebubekir'e biat verip onunla beraber mücadelesine devam etmiştir. Hz. Ebubekir döneminde zekat vermeyenlere karşı yapılan savaşta Hz. Abdullah, sahabelerden Hz. Ali, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr'le birlikte Medine'de kalmış ve Medine'yi zekat vermeyen fasıkların saldırısından korumuştur. Hz. Ömer döneminde de cihadına devam etmiş ve Suriye'ye gitmiştir.
Hz. Ömer hicretin 20. yılında (H.642) İbn Mesud'u Kufe kadılığına tayin etti. Kadılık dışında Beytülmal'dan sorumlu olacak ve halkın eğitimi ile de ilgilenecekti. Hz. Ömer Kufe halkına gönderdiği bir mektupta şöyle der: "Size Amr bin Yasir'i Emir, İbn-i Mesud'u da öğretici olarak gönderiyorum. Beytülmalınıza da İbn-i Mesud'u tayin ettim. Bunların her ikisi de Bedir ehlindendir. Onları dinleyin ve onlara itaat edin. İbn-i Mesud'u yanımda alıkoymak istiyordum ama sizi kendime tercih ettim."
Hz. Abdullah kendisine verilen bu görevi hakkıyla yerine getirmiştir. Kufe ekonomik gelir açısından müslümanlar için önemli bir yerdi. Binlerce müslümanın ve birçok savaş cephesinin para tahsisatı buradan karşılanıyordu. Bugünkü adıyla hazine bakanı olarak bilinen bu zor görevi sırtında taşıyıp hakkını veriyordu.
Kadılık görevini de yapan Hz. Abdullah adil biriydi. Herkese hakkını verir, kimseye haksızlık etmezdi. Hz.Abdullah aynı zamanda Kufe'de çok iyi bir eğitici olmuş, halkı bir çok konuda bilgilendirip, öğrenciler yetiştirmiştir.
Hz. Abdullah on iki sene Kufe'de kaldı. Hz. Abdullah, Hz.Ömer'in vefatından sonra da Kufe'deki görevini devam etti. Hz. Osman bin Affan'ın hilafeti zamanında, Hz. Osman onu Medine'ye çağırınca hicretin 32.yılında Medine'ye gitti.
Medine'ye gittiğinde o ve Hz.Osman Mekke'ye Hacca gittiler. Hac'dan dönüşte Hz. Abdullah hastalanır. "Bir gece rüyasında Resulullah'ı görür. Rüyasında Resulullah onu yanına çağırıyordu." Hastalığı günden güne ilerliyordu.
Hz. Abdullah'ın hastalığı ilerleyince, 63 yaşında Medine'de vefat eder. Cenaze namazını Hz. Osman bin Affan kıldırır ve Cennetül Baki mezarlığına defnedilir.
Hz. Abdullah Resulullah'ın sevgisini kazanmış olan sahabelerdendir. Resulullah onu sever ve ona değer verirdi. Öyle ki meclisine izinsiz girip çıkmasına izin verir ve onun sorularını cevaplandırırdı.
Hz. Abdullah yaşamı boyunca peygambere hizmet etmiş ve hiçbir zaman O'na saygıda kusur etmemiştir. Bir çok zaman peygambere hizmet eder ve bu hizmetten dolayı övünürdü. Bazen peygamberin misvakını taşır ve O'na verirdi. Bazen de asasını getirirdi. Onun abdest suyunu taşırdı. Medineli olmayan müslümanlar, Medine'ye ilk olarak geldiklerinde onu peygamberin ev halkından biri olarak düşünürlerdi.
Peygamberimiz yılda bir defa Kur'an'ın tamamını Hz.Cebrail'e okurdu. Bu okuyuş esnasında İbn-i Mesud'da peygamberin yanında olmuştu.
Resulullah, İbn-i Mesud'un Kur'an'ı okuyuşundan bahseder ve onu överdi. Kur'an-ı çok güzel okuduğu için, Resulullah ondan dinlemeyi severdi. Bir gün İbn-i Mesud Resulullah'a şöyle dedi:
"Ey Allah'ın Resulü! Biz Kur'an'ı Sizden okuduk, Sizden öğrenmedik mi?"
Bunun üzerine Resulullah şu cevabı verdi:
"Evet ama ben Kur'an-ı başkalarından dinlemek isterim."
Allah ondan razı olsun.
Yeryüzünde Hz. Ömer r.a. kadar adalet kelimesiyle özdeşleşmiş ikinci bir kişi göstermek mümkün değildir. Onun tazeliğinden hiç bir şey kaybetmeyen kıssaları, her türlü adaletsizliğin kol gezdiği bugünkü dünyada yeniden okunmalı, tekrar takrar yorumlanmalı. En azından bir gaye olarak hep akılda tutulmalı. İşte onun en etkileyici kıssalarından biri.
Halife Hz. Ömer r.a.'ın Mısır valisi Amr b. As, Mısır'ı bayındır bir ülke yapmak için imar çalışmalarına başlar. Bunun için İskenderiye şehrinden başlamak üzere, öncelikle caddelerin genişletilmesine ihtiyaç vardır. Plân yapılıp işe başlanır.
Çalışma ilerledikçe yol üzerine denk gelen evler ve araziler, sahiplerinin razı oldukları paralar ödenerek istimlak edilmekte ve yollar genişletilmektedir.
Bir gün yol çalışması bir yahudinin evinin bulunduğu yerde kesilir. Yolun genişletilmesi için yahudinin evinin yıkılması gerekmektedir. Yahudi ise evini terk etmek istemez.
Görevliler yahudiyi ikna etmek için çok çaba sarfederler. Fakat yahudi evini terketmemeye kararlıdır. Durum Amr b. As'a intikal ettirilir. Vali yahudiyle bizzat görüşür. Fakat o da ikna edemez. Bunun üzerine hiddetlenir ve “bedelini fazlasıyla verdikten sonra tabii ki seni o evden çıkarırım” der. Yahudi durumu Halife Ömer'e arzedeceğini söyler. Amr b. As da “sen bilirsin” der.
Yahudi yola koyulur ve bir zaman sonra Medine'ye varır. Rastladığı bir adama halifenin sarayının nerede olduğunu sorar. Adam halifenin sarayının olmadığını söyler. Yahudi şaşırır, zira Mısır'daki valisinin bile sarayı varken, yedi düvele hükmeden şahsın bir sarayı yoktur! Öyleyse halifeyi nasıl bulabileceğini sorar. Adam halifenin evine gitmesini söyler ve yolu tarif eder.
Yahudi tarif edilen yere varır. Gayet basit, mütevazi bir evdir burası. Diğer evlerden bir farkı yok. Kapıyı çalar. Hz. Ömer r.a.'ın kızı Hz. Rukiye r.a. kapıyı açar. Yahudi, halifeyle görüşme isteğini bildirir, Hz. Rukiye r.a. da halifenin evde olmadığını, belki mescid civarlarında olabileceğini söylenir.
Yahudi geri dönüp halifeyi aramaya başlar. Hava çok sıcaktır ve yahudinin mecali de tükenmiştir. Mescide vardığında bir duvarın gölgesinde başını bir tuğlaya yaslamış, elbisesi eski, hırkası yamalı, uyumakta olan birine rastlar. Ayağıyla dürterek adamı uyandırır. Adam:
- Ne istiyorsun, diye sorar.
Yahudi:
- Müminlerin emirini arıyorum. Onu mutlaka bulmam lazım, der.
Adam:
- İşte buldun, der. Müminlerin emiri benim!
Yahudi inanmaz. Bu yabancı olduğu yerde, bu garip insanların arasında halifeyi bulma ümidi azalmaktadır. Bu sırada oradan birkaç kişi geçer. Adamlar o eski elbiseli, hırkası yamalı adamı saygıyla selamlarlar. O da büyük bir tevazu ve vakarla karşılık verir. Böylece yahudi, yanındaki adamın halife olduğuna kanaat getirir. Hz. Ömer r.a.'ın yanına diz çöker, rahatsız ettiği için özür diler. Hz. Ömer r.a.:
- Rahatsız etmedin. Ne istiyorsan söyle, der.
Yahudi bunun üzerine hikayesini anlatır. Hz. Ömer dikkatle dinledikten sonra:
- Sen haklısın, der. Bizde kimsenin malını satmaya zorlamak yoktur. Değerinden fazla bedel vermek de bu hareketi haklı kılmaz.
Sonra etrafına bakınır. Bir kemik parçası görür. Onu alır ve üzerine “Nuşirevan bizden daha mı adildi?” diye yazar. Sonra bunu yahudiye uzatıp:
- Bunu al, Amr'a götür, der.
Yahudi, halifenin kendisini başından savdığını düşünür. Çaresiz, kemik parçasını alır.
Ertesi gün Mısır'a doğru yola koyulur. İskenderiye'ye gelir. Valiye çıkmaya gerek duymadan evine gider. Davasından ümidini kesmiştir. Sarayı, tacı-tahtı olmayan bir hükümdarın kemik üzerine yazılmış bir sözünden sonuç çıkmayacağını düşünür.
Amr b. As ise yahudinin İskenderiye'ye döndüğünden haberdardır ve halifenin kararını merak etmektedir. Birkaç gün sonra yahudiyi çağırtır ve halifeyi görüp görmediğini sorar. Yahudi gördüğünü ve konuştuğunu söyler. Vali:
- Ne söyledi, diye sorar. Bunun üzerine yahudi kemik parçasını çıkartır ve uzatır:
- Hiç... Bunu Amr'a götür dedi, der.
Amr b. As, kemiği alır ve üzerindeki yazıyı okur ve birden sapsarı kesilir. Gözleri dalmış bir vaziyette bir süre hareketsiz kalır:
- Tamam, evini almaktan vazgeçtik, der.
Yahudi bir kez daha şaşkındır. Sıradan görünümlü birinden, devlet işleriyle hiç bağdaşmayan, kemik üzerine yazılı bir söz, Mısır'ı yöneten birini nasıl böyle etkiler?
- Ey emir, bu sözün sırrı nedir? Bir emir bile ifade etmeyen bir söz sizi kararınızdan nasıl vazgeçirdi, diye sorar.
Amr b. As, anlatır:
“Henüz cahiliye zamanıydı. Ben ve Ömer Mekke'de yaşar ve ticaretle meşgul olurduk. Sermayemiz fazla değildi. Ortaklaşa alabildiğimiz malları devemize yükler, uzak yerlerde onları satar, kârını paylaşırdık.
Bir seferinde İran'ın Medayin şehrine gittik. O zamanlar İran'ın kisrası (kralı) adaletiyle meşhur Nuşirevan idi.
Mallarımızı satıp bir handa konakladık. Hancı bize devemizi koruyabileceğini, paralarımızı da kendisine emanet verebileceğimizi söyledi. Biz, yabancı bir ülkede paramızı emanete vermeyi düşünmüyorduk. Devemizi de ayrı bir ücret ödememek için hanın avlusuna bağladık.
Ertesi gün satmayı düşündüğümüz malları alıp Mekke'ye geri dönecektik. Ancak sabahleyin uyandığımızda yastığımızın altındaki para çalınmıştı. Baktık ki devemiz de çalınmış. Yabancı bir memlekette ortada kalmıştık. Hancının yakasına yapıştık ama nafile. Hancı:
- Ben size her şeyinizi emanet etmenizi söylemiştim ama kabul etmediniz, dedi.
Haklıydı. Ben boynumu büktüm. Ama Ömer durumu Nuşirevan'a götürmeye kararlıydı. Nuşirevan öğleye kadar devlet işleri ile meşgul olur, öğleden sonra da halkın şikayetlerini dinlerdi. Öğleden sonra Nuşirevan'la görüşüp başımıza gelenleri anlattık. Nuşirevan:
- Demek yastığınızın altından paranızı çaldılar... Peki be adamlar, paranız yastığın altındayken siz uyuyor muydunuz? Uyanık kalıp paranıza sahip çıksaydınız ya, diye çıkışınca ben cevap veremedim. Ama Ömer başını kaldırıp pervasızca:
- Evet efendim, biz uyuyorduk. Çünkü sanıyorduk ki siz uyumuyorsunuz, deyiverdi.
Ömer'in kralı kızdırmış olmasından korktum. Nuşirevan biraz düşündü. Acaba bize ne gibi ceza verecek diye düşünürken:
- Ey Arap, galiba sen haklısın… Memleketimde bulunan herkesin rahatça, huzur içinde uyuyabilmesi için benim uyanık olmam lazımdı, dedi.
Biraz sustu, sonra bir haftaya kadar olayın sorumlularının ortaya çıkarılacağını söyleyip bizi gönderdi. Bu arada bir haftalık konaklama masraflarımızı da karşılayacağını söyledi.
Bir hafta sonra saraya gittik. Nuşirevan bizi huzuruna çağırttı. İçeri girince devemizi gördük. Hem şaşırmış hem de sevinmiştik. Sonra para kesemizi de bize uzattı ve “bununla ne yapacaksınız?” diye sordu. Biz de, memleketimizde satmak için kumaş, ıtriyat gibi şeyler alacağımızı, iki gün sonra da yola çıkacağımızı söyledik.
Nuşirevan:
- Şehirden çıkarken, biriniz şehrin iki kapısından biri olan Güneş Kapısı'ndan, diğeriniz de Ay Kapısı'ndan çıkın, diye bizi tenbihledi.
İşlerimizi bitirdikten sonra yola koyulduk. Ömer Güneş Kapısı'na, ben de Ay Kapısı'na yöneldim. Dışarı çıkarken, kapının üzerinde süslü elbiseler içinde birinin asılmış olduğunu gördüm. Yakından bakınca onun şehrin güvenliğinden sorumlu olan Şahnepehlev olduğunu anladım. Kapıdaki nöbetçiye:
- Bunu neden asmışlar, diye sordum.
Nöbetçi:
- Tahkikat sonucunda hırsızlarla birlikte çalıştığı öğrenildi. Çaldıklarının bir kısmı ele geçirildi. Kendisi de ibret için buraya asıldı, dedi.
Dehşet içinde oradan uzaklaştım ve Ömer'le buluştum. Ona gördüklerimi anlattım. O da bana Güneş Kapısı üzerinde güzel giyimli bir gencin asılmış olduğunu gördüğünü, nöbetçilere onun kim olduğunu sorduğunu ve Nuşirevan'ın oğlu olduğunu söylediklerini anlattı. Meğer, Şahnepehlev ile Nuşirevan'ın oğlu ortak olup, bu hırsızlarla işbirliği içindeymişler. İbret olsun diye ikisi de şehrin iki kapısına asılmışlar. Bu hadiseyle Nuşirevan'a niçin adil denildiğini daha iyi anlamış olduk.”
Amr b. As susar. Sonra:
- Ey adam, anladın mı şimdi Ömer'in bana bunu niçin yazdığını? Nuşirevan, mecusi olduğu halde adalet uğruna kendi oğlunu bile feda etti. Halife, “Biz Nuşirevan kadar adil değil miyiz ki, sen cizyesini ödeyen, emanımız altında bulunan birine böyle davranıyorsun?” demek istiyor. Vazgeçtik, yoksa Ömer'in adaleti bizi mahveder...
. . .
Bugün yapılan haksızlıklara adaletle hükmedecek, bizi korkutarak haksızlık etmekten alıkoyacak bir Ömer yok. Ama Ömer'e adil olmayı emreden, öğreten Rabbi var. O, ezeli ve ebedidir ve adaletle hükmedenlerin en hayırlısıdır...
Bir insan işte bunun icin evlenmeli eşde böyle olmalı
alınması gereken Çooook ders var
her cümlesi önemli
Peygamberimiz(s.a.v.) zamanında Şifa hatun diye biri varmış .
bu hanın sahabe cok ama cok güzelmiş
onunla evlenebilmek icin bir çok sahabe kese kese atın yollamış
kimi develer hediye etmiş ama Şifa hatun hic birini kabul etmemiş
Peygamberimiz (s.a.v.) efendimize gidip demişki
ey allahın rasulu bana öyle bir ibadet buyurun ki allahın rızasını kazanayım deiş
Peygamberimiz(s.a.v.)namaz veya oruc gibi şeyler beklerken demişki Peygamberimiz(s.a.v.)
"ey Şifa bekar insanın imanı yarım dır evlenince imanın tamam olsun "demiş şifa da
"ey allahın rasulu ben yanlız allah rızası icin evlenirim o zaman siz belirleyin" demiş
tabi tüm sahabenin gözü peyg. de kimi sececek diye demişki Peygamberimiz(s.a.v.)
"kim yarın sabah namaza ilk olarak gelirse onun la evlenecek şifa" demiş
tüm sahabeler kafasına koymuş su saatte kalkarım bu saatte kalkarım
yada uyumasam mı diye düşünenler bile olmuş
içlerinde bir sahabe varmış adı suheyf bu sahabe hic niyetlenmemiş bile
nerde bulursa orda yer nerde uykusu gelirse orda uyur
devamlı allaha ibadet eden bir sahabe imiş
kendini şifa ya layık görmediginden de hic aklına böyle bişe gelmemiş
sabah tüm sahabeler uyuya kalmış en erken suheyf gitmiş
gelenler suheyfden sonra gelmişler ve tüm sahabe toplanıpta namaz kılındıgında
Peygamberimiz (s.a.v.) şifayı cagırtmış
sahabeler merakta kim evlenecek şifayla
Peygamberimiz(s.a.v) demişki "suheyf ile evleneceksin şifa demiş suheyfe dönüp eşine mihir olarak ne vere bilirsin "demiş
suheyf iki elini yanlara acmış bişem yok ki diyecekken şifa hatun bir kese altın yollamış
sahabelerin icinde eşini mahcup olmasın diye
evlenmişler ve ilk geceleri suheyf hanımına demişki
" ey şifa sen allah rızası icin benimle evlendin sen
sabretmek bende senin gb bir hanımla evlendim diye şükretmek zorundayım
gelseninle biz bu gecemizi ibadet gecirelim" demiş.
sabaha kadar ibadetle gecirmişler.
secdede göz yaşlarına bogulmuşlar.
suheyf sabah namaza mescide gimiş namazdan sonra Peygamberimiz(s.a.v.) sormuş
"ey suheyf gece ne yaptıgınızı sen mi anlatırsın ben mi" demiş
suheyf başını öne egerek
"allahın rasulu i bilirler" demiş
oeyg. de buyurmuş
"ey suheyf geceki halinizden dolayı allah sizin tüm günahlarınızı affetti" demiş
suheyf de "ey allahın rasulu dua edin günah işlemeden allah benim canımı hemn alsın" demiş
suheyf oracıkta vefat etmiş
tüm sahabenin aglayan gözlerinde ki şaşkınlıgı farkeden Peygamber Efendimiz sahabelerine demişki
size daha şaşıracagınız bişe diyeyim mi ?
"Rahman ve Rahim Olan ALLAH'ın (C.C.)adıyla"
"Zekatları verinceye kadar, ALLAH C.C. imanları ve namazları kabul etmiyor" Hadis'i Şerif
Salabe b. Hatibi'l-Ensari, Peygamber Mescidi'ne devam ederdi. Öyle ki, Peygamber Efendimiz SAV ona, "Mescidin Güvercini" lakabını vermişti. İbadet ve taat'a da öylesine hevesli ve meraklı idi ki, güneşte ısınmış kızgın taşların ve toprağın üzerine çokça secde ettiği için alnı nasır tutmuş, neredeyse devenin dizine dönmüştü.Mescidde uzun uzun vakit geçiren Salabe daha sonraları aceleyle mescidden çıkmaya başlamıştı.
Bir gün Peygamber Efendimiz (SAV), Salabe'ye , "Ey Salabe ! Sana ne oluyor da münafıklar gibi aceleyle mescidi terk ediyorsun ? " buyurdu. Bunun üzerine Salabe Efendimiz'e (SAV) dedi ki : "Ya Resûlullah ! Öyle bir fakirlik içindeyim ki , evimizde şu üzerimde bulunan elbiseden başka elbise yoktur. Onun için bu elbiseyi hanımımla beraber giyiyoruz. Ben namazımı eda ettiğim gibi biran önce eve gidiyorum ki, hanımıma elbiseyi vereyim de namazını vakti geçmeden eda etsin. İşte acelem bundandır. Ne olur bizim için ALLAH'a(C.C.) dua etseniz de bize mal verse, böylece fakirlikten kurtulalım."
Salabe böyle deyince, Efendimiz (SAV) ona : "Sana yazık olur ya Salabe, şükrünü eda edebileceğin az mal, şükrünü eda edemiyeceğin çok maldan daha hayırlıdır." buyurdu. Salabe ısrar etti: "Ya Resûlullah ! Bizim için dua buyursanızda Cenab-ı Hâk bize ihsanda bulunsa ." Bunun üzerine Efendimiz tekrar, onu bu ısrarından vazgeçirmek için : "Ya Salabe ! Sen ALLAH'ın (C.C.) Resûlü gibi olmak istemez misin ? Nefsim Kudret Elinde olan ALLAH'a (C.C.) yemin ederim ki , altın ve gümüşle yüklü dağların benimle gelmesini istesem, elbette benimle koşarlardı. Ama ben biliyorum ki , dünya ahirette nasibi olmayanların nasibidir."
Efendimiz (SAV) böyle buyurmasına rağmen, Salabe nedense anlamak istemedi. Halbuki ALLAH'ın (C.C.) Resûlü bir şey buyurduysa bunda bir hikmet vardır. Bir kere söyledin , vazgeçmeni istedi. Hadi bir kere daha ısrar ettin, tekrar vazgeçmeni istedi. Anlasana ! Efendimiz (SAV) Peygamberlik ferasetiyle gördü ki sana mal yaramayacak, o malı isteme ki , o mal seni helak edecek. Şayet sana fayda getirecek olsaydı Efendimiz (SAV) hemen dua ederdi. Ama buna rağmen Salabe ısrarında devam edip tekrar üsteledi ve : "Ya Resûlullah ! Ne olur benim için dua buyur da, ALLAH bize ihsan da bulunsun. Seni Hak Peygamber olarak gönderen Cenab-ı Hâk'ka yemin ederim ki, beni mal ile rızıklandırmasını ALLAH'tan (C.C.) istersen, malımda hakkı olan hak sahiplerinin hakkını mutlaka ödeyeceğim." diye ısrar etti. Bunun üzerine Efendimiz (SAV) ellerini açtı ve "Ya Rabbi ! Sen Salabe'ye ihsan eyle" diye üç defa dua buyurdu.
Tabii sonraları Mevlâ Teâlâ , Salabe'ye mal ihsan etti. Salabe bir miktar koyun edindi. Koyunları birden bire çoğaldılar. Hatta o kadar ürediler, o kadar çoğaldılar ki, koyun sürüsüne Medine sokakları dar gelmeye başladı. Oraları dar gelince sürüsünü Medine vadisine indirdi. Böylece Mescidi Nebevi'den de uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Daha evvel beş vakit namazını Efendimiz'in (SAV) ardında eda ederken , şimdi ancak öğle ve ikindi namazlarını eda edebiliyordu. Efendimiz'in (SAV) duası bereketiyle Salabe'nin malı günbegün artıyordu. Öylesine arttı, sürü öylesine çoğaldı ki, gün geldi sadece Cuma namazlarına cemaate iştirak etmeye başladı. Sürüsü biraz daha artınca Medine vadisi de almadı. Böylece sürülerini başka vadilere götürmek zorunda kaldı. Bundan böyle artık Cuma namazlarına da gelmemeye başladı. Artık Mescid-i Nebevi'den tamamen uzak kalmıştı. Ne acı bir şeydi ki, Resûlullah (SAV) Mescid-i Nebevi'nin imamıyken, herkes Efendimiz'in (SAV) arkasında namaz kılmak için can atıyorken, o mal Salabe'yi nasılda uzaklaştırmıştı. Ne Resûlullah'ı (SAV), ne de Sahabe-i Kiram'ı görebiliyordu artık.
Efendimiz (SAV) bir gün Salebe'yi sordu. Ashab'ı Kiram, "Ya Resûlullah ! Salabe'nin koyunları o kadar çoğaldı ki, Medine'nin vadileri onun sürüsünü almadığı için, o da uzak vadilere çıktı" dediler. Bunun üzerine Efendimiz(SAV), "Yazık ! Salabe'ye çok yazık." buyurdular.
Tabii bu arada yeni yeni ayetler nazil oluyordu. Ashab-ı Kiram bu ayeti kerimeleri işittikleri gibi büyük bir aşk ve şevkle amel etmeye koyuluyorlardı. Ve nitekim malların zekâtıyla alâkalı şu ayet geldi. "Onların mallarından bir zekât al ki , onunla kendilerini temize çıkarmış , mallarına bereket kazandırmış olasın." Tevbe:103
ALLAH-u Teâlâ Hazretlerin'den böyle bir emir gelince, Efendimiz (SAV) zekâtların tahsili için bazılarını görevlendirdi. Ve zekât ayetini yazdırıp, mü-minlerden zekât almaları için onları etrafa gönderdi. Bu tahsildarlar nereye gittilerse memnuniyetle karşılandılar ve kabile halkı zekâtlarını kendilerine takdim ettiler. Bu arada dağların taşların bile almadığı kadar çok sürüleri olan Salabe'ye de uğradılar. Resûlullah'ın (SAV) yazdırmış olduğu, içinde ALLAH'ın (C.C.) farz kıldığı zekât ayeti de bulunan mektubu bu durumu ona bildirdiler. Ve ondan malının zekâtını vermesini istediler. Tabii bu haber Salabe'nin hoşuna gitmedi. Bu kadar kırkta biri kim bilir ne kadar çok tutacaktı. Gecesini gündüzünü birbirine katmış ve bu kadar mal edinmişti, şimdi bir çırpıda bunu vermek Salabe'ye zor geldi herhalde. Resûlullah'ın(SAV) sohbetlerinden Ashab-ı Kiram'dan , cemaatten , o atmosferden epeyce uzak kaldığı için , işin ciddiyetini de kavrayamadı ve çok ağır, söylenmemesi gereken bir söz sarfetti. Kendisine gelen Resûlullah'ın (SAV) tahsildarlarına "Sizin bu istediğiniz ancak bir haraçtır veya haracın benzeridir. Siz şimdi gidin de ben bunu iyice bir düşüneyim." dedi.
Hey gidi Salabe neyi düşüneceksin. Elinde avucunda hiçbir şey yokken zenginlik için Resûlullah'a (SAV) yalvarmadın mı ? Şayet ALLAH (C.C.) mal ihsan ederse "malımda hakkı olan hak sahiplerinin hakkını mutlaka ödeyeceğim" diye Resûlullah'a (SAV) söz vermedin mi? O zaman bir tek elbisen varken şimdi davarını, sürünü dağlar taşlar almıyor vadilere sığmıyor, o kadar zengin olmuşsunda şimdi verdiğin sözü unutup düşüneyim diyorsun. ALLAH'ın (C.C.) ayeti nazil olmuş, bu konuda emir buyurmuş, Resûlullah (SAV) elçi göndermiş, malının zekâtını fakirin hakkını versene ! Hâla neyi düşüneceksin ? .
Bu hadise üzerine Salabe'nin içine düştüğü bu korkunç durumu beyan eden ayetler nazil oldu. Mevlâ Teâlâ şöyle buyuruyordu : "Onlardan (münafıklardan) kimi de, "Eğer ALLAH (C.C.) lütuf ve Kereminden ihsan ederse mutlaka zekâtını vereceğiz ve gerçekten salih kimselerden olacağız." diye ALLAH'a (C.C.) ant içtiler. (Fakat) ALLAH Celle Celalühü onlara lütfundan verince onda cimrilik edip (ALLAH'ın emrinden) yüz çevirerek sözlerinden döndüler." Tevbe:75-76
Salabe'den eli boş dönen bu iki tahsildar Efendimiz'in (SAV) yanına dönünce, durumu anlatmak için daha ağızlarını bile açmadan Peygamber Efendimiz (SAV) iki defa "Yazık! Salabe'ye çok yazık! " buyurdular.
Bu olayın vehametini anlayan Hz Ömer (R.A.) derhal bineğine atladığı gibi uçarcasına Salabe'nin bulunduğu yere geldi. Onu buldu ve : "Sana yazıklar olsun Ya Salabe! Helâk oldun! Senin hakkında korkunç bir ayet nazil oldu." deyince Salabe birden telaşlandı. Birden aklı başına geldi. İstenen zekâtı vermek bir tarafa ne kadar ağır laflar söylemişti. Salabe ne büyük bir hata yaptığının farkına varıyordu. Hemen malının zekatı ne tutuyorsa fazla fazla sürüsünden ayırdı ve onlarla beraber yola koyuldu. Süratle Medine'ye varıp Peygamber Efendimiz'in(SAV) huzuruna çıktı. Özürler dileyip affını talep ederek, getirdiği zekâtını kabul buyurmasını istedi.
Efendimiz Aleyhis Salatü Vesselam, Salabe'nin hiç beklemediği bir cevap verdi ve buyurdu ki : "Cenab-ı Hâk senden zekâtı kabul etmememi emretti."
Salabe hakikaten helak olmuştu. Bu cevap üzerine dövünmeye, başına topraklar saçmaya başladı.
Resûlullah'ın(SAV) ömrü hayatında onun zekâtını kabul etmedi. Efendimiz ahirete irtihal edince, Hz Ebu Bekir halife oldu. Bunun üzerine Salabe zekâtını Hz Ebu Bekir'e getirdi, ama o "ALLAH'ın (C.C.) alma diye emir buyurduğu ve Resûlullah'ın(SAV) da almadığı bir zekâtı, bende almam! " diyerek kabul etmedi. Sonra Hz Ömer halife oldu. Onun hilafetinde de bir ümit geldi ve adeta bir servet derecesindeki zekâtını Hz Ömer'e takdim etti. Bu zekâtı Hz Ömer'de kesinlikle kabul etmedi ve Salabe Hz Osman'ın hilafeti zamanında helak olup gitti.
Aşkın en belirgin ölçüsü sevgili uğruna yapılan fedakarlıklardır.Allah Rasülüne aşkla bağlı olan Sahabe-i Kiram; elinde avucunda bulunanı O’nun yoluna kullanmada insanlık tarihine şeref tablosu fedakarlık örnekleri sergiler. Vermenin İslami literatürdeki ifadesi; İnfaktır. İnfak; sadaka-zekatı da içine alan,ancak o kalıba sığmayacak ölçüde mal-para-imkan sarf etmek demektir. Şimdi önce Mekke’ye sonra Asr-ı Saadet Medine’sine doğru yola çıkalım;görelim nasıl infak etmişler?
Kervan Bohçaya Sığar mı?: Henüz İslam gelmemiş...Hz.Hatice kendi ticaret şirketinde sermaye ortağı olarak genel müdürlük yapan Hz.Muhammed’i an be an gözlemekte,haline,ahlakına hayran olmaktadır.Şam seferinden dönüşünde evinin damından kervanı seyrederken, Muhammed’in başı üzerinde gölgelik eden bulutu fark etmekte gecikmez.Karar vermiştir; evlenme teklif edecektir.
Hizmetkarı Naile Hatun’la haber yollar.Muhammed teklifi kabul edince Mekke ulularının bulunduğu bir söz yemeği yenir. Ardından karşılıklı bohça yollanması ile nişan yapılacaktır.
İşte o günler... Muhammed biraz tedirgin ve telaş içinde... Hatice gibi hem madden hem de ahlaken saygın bir hanıma layık bohçayı kendi imkanları ile nasıl hazırlayacaktır? Bunun sıkıntısı ile can dostu, biricik arkadaşı Ebubekir’in dükkanına uğrar bir öğle vakti. Ticaretle meşgul olan Ebubekir; kapıdan girer girmez can dostunun yüzüne yansıyan sıkıntıyı fark eder. Zaten gönül bağı olanlar, değil yüz yüze, kilometreler ötesinden dahi sezmektedir birbirlerinin halini.Aralarında aşk olanlar için mesafe engel değildir hissetmeye.
Buyur edip yer gösterdikten sonra sorar Ebubekir:
-Hayrola Ya Muhammed? Anlat hele...Bir sıkıntın var senin!..
Hz.Muhammed:
-Evet Ya Ebubekir, biliyorsun Hatice ile söz kestik.. Bugün yarın bir de nişan bohçası yollamak lazım..Halimiz malum.. Bir miktar borç verir misin? Hatice’ye bir şeyler almak için!..
Ebubekir gülümser ve çıraklarına seslenir:
-Soğuk su verin hele!..Sonra bal şerbeti ikram edin..Muhammed’im pek sever bal şerbetini!..
Düşündüğün sıkıldığın şey bu mu Ya Muhammed? Bekleyelim,elbette Rabbimiz bir kolaylık ihsan eder..Otur biraz,bizim Şam kervanı hele bir dönsün,bakarız çaresine...
Hz.Muhammed ferahlamıştır. Ebubekir, kervan gelince kumaşlar ve türlü mücevherattan bir bohça nasılsa hazırlayacaktır.
Güneş ikindiden akşam serinliğine doğru ağarken, Mekke öğle uykusundan uyanmış sokaklara can gelmiştir. Dışarıda bir şenlik havası esmeye başlar. Çocuklar bağrışmaktadır: “Kervan geldiii... Kervan geldiii!..”
Ticaretle uğraşan Kureyş için kervanların geliş-gidişi şenliktir, düğündür. Deve çıngırakları ve at kişnemeleri dükkana yaklaşmaktadır. Az sonra Ebubekir’in kervanbaşı kapıda görünür ve seferle ilgili raporunu arz eder:
-Efendimiz!.. Seferimiz oldukça bereketli geçti. 60 deve dolusu mal, 20 at, 30 işçi ile döndük.. Kervanı çarşıya mı çekelim, yoksa depoya mı?
Ebubekir:
-Hayır, hayır, hayır!... Ne depoya ne çarşıya!... Kervanı doğruca Hz.Hatice’nin evine çekin.. Bu kervanı Muhammed’imin söz bohçası olarak her şeyi ile ona bağışlıyorum!..
Kapıda duran kervanbaşı bu infak karşısında küçük dilini yutmak üzere iken Ebubekir devam eder:
-Haa, Unutmadan!..Doğrudan gitmeyin,Kabe’nin oradan dolaşın!... Davullar çalın,ezgiler söyleyin, şenlikle gidin. Mekke uluları görsünler yetim dedikleri Muhammed’imin söz bohçasını!...
Kervanbaşı “Emredersiniz” deyip işine dönerken Muhammed’le Ebubekir birbirlerinde Cemalullah’ı seyrederek tebessüm etmektedirler. Aşıklar doyamaz birbirinin yüzüne bakmaya. O an seyredilen Hakkın Vechidir çünkü.
Mekke ileri gelenleri günlerce bu olayı konuşur. Ebubekir koca kervan bağışlamıştır Muhammed’ine.
Bu sevgiyi maddi kalıplarla izah güçtür.
Aşkla bağışlananı, akılla kim kavrayabilmiş ki?!... Allah onlardan Razı Olsun inşALLAH.