105. KARPİT: 80’li yıllarda çocuklar arasında çok revaçta olan, ince şeritler halinde kesilmiş karpitler, yine ince plastik borular içinde okul önlerinde satılırdı. Karpit şeridinden koparılan bir parça kâğıdın içine konulur ve üzerine tükürülürdü. Suyla (tükürükle) temas eden karpit alev alır ve içinde bulunduğu kâğıdı da tutuştururdu. Karpitin özelliğini bilmeyen diğer çocuklar üzerinde hayranlık uyandıran bu tükürerek kâğıt yakma gösterisi, bir süre sonra bütün herkes tarafından öğrenilince modası kısa sürerek gözden düştü ve satışı sona erdi.
Yasim Herhalde 10-11 idi. Ozamanlar karpit cok modaydi bizim yasitlarimiz arasinda... Bizler isi baska turlu ilerletmistik.. Bomba yapiyorduk..
Toprakta kucuk bir cukur kazarak icerisine su dolduruyorduk. daha sonra icerisine karpit doldurup Konserve kutusu veya kucuk Boya kutularunu ters kapatiyorduk... Kenarlarini da islak toprak ile iyice sivayip hava almasini onluyorduk... Belli bir sure sonra karpit su ile birlestiginde cukurun icerisinde gaz olusuyordu... Belli bir sure sonra Kutu buyuk bir gurultu ile patliyordu... bizim icin bir eglenceydi ama tehlikeli bir eglence, yaralanan arkadaslarimiz dahi olmustu...
Akin Bey ustadimiz,size 60 li yillarin baslarindan kucuk bir mavna fotografi,sizin bahsettikleriniz daha buyuktuler.
Fotograftaki mavna halden aldigi zerzevati Bogazicindeki bir yerlesim yerine goturuyor.
Arka plandaki vapur Trieste Loydunun San Giorgo adli vapuru,bu vapur esi olan San Marco adli vapurla birlikte her hafta Istanbul-Venedik seferi yaparlardi ve Istanbullularin cok iyi tanidigi vapurlardi.Siz hatirlamazsiniz ama Kemal,Alexandros ve Mordehay beyler herhalde hatirlarlar
Ümit Üstadım, üstte bahsettiğimiz mavnalar, şu türden birşeydiler değil mi? Uç renklerde, alacalı, hantal görünümlü, ahşap ama oldukça işgören "Mavnalar"... Nereye baksak, mutlaka bunlardan birine rastlardı gözümüz... Sebze-meyveden kömüre, tahta ve odundan iş makinalarına kadar, olabilen her türden eşya taşımakta maharetliydiler...
Resimde, en sade renklere boyanmış bir mavna, boş olarak Boğaz'da yol alıyor... Muhtemelen, bir Boğaz yanaşma iskelesinden birşeyler yüklenecek... Arkasına da sandalını bağlamışlar. Bunlar öyle hemen her iskeleye yanaşamadıklarından, geriye bağlı olan sandal vasıtasıyla karaya çıkardı içindekiler. Mavna da az biraz açıkta dururdu...
106. GIR-GIR SÜPÜRGELER: 70’lerde ve 80’lerde, evlerin en önemli temizlik eşyalarındandılar. Altında, iki ya da üç sıra toz toplayıcı silindiri olan, plastik ya da metal bir toz haznesi ile bu hazneye bağlı bir koldan ibaret, son derece basit, mekanik bir araçtı. Yerdeki süprüntüyü kolaylıkla tutarak haznesinde toplayan ve ileri-geri götürülürken çıkardığı sesten dolayı bu ismi alan süpürgenin üzerinde bir de iki kademeli plastik bir ayar düğmesi vardı ki, süpürülecek sathın kalınlığına göre ayar yükseltilir ya da düşürülürdü (gerçi sonuç pek de değişmezdi). Elektrikli süpürgeler yaygınlaşınca, gır-gırlar unutuldu.
107. BEYAZID HÜRRİYET ANITI: 27 Mayıs ihtilâlinden sonra adı; “Hürriyet Meydanı” olarak değiştirilen Beyazıd Meydanı’nda, Marmara Çarşısı’nın önündeki geniş kaldırımın ortasındaki bir kaidenin üzerine, her yöne çok miktarda ışın çıkar şekilde betimlenen, koyu renkli, yekpâre bir yontu taş oturtulmuştu. İhtilâli ve ihtilâlden hemen önce bu meydanda yapılan öğrenci hareketlerini simgeleyen heykel, bu kez 80 ihtilâlinden sonra derhal buradan sökülerek, yolun karşısındaki meyilli çimenliklerin üzerine konuldu.
108. GOLDEN VE ZAMBO JİKLETLERİ: 70’li yılların en çok tutulan, en kaliteli sakızlarıydılar. Eni ve boyu bir kibrit kutusunun yüzeyinden biraz daha geniş, dikdörtgen kesimli ve inceciktiler. Bu sakızların cezbedici çok nefis kokuları olurdu. Golden daha çok muz esanslı iken, Zambo çikolata kokuluydu. Jikletler, parlak metalik renkli baraklarla özenle paketlenmiş, üzerlerine de sakızın adının bulunduğu kâğıtlar geçirilmişti. Her sakızın içinden barakla kâğıdın arasına konulmuş, sakızla aynı boyutlarda dikdörtgen ince bir karton üzerine basılmış, renkli bir artist ya da şarkıcı resmi çıkardı. Zambo jikletinin dış yüzeyinde, kulaklarına iri halkalar geçirmiş zenci bir kız resmi bulunurdu. Golden’lerin üzerinde ise silindir sihirbaz şapkası takmış, papyonlu uzun sarı saçlı güzel bir kız resmi olurdu.
109. HEDİYELİ SEYYAR MUHALLEBİCİLER: Sokaklarda tekerlekli ve dört tarafı cam vitrinle kapalı arabalarıyla gezen muhallebiciler vardı. Vitrinlerin alt rafında, küçük ve yuvarlak plastik kutulara konulmuş muhallebiler diziliydi. Üst rafı ise telli arabadan miskete, maskeden topa, oyuncak bebekten kaleme kadar çeşitli ıvır zıvırla dolu olurdu. Her muhallebi kabının dibinden mutlaka kırmızı renkli plastik, üzeri numaralı bir marka çıkardı. Çocuklar kabın dibindeki markaya bir an önce ulaşabilmek için alelacele muhallebiyi bitirirlerdi. Markanın üzerindeki numara, satıcının elindeki numaralı hediye listesiyle karşılaştırılır ve o numaraya hangi hediyenin çıktığı saptanırdı. Satıcı üst raftan çıkardığı hediyeyi çocuğa verirdi. Dağıtılan ıvır-zıvırlar her ne kadar ucuz mallardan oluşsa da, bunların maliyeti de muhallebi fiyatına eklendiğinden, bu piyango çocuklara biraz tuzluya patlardı.
110. TENEKE ÇÖP KOVALARI: Evsel atıklar 60'larda ve 70’lerde, şimdiki gibi tek kullanımlık siyah çöp poşetlerine konulmaz, mutfaklarda lavabo altlarında duran, bakkallardan temin edilen dikdörtgen peynir ya da zeytin tenekelerinin içinde biriktirilirdi. Kutuların üstlerinde iki yanlarına açılmış olan deliklerden geçirilen kalınca bir telle oluşturulmuş taşıma kulpları olurdu. Her kutunun dört bir yanına, diğerleriyle karışmaması için, yağlıboyayla büyük rakamlarla daire numarası yazılırdı. Çöp kamyonunun geçeceği saat yaklaşınca bu kovalar evin önüne indirilerek kapı önüne sıra sıra dizilen diğer kovaların yanına bırakılırdı. Temizlik görevlileri içlerini boşalttıkları çöp kovalarını atmayarak geri bırakırlardı. Boş kovalar tekrar geri alınırlardı. Kovalar iyice yıpranıp dağılıncaya kadar tekrar tekrar kullanılırlardı. Bilhassa karpuz-kavun kabuklarının sularından gitgide dipleri pas tutar, tam da çöp arabasına yetiştirilmeye koşturulurken, sokağın ortasında lehim yerlerinden ayrılır ve birden içindeki çöpler; lökkkkedenek yere boşalırdı altından... Yanlışlıkla çöp arabasına atılan yeni kovalar ise, özellikle ev kadınları tarafından başlatılan kavgalara sebep olduğundan, bunlar çöpçüler tarafından dikkatlice boşaltılırlardı.
Evet Metin Bey,
Aglayan cocuk resmi J. Bragolin adli ressama ait.Dediginiz gibi bir cok aglayan cocuk resimleri var.Asagidaki linke tiklarsaniz gorebilirsiniz.Bir de bu aglaya cocuk resimlerinden bir tanesinin evlerde yangina yol actigina dair bir inanis varmis. Bunu da yeni ogrendim. Ingilizce olarak bilgi bulmakta zorlandim.
Bruno Amadio, popularly known as Bragolin, and also known as Franchot Seville, Giovanni Bragolin, and J. Bragolin, is the supposed creator of a group of paintings known as Crying Boys. The paintings, which feature a variety of tearful children looking morosely straight ahead, are sometimes believed, in the fashion of an urban legend, to be cursed. Often they are the target of the popular myth that a particular picture will cause one's house to burn down.
Tipitip sakızı
Bülent Arabacıoğlu, Tipitip'i 1974 yılında oluşturdu. Beceriksiz ama altın kalpli kahraman uzun yıllar yalnız takıldı, sonra Tipitoş'la tanıştı. İkili uzun yıllar boyunca nişanlı kaldı.
Tipitip'in bile tipi değişti. Bülent Arabacıoğlu'nun yarattığı, çikletten çıkan sevimli kahraman giysilerini yeniledi, nişanlısı Tipitoş'la evlendi, boyunca çocukları oldu
İzocam reklamı
çizgi film karekterleriyle canlandırılmıştı kapıcı bir bayan ev sahibi ve yönetici. benimde en çok sevdiğim reklamlardan biriydi.zavallı kapıcı ne yöneticiye nede ev sahiplerine yaranabiliyordu.sonunda evin kapısına oturuyordu....ve izocam imdadına yetişiyordu.
Gelincik sigarası
Kız Kovalayan
içinde bir tür yanıcı madde olan bir oyuncaktı. küçük incecik kağıttan bir boru görünümünde olur, fitilini tutuşturunca fiuuuut diye bir ses çıkararak uçar giderdi. adı niye kız kovalayandı ya da kızları gerçekten kovalarmıydı bir fikrim yok.
Kent sigarası
En son Rıdvan Yeşiltaç tarafından Prş 27 Ekm 2005, 10:37 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Clementine'i burada anmamak olmaz.
Cocukken hic kacirmadigim,bazen uzulerek bazen korkarak ve maceralarini heyacanla izledigim benzeri olmayan bir cizgi filmdi.Muzigi de unutulmazdi.
111. VANTROLOGLAR: Eskiden, özellikle sünnet düğünlerinde vantrologlar da sahne alırdı. Bunlar çoğunlukla orta yaşlı olup, kucaklarına oturttukları gerçek çocuk ebatlarındaki, tahtadan yapılmış ve üzerine çocuk elbiseleri giydirilmiş, gözleri fıldır fıldır sağa sola dönebilen, ağzı da yalak misali açılabilen kuklalarla gösteri yapan kimselerdi. Kuklanın sırtındaki açık kısma kollarını sokarlar, ağız, göz ve kol hareketlerine buradan kumanda ederlerdi. Vantrolog: karnından konuşma yeteneğine verilen addır. Vantrologlar da ağızlarını oynatmadan konuşarak, ses kukladan çıkıyormuş izlenimi verirler ve onunla karşılıklı esprili diyaloglara girerlerdi. Etrafında daire olan seyirciler de, konuşulanlardan ziyade kuklanın ne şekilde hareket ettirildiğini keşfetmek amacıyla vantroloğun yanına olabildiğince yaklaşarak, kuklanın sırtına bakmaya çalışırlardı. Düğünlerin vazgeçilmez şovlarındandılar. Günümüzde artık düğünler, tek bir klâvye ile geçiştirilmekte...
112. TIKLAYAN ANAHTARLIKLAR: 80’lerde hemen herkesin birer tane sahip olup çılgınlar gibi çevirdiği anahtarlıklar moda olmuştu. İkiye üç santim ebatlarında kesilmiş kalınca bir renkli mikanın ince kenarlarındaki deliklere geçirilmiş “u” şeklindeki bir telden ibaret olan bu anahtarlıkların mikaları her bir yarım turlarında tele temas ederek “tık” sesi çıkarırdı. Parmaklar vasıtasıyla seri turlar attırılan bu materyalin tespih çeker gibi sürekli “tık-tık-tık...” sesi çıkarması, o yıllarda insanlarda akıllara ziyan bir alışkanlık olarak yer etmişti. Sürekli çevrilmekten bir süre sonra mikanın telle temas ettiği yuva aşınarak deforme olup da ses çıkarmamaya başladığında, derhal yenisiyle değiştirilirdi. Çok az insan telin bir ucuna anahtarlarını da takar ve bu oyuncağın aslî görevini yerine getirmesini sağlardı. Karşısındaki insanı delirten monoton bir sesi vardı. Bu moda, yaklaşık on yıl sürdükten sonra unutulup gitti.
113. ÜÇ BOYUTLU RESİMLER: 70’li yıllarda bakkallarda satılan sakızların bazılarından 4X5 ebatlarında renkli resimler çıkardı. Bu resimler elle hafifçe sağa-sola, açısı değişecek şekilde oynatılınca, birbirini takip eden 3-4 resimlik bir animasyon meydana gelirdi. Resimdeki at yürürdü, araba hareket ederdi, ya da dansöz kalçalarını kıvırırdı. Arkaları kalın kartonla desteklenen bu resimlerin üzerleri pütürlü mozaik şeklindeydi. Çocukların en sevdiği objelerin başında gelmekteydiler. Animasyonlarda, güncel de takip edilirdi: Tatlı Cadı, çizgi roman kahramanları Akıllı Bıdık, Ayı Yogi gibi televizyonlardaki dizi karakterlerinin de oynayan resimleri bulunurdu (Geçen gün çekmecemde bunlardan 8-10 tanesini buldum ve bir çocukluk arkadaşıma rastlamış gibi sevindim içimden).
114. TRAMVAY MÜZESİ: İETT’nin Kadıköy yakasındaki eski Kuşdili Tramvay deposu, 1966’dan sonra elden geçirilerek “İETT Ulaşım ve Tramvay Müzesi”ne çevrilmişti. Tek katlı bir hangar görünümündeki binasının içi, 1870’lerden itibaren İstanbul ulaşımında kullanılan tramvay araçlarından birer örneğin sergilendiği oldukça zengin bir müzeydi. Eski duraklar, hat tabelâları, bilet örnekleri, fotoğraflar, ulaşım plânları gibi materyallerin de süslediği müzedeki eski tramvayların içlerine de, gerçeğine yakın hissi uyandırmak için, o dönemin giysileri giydirilmiş fesli, setreli, mintanlı, üniformalı, feraceli, çarşaflı yolcu ve çeşitli at/katana mankenleri yerleştirilmişti. Bahçesinde sembolik bir ring rayın üzerinde dolaşan tramvaylarla kısa bir tur da atılabilen müze, 1982’de Kadıköy İtfaiyesi’ne devredilerek boşaltıldı. Sergilenen eserler de depolara kaldırıldı. Bu eserlerin cüz’i bir bölümü 1990’ların sonunda Karaköy Tünel binasının zemin katında oluşturulan yeni bir ulaşım müzesinde sergilenmeye çalışılsa da bu teşebbüs de fazla uzun ömürlü olamadı ve 2 yıl içinde adı geçen mekân kapatıldı.
115. SÜTSAL SATICILARI: Yaz gecelerinde turkuaz renkli, kübe yakın dikdörtgen şeklindeki kutularını kayışla sırtlarına asarak “Süt-Sal” adlı dondurmayı sokak sokak dolaşarak satanlar vardı. İsmi “sütlü salep” kelimelerinin ilk hecelerinden geldiği kuvvetle muhtemel olan bu ilginç yiyecekler, o yıllarda şimdiki gibi hazır dondurma kültür gelişmemiş olduğundan çoğu insan tarafından rağbet görürdü. Kutunun içine özenle istif edilmiş sütsallar aslında içine meyve aroması zerkedilmiş ve dış yüzeyi renklendirilmiş buz parçalarından ibaretti. Ucu kesik koni şeklinde hazırlanan süt-salların dibinde de tutmak için bir tahta parçası olurdu. Birbirlerine yapışmamaları için özel ambalaj kâğıtlarının içinde olurlardı. Limonlu, portakallı, vişneli, çikolatalı ve sade/kaymaklı olmak üzere beş çeşittiler. Satıcı; “Süüüüüt-saaaaal” şeklinde, heceleri ağdalı ve de hafiften ahenkli bir şekilde uzatarak bağırırdı. 80’lerin başlarında yerlerini Algida ve Carte-D'or türü hazır dondurmalara bıraktılar. Sütsalcılar da unutuldu, gitti...
Alem adamsın Akın Kurtoğlu...
Harika bir çalışma, ellerine sağlık, diğer arkadaşlarada..
İnsanın içi bir garip oluyor doğrusu... Neler neler varmış, vardı... Çoğunu biliyorum, Devam edelim isterseniz, fotoğraflar, enfes.. Bir fotoğraf, ruhuyla birlikte bir arada olunca çok zengin bir şey çıkıyor ortaya..