Esasen bu oyunu bir hilesi yoktur. Çünkü bu mereti çeviren çevirir, çeviremeyen çeviremez. Ancak, "kiminki daha uzun dönecek?" yarışmalarında bazı hileleler söz konusudur. Örneğin, topacının daha önce duracağını anlayan taraf, yere eğilip üflemek suretiyle topacına hız vermek ister. Daha üst aşamalarda bir vantilatörden medet umulur. Buna rağmen olumlu bir netice alınmamışsa, yenileceğini anlayan taraf, 'ayağım takıldı' numarası yaparak, dönmekte olan topaça esaslı bir tekme atar ve oyun alanını koşarak terkeder. Topaçı tekmelenen çocuk, kaçan çocuğun topacına el koyar.
Ne güzel eğlenceli oyunlardı bunlar. Erkek çocuklar topaç çevirir, çember yuvarlar, çelik çomak oynarlardı. Kız çocuklarının eğlencesi de ip atlamaktı.
Bazen ailece gidilen lunaparklarda, babalar çocuklarına hediye kazanmak için halka atarlardı. Bazen de tahta bacaklı cambazları görürdük sokaklarda. Aklı erenler bacaklarının arasından geçerek eğlenir, aklı ermeyenler de korkup ağlayarak eve kaçarlardı.
Acaba bu günün gençleri ve çocukları gelecekteki 2000'li nostaljileri nasıl anlatacaklar. Cep telefonları, bilgisayar oyunları, plazma televizyonlar......................
İşte kütüphaneyi karıştırırken bulduğum 1958 yılı Ekim ayına ait bir dergi:Mechanix
Bizde halen bile bu tür bir dergiye rastlamak imkansız.Bu derginin esas amacı kendi kendine yapılabilecek basit ya da karmaşık onarımların nasıl yapılabileceğini göstermek ve bunun yanında da teknolojik bir takım haberler vermek.
Bir zaman 70 li yıllarda TÜBİTAK tarafından yayınlanan Bilim ve Teknik Dergisi'nde bu tür konulara yine bu tür dergilerden alıntı yaparak yer verilirdi ama şimdilerde rastlamıyorum. Bu günlerde oldukça ağır ,ağdalı ve gençlerimizin ilgisini pek çekmeyecek konulara yer verir oldular.O da işin bir başka boyutu.
İşte derginin kapağı.1959 yılında piyasaya sürülecek olan yeni Buick otomobil ve buna ait ön ve arka görünümler.Resimdeki Buick İnvicta modeli ,hardtop,8 silindirli,6500 cm3 motor hacimli,325 HP,2100 kg ağırlığında,75 lt depo kapasiteli ,maksimum hızı 122 mil/h yani 197 km/h olan ve 7,60 x 15 ebadında lastiklere sahip bir araba.
Başka bir özellik yazmama gerek yok herhalde.Herkes arabasının ruhsatını eline alıp kendi arabasını bununla bir kıyaslasın bakalım.
Ve işte derginin içinden ilginç bir resim daha.Yeni İngiliz spor otomobili olarak lanse edilen ,zaman zaman 70 li yıllarda bizim caddelerimizde de görülebilen iki kişilik, 4 silindirli motorlu ve 130 km/h hıza ulaşabilen ve fiyatı da 1795 $ olan (biraz ucuz değil mi sizce de?) Austin Healey Sprite.
Burada da yine 59 yılında piyasaya verilecek başka bir araba; DeSoto tanıtılmış.Ama bu biraz lüks modeli. Dört boğaz karbüratörlü, 5,9 ila 6,2 lt (5900 ve 6200 cm3) motor hacimli,direksiz süper bir araba.İstanbul'da 6 silindir düz vites versiyonları uzun yıllar dolmuş ve taksi hizmetlerinde kullanıldılar.
Bu resim de de Japon Sanayii'nin nereden nereye geldiğini görüyoruz.''Büyük araba konforu ve küçük araba ekonomisi'' sloganıyla o yıllarda Amerika'da satılmaya çalışılan Toyopet markalı Toyota.1400 cm3 motorlu,4 silindirli ve 60 beygir gücünde bir otomobil.Arka kapıların açılış biçimine bakın.
Bu da 1958 yılının soğuk Amerikan esprilerine örnek bir karikatür.
Nasıl, biraz nostalji oldu mu?
Herkese selamlar...
[ açılmayan fotoğraflar silindi.- didem_ - Cum 26 Oca 2007, 18:30 ]
Benim nostaljim; sene de bir yada iki kere çarşı(şehre) gitmemizi her yaz dört gözle beklememizdi. Ektsra gidişlerimiz için hastalanmamız gerekirdi. Küçük bir şehirdi; ama benim hayal dünyam için yeterince kocamandı.
Şimdi ise şehir hayatından kaçmak için her yazı dört gözle bekliyoruz. Aslında değişen pek birşey yok gibi...
Mevcut başlık çok uygun olmasada konu kirliliğine sebep olmaması için yeni bir bölüm açmak istemedim. Nede olsa burasıda noltalji forumu. Ama biz çok daha eskilere, !900' lü yılların başına gideceğiz.
Eskiden ramazan hazırlıklarına çok önem verilirdi. İstanbul şehrinde ramazan, toplar, davullar ve manilerle karşılanmadan çok evvel hazırlığı başlardı.Çamaşır yıkanır, ütü yapılır, tahtalar fırçalanır, evler temizlenir, kilerler elden geçer, iftarlıklar sahurluklar raflara dizilir; çarşı pazar işleri, biçki dikiş meseleleri bir düzene bağlanırdı. Bu hazırlıklarla ilgili Refik Halit KARAY' ın anılarını beraberce okuyalım ve o günlere doğru nostaljik bir yolculuğa çıkalım..
Onun içindir ki, kulağımda kalan ilk davul sesi oldukça kof ve hayli neşesizdir. Zira deri, rutubetten porsumuş bulunurdu; ayrıca kapalı camlar ve kafesler ardından ses, içeriye boğuklaşarak girerdi.
Fakat annemin kış ramazanını yazınkilere tercih ettiğini iyice hatırlıyorum. Kışın günler kısadır; insan, bir de bakar, top vakti yaklaşıvermiş. Halbuki yazın, hararetten bunalmanızı, dudaklarmızın susuzluktan böcek kabuğu gibi kaskatı kesilmesini bir tarafa bırakınız, bir türlü akşam olmak bilmez ki... Allah iş, güç sahibi olanların yardımcısı olsun!
Yaz ramazanını sevenler de şöyle derlerdi: Gündüzün zahmet çekilir amma kırda, bahçelerde kurulan sofralarda oruç açmak pek hoştur. İftar masası da çeşit çeşit salatalarla, cacık ve domatesle, şeftaliler, karpuzlar, kavunlarla daha renkli, daha iştah çekici ve keyifli olur!
Kısmetimde iki mevsim ramazanı da görmek varmış; hatta, işte tekrar kışınkine de giriyorum. Lakin ikimiz de -ramazan ve ben- ne kadar değiştik... O ramazanlar beni tanıyamazlar; kendileri ise benden daha tanılmaz halde!
Berat kandili geçince evde ramazan hazırlığına başlanırdı; iki hafta süren bu hazırlık esnasında evler, baştan başa yıkanır, günlerce tahta gıcırtıları. İstanbul şehrine, sokaklarından kağnılar geçen bir Anadolu kasabası ahengi verirdi.
Asıl ehemmiyet verilen yer, mutfak ve kilerdi. "On iki ayın sultanı" unvanıyla anılan ramazan, her şeyden evvel, boğaz ve mide ile alakadardı; bu ayda, israf denilebilecek bir bolluk hüküm sürer, İstanbul, en nefîs yemeklerin her "merhaba" diyene sunulduğu muazzam bir imarethaneye dönerdi.
Büyük konakların iftar sofrasında yer almak için tanıdık olmaya lüzum yoktu ki... Gözüne kestirdiğine girerdin. Kimse kim olduğunuzu, nerede, ne münasebetle tanışıldığını, isminizi ve işinizi sormazdı. Sadece, kapıda duran ağa, kılığınıza, kıyafetinize bakarak, size yer gösterirdi: Ya büyük sofrada, ya orta sofrada, yahut da alt katta, kahve ocağı sofrasında...
Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç; usulcacık sıvış, git... Kimse farkında olmaz, onlar dahi işi acayip bulmazdı. Otuz gün ramazanı böylece, yabancı konaklarda iftar etmek suretiyle lord gibi yiyip içerek geçiren binlerce adam vardı!
Şurasını da unutmamalı: Bugün, şayet iyi bir lokantada aynı yemeği, aynı bollukla yemek icap etse -hususiyle o yemeklerin bulunması kabil olsa- her öğünde altı lira ile on lira arasında bir masraf ihtiyar etmeniz lazım gelir!
Bizim iftarımız da herkese açıktı.
Ramazandan bir, iki hafta evvel, babam, bir sabah "evradını okuduktan ve namazını kılıp zikrini bitirdikten, "Sabah şerifler hayrola, hayırlar fethola, şerler defola!" diye duasını da tamamladıkta sonra -başında keten takke, sırtında nafe kürk, burnunda altın gözlük- köşesine hususî bir ehemmiyetle oturur, evin erkanını nezdine çağırırdı. Önünde hokka, kalem ve elinde bir defter hazır... İçtimadan maksat, ramazan erzakını tespit etmek, yani listesini yapıp asmaaltı tüccarlarından Yağcı İbrahim Beye göndermek... Sorardı:
- Rugan-i sade, kaç teneke?
Bu, malum olduğu üzere, sadeyağ, yemeklik yağ manasınadır. Altı teneke mi, sekiz teneke mi, ne kadarsa söylerler, babam bunu yazar, yeni bir suale geçerdi:
- Un ne kadar olmalı?
Ölçü ve miktar taayyün edince kamış kalem yeniden cızırdardı; lakin kağıda "un" yazmak usulden değildi; "dakîk" demek icap ederdi. O devirde böreklik un Odesa'dan, kuvvetli yemeklik yağ da Sibirya'dan gelirdi, adına Petrovki derlerdi, Sibir yağının alası!
Ben de söze karışırdım: Mutfak erzakı arasında, "elmasiye" yapılmasına yarayan elvan "jelatin" yapraklar unutulmaması için! Usta aşçılar bunu bir masal köşkü gibi renk renk kurarlardı; sütlüsünü, çikolatalısını, portakal ve mandalinlisini kata kat dondurarak ve üst kubbelerini yakut kırmızısına boyayarak... Tabakta tir tir titrerdi ve kaşık sokulunca her tarafından şahrem şahrem ayrılır, yumuşacık çökerdi. Herkes "Aman, yenilir şey midir o? İnsanın dudakları birbirine yapışıyor?" derdi; evet amma, ben tadına değil, manzarasına, hayalimi okşayıp peri saraylarını, Hint, Çin ve Japon mabetlerini düşündürmesine bayılırdım; minimini bir şövalye kıyafetinde, belimde meç, başımda tüylü şapka, kadife elbisemle burç ve barularında dolaşamadığıma üzülür bu şekerden, şuruptan yapılmış şatonun sarışın sahibesiyle muaşakalar tasavvur ederdim!
İyi evler mahalle bakkallarından alış veriş etmeyi haysiyete muvafık bulmazlardı. Zaten eski zamanda her semtte bakkaliye mağa¬zaları yoktu; mahalle bakkalları ise her şeyin adisini, ucuzunu, bayat, bozuk, mahlut, böcekli ve sineklisini satarlardı. Halleri, vakitleri yerinde olanlar erzakı, karabiberinden pirinç ununa, havyarından maltız sardalyasına, pastırmasından kuru cevizine kadar, mevsimlere göre, hep birinden, üçer aylık, Asmaaltı'ndan alırlar, yük arabalarıyla getirtip kilerlerine doldururlardı. Kaşar peyniri kelleleri, bozulmasın diye, pirinç ambarlarında hıfzolunurdu; sabunlar evde kesilir, kurutulurdu. O zamanlarda şekerler kelle, daha doğrusu mahrutî şekilde satıldığından yine boy boy, evlerde kırılır, öyle saklanırdı.
Evlerde tel ile sabun kesilişi ve çekiçle şeker kırılışı eğlenceli olduğundan bugünleri kaçırmaz, genç hizmetçilerin saçlarına biriken sabun zerrelerini ve yüzlerine toplanan şeker tozlarını seyretmekten, bilhassa Giridîzade sabununun kokusundan çok hoşlanırdım.
Kahveyi tane halinde selamlığa verirlerdi; onu uşaklar, alevli ateşte ve kalın saçtan yapılmış döner tavada kavururlar ve sapının üzerine tespit edilen kocaman değirmende okkalarcasını çekerlerdi.
Mahlut olmasından korkulduğu cihetle toz kahve alan yok gibiydi; kahveler, benim çocukluğumda, her tarafından dikili, ufacık kazevilerde satılırdı; Mısır pirinçleri de büyüklerinde... Tuz da evlerde dövülür, ince ve beyaz sofra tuzları yalnız Beyoğlu bakkallarında bulunurdu. Bunun içindir ki, bazı konaklarda çifte taşlı ve ortası oluklu tuz değirmenlerine de rast gelmek mümkündü.
İşte, büyük konaklarda şaban ayının son haftaları, bütün bu hazırlıkların ikmali için telaşla, alış verişle geçerdi.
Üç tarafı ambarlı büyük kilerin tavanına kancalı büyük çiviler kakılmıştı; bu çivilerden de uçları kancalı demirler sarkardı: Hem hava alması, hem de fare dokunmaması icap eden öteberiyi asmak için... Bu kilere pek girmezdim; benim zevkimi okşayan orta kattaki ince kilerdi. Raflarına reçel kavanozlarının dizildiği, çömleklerin boy boy sıralandığı bu ferah, havadar yerde henüz teneke dediğimiz ve bugün en fazla kullandığımız madenî kaba yer verilmemişti. Nevale, ya toprak, ya cam, yahut fıçı ve kutu gibi tahta kaplarda saklanırdı. Meraklıları, taze yaprak örtülü teneke kutuda satın aldıkları havyarı da hemen çömleğe naklederlerdi. Haklı idiler; zira teneke her şeye, hatta kuru olanlara bile o acayip, çeşnisini, kokusunu sindiren bir madendir. Tenekecilerin kızgın havyarı nişadıra sürtüştürdükleri zaman duyduğumuz hem buruşturucu, hem tuzlu kokunun bir derece hafiflemişi, fakat daha yavanlaşmışı...
Ramazandan evvel listesi yapılan bir de reçel ve şurup çeşidi vardı. Yazın, ev hanımlarının itina ile kaynattıkları reçellerle şurupların kıymet bilip bilmedikleri malum olmayan kimselere -harran gürra- yedirilip içirilmesine kıyılamadığından, yine en meşhur dükkandan alınmak şartıyla, bunlar hariçten tedarik olunurdu.
Ben, yeşilimtrak kabuğu içinden yine yeşilce eti ve beyazımsı çekirdeği sezilen hünnap reçelini tercih ederdim; frenk üzümü ile çilek de hoşuma giderdi. Ayrıca Bursa'dan salep reçeli de getirttirirdik. Evet... salebin de, dörder köşe kesilmiş tanelerden reçeli yapılırdı amma nasıl? Ve şimdi, hala var mıdır, bilmiyorum. Tuhafıma giden reçellerden biri de zencefil reçeliydi. Galiba, artık onu da bulmak zor... Hoş, pek özge bir şey değildi.
Bizim evde şurup sevilmezdi; kuvveti, güç olmakla beraber, şerbete, yani kaynamamış meyva suyuna ve şekerine nane sürtüştürülmüş limonataya verirdik. Turşulardan da makbul tutulanı dolmalık kırmızı biberdi; amma içi rendelenmiş lahana ve kerevizle doldurulmuş olanı... Kızıl derisine bıçağı vurdunuz mu tabağınızda bir bahçe açılırdı. O, daima hazır duran nefîs bir salata hazinesiydi!
Görüyorsunuz ki, bahis gittikçe yemeğe dökülüyor. Şayet ramazan yemeklerini saymaya, hatırlatmaya ve bilmeyenlere tarife kalkışsam dört sayfalık harp devri gazetesinin yarısını bu işe hasretmekliğim lazım gelir. Hatta, mübalağa olmasın amma, yalnız pastırmalı yumurtanın nasıl hazırlandığına ve piştikten sonra tepsisinin mükellef tasvirine koca bir sütun ayırabilirim. Ah, bizdeki yemek kitapları! Her muharririn, roman gibi, içtimaî tetkik veya felsefi etüt gibi bir gayesi vardır; can atıp da bir türlü başaramadığı sevgili gayesi... Benimki de -söylemesi belki ayıp- bir yemek kitabıdır.
Bir yemek kitabı ki, asırlarca sofralarımızda saltanat sürmüş ve izi hayatın dört tadından en mühimine kandırmış olan haşmetli yemeklerimizin bir "Şehname"sini teşkil etsin!
Refik Halit KARAY
1 Lt.lik cam kola şişesi: Belki de en sağlıklı ambalajdı, her ne kadar içindeki çok sağlıklı olmasa da. Ancak eski zamanları düşündüğümde aklıma gelenlerden biridir, Coca Cola'nın litrelik cam şişeleri.
Plastik şişelerden yapılan yumak koruma kapları: Daha önceleri plastik kola/gazoz şişelerinin altında, ayakta durmasını sağlayan ayrı bir parça vardı. Şişenin dibi yuvarlak olduğundan, ayakta durması için ayrıca bir parça takılırdı. Ev hanımları da şişenin üst kısmından bir parça keser, o alt eklentiye takardı. İçine yumağını koyardı ve kola şişesinin ağzından o ip çıkardı. (umarım anlatabilmişimdir)
Kader kısmet: En büyük ödülü su tabancası olan, ekseriyetle çıtır gofret kazandıran bir şans oyunu denebilir. Küçük küçük yuvarlakların olduğu bir kağıdı kazırsınız, altından çıkan numara kazandığınız hediyeyi gösterir.
Kader kısmet: En büyük ödülü su tabancası olan, ekseriyetle çıtır gofret kazandıran bir şans oyunu denebilir. Küçük küçük yuvarlakların olduğu bir kağıdı kazırsınız, altından çıkan numara kazandığınız hediyeyi gösterir.
Bazı uyanıklarda Bakkal başkası ile ilgilenirken,kazınan yaldız ile kartonu zımbasından ayırarak aradan bakmaya çalışır sonra kazırlardı.Ama o kadar kısa sürede yinede pek bir şey anlaşılamadığından o mukavva kokulu gofretlere talim etmek zorunda kalırlardı.Bakkal'da zımbası olmadığından o açık kenarları bantlarla kapatacağım diye uğraşır dururdu.
nüfusta 1958 doğum tarihim yazmasına rağmen aslında 56 lıyımki 60 lı yıllarıiyi hatırlarım en büyük zevkimiz bakkal amcadan iki adet kare bisküvi arasına bir lokum koyar alıp zevkle yerdik .futbol düşkünüydük ama topumuz kırk yamalı deriden içi şamyelli ağırlığı herhaldi iki kilo vardı bisikletçi abilere yalvarır topun şamyelini şişirtir öyle oynardık,sinemalarda o yıllarda genelde tarihi filmler oynardı sinemadan çıktıktan sonra elimize tahtadan kılıçlar yapar aynı senaryoyu biz oynardık evet maalesef şimdiki gençlik gibi ne bigisayarımız ne atari salonumuz ne cep telefonumuz nede televizyonumuz vardı ama çok mutluyduk olanıyla yetinmesini bilirdik.
Yine 1970 yılına ait bir dergi.Bu defa Fransız Science et Vie dergisi.Nisan sayısı.İşte kapağı ve içinden ilgi çekici bulduğum birkaç konu.
Ve işte 1970 yılına ait bir efsane.17 M Ford.Üzerindeki V tipi ve 1700 cm3 lük süper motoru , arka süspansiyonda kullanılan yumuşak makasları,çok şık göğüs ve gösterge tablosu,ters V biçimi deri merkezli şık direksiyon simidi ve Fatih Kocaoğlu'nun ''Dinle'' yazabileceği tipteki egzost sesi ile gelmiş geçmiş efsaneler içerisinde yer alan bir araba.Resmindeki bir takım aksaklıklar için kusura bakmayın,ancak bu kadar olabildi.
Bu da o yıllarda, ilk otomatik vitesli araba yapabilmenin gururu ile, Hollanda DAF otomobilinin dergiye vermiş olduğu reklam.Bu araba bize pek uğramadı.Gelmişse bile tek tük,onlarda şu anda ait oldukları yerlere gitmişlerdir.
Ve işte fotoğraf makinesi meraklıları için ilk gerçek anlamda elektronik fotoğraf makinesi Kodak Instamatic.Belki kullananlarımız olmuştur.İşte iç düzeneği.70 li yılların mühendislik harikası.Gerçekten güzel bir makine ,özellikle de amatörler için.
Yine dergiden bir reklam daha.Haydn'ın trompet konçertosunu dinlemek istermisiniz? Detayları geri iade garantisi ile reklamda mevcut.( Kuşum Aydın değil ,bu gerçek Haydn,çok ünlü bir besteci )
Ve işte bir felaket senaryosu.Konu bize tanıdık gelecek.Kıt'aların hareketi ve deprem konusunda hepimiz az çok bilgi sahibi olduk çünkü.
150 milyon yıl önce Amerika kıt'asının Afrika'dan ayrılışı,Afrika'nın da Asya kıt'asına yaslanması bu resimde anlatılıyor.
Burada da önce şu andaki durum gösterilip,10 milyon yıl sonra da Arap Yarımadası'nın Asya ile birleşeceği şematik olarak izah ediliyor.
Bu günlük bu kadar nostalji yeter sanırım.Devamı bir daha ki dergiye.Bu defa Türkçe birşeyler arayacağım.
Herkese selamlar...
[ açılmayan fotoğraflar silindi.- didem_ - Cum 26 Oca 2007, 18:27 ]
Okul Yillarimizda, Ceketlerimizin Ic Ceplerinde veya Gomleklerimizde, Tukenmez kalemler Tasirdik, Bazen 4-5 cesit Kalemlerimiz Olurdu.. En Guzel Kalemlerimizi Oraya Koyardik...
Gecengun, WowTurkey Uyelerimizden Bir Arkadasin Resmini Gorunce Aklima Geldi.. Kalemlerini Gordum, Kalemsiz Dolasmiyor, Daha Onceki Resimlerinde de Gormustum...