1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 11  |
 |
Okhan
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 20:23
Kapı gibi belge olarak Sevr Antlaşması, idam fermanı, Ingiliz Komutanı'na yazılan mektup ve Nutuk dururken bunlar anlatılıyorsa ciddi kalmak ne kadar mümkün.
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 20:30
Vahdettin'in hem İngilizleri idare eden, hem de aynı zamanda bir Anadolu mücadelesinin başlatılmasını temine çalışan bir politika izledi. Ayrıca o Sevr'i kesinlikle imzalamamıştır.
SEVR ANTLAŞMASI VAHDETTİN TARAFINDAN İMZALANDI MI?
Hayır, imzalanmadı. Neden?
Çünkü o sırada Osmanlı Meclisi kapatılmıştı. Önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu. Tabii Meclis kapalı olduğu için görüşülemedi, dolayısıyla Vahdettin’in masasına bile gitmedi Sevr Antlaşması. Ama kime sorsanız, "Hain Vahdettin Sevr’i imzalamamış mıydı?" derler.
Nitekim Meclis-i Mebusan kendi kendisini 11 Nisan 1920’de feshetmiş, Sevr Antlaşması ise bundan 4 ay sonra, yani 10 Ağustos’ta imzalanmıştı ama Meclis’in ve Sultan’ın imzalaması şartı vardı. Böylece Sevr, hukuken geçerlilik kazanmamış bir antlaşma olarak kalmış, zaten bunun gerçekçi ve uygulanabilir bir antlaşma olmadığına kendileri de ikna olan İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, 21 Şubat 1921’de Sevr’in bazı maddelerinin hafifletilmesi ve böylece kabul ettirilmesi için Londra Konferansı’nı organize etmişlerdi.
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=5&hn=200
Vahdettin 'Ben bu işte yokum' diyerek çekip gitmekle Ankara'nın işini kolaylaştırmamış mıdır? Eğer kalsaydı, muhtemelen Lozan'da işler daha da karışmayacak ve zaten bocalayan diplomasimizin elleri daha fazla bağlanmayacak mıydı? Nitekim hemen ertesi günü (18 Kasım 1922) Abdülmecid, TBMM tarafından halife seçilmemiş midir? Konyalı Mehmed Vehbi Efendi tarafından 'hal' (hilafetten indirme) fetvası verilen Vahdettin'in gitmesi, muhakkak ki Ankara'nın işini kolaylaştırmıştır. Bu çabasının takdir edilmeyişine tepki gösterdiği bir konuşmasında sonraları şu anlamlı cümleleri söylemiştir: "Facialara ve olaylara kalkan olamadı isem de, paratoner vazifesi gördüm. Bütün musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım."
Mütarekenin koyu karanlığında İstanbul'dan bir ümit ışığı göremeyince yüzünü Anadolu'ya çeviren ve bunun için planlar yapan birçok vatansever gibi Vahdettin'in hem İngilizleri idare eden, hem de aynı zamanda bir Anadolu mücadelesinin başlatılmasını temine çalışan bir politika izlediğini görmezden gelemeyiz.
İşte bir tanıklık: Rauf Orbay anlatıyor:
"Bu arada Mustafa Kemal, Padişah tarafından sık fasılalarla ve hemen hemen her Cuma selamlığından sonra kabul ediliyor, kararlarımız istikametinde telkinlere devam ediyordu. Vahdettin'in kumandanlar arasında, veliahdlığı günlerinde beraberinde yaptığı Almanya seyahatinin müsbet intibaları sebebiyle de en yakından tanıdığı ve şahsına itimad ettiği Mustafa Kemal'di."
Vahdettin'in Atatürk'le arasının iyi olduğu dönemler de vardır, açık olduğu zamanlar da. Son yıllarında Atatürk'ün İsmet Paşa ile de arasının açık olduğunu bilmeyen yok. İmparatorluğun dağılışı Vahdettin ile Mustafa Kemal Atatürk'ü farklı yerlere sürükledi. Mesele o günlerin şartları içinde değerlendirilmelidir. Ayrıca Sultan Vahdeddin ülke dışına gitmeseydi muhtemelen kendisi idam edilebilirdi. Ve Atatürk de Vahdettin'in İstanbul'u terk ederken Topkapı Sarayı'ndan hiçbir şey götürmemesini takdirle yadeder.
Tarihteki en köklü devlet tecrübelerinin birinin içinden gelen Vahdettin, bulunduğu mevkinin gerektirdiği sorumluluğu daima müdrikti. Hiçbir zaman bir karşı ihtilal düşünmedi, bu tekliflerle kendisine gelenleri hep geri çevirdi, hatta Mekke'deyken Hilafeti devralmak isteyen Şerif Hüseyin'in kendisini siyasetine alet edeceğini fark eder etmez, İtalya'ya dönmüş ve muhtemelen kalsaydı sahip olabileceği bazı maddi ödülleri elinin tersiyle geri çevirmeyi bilmişti. Osmanlı'ydı ve Osmanlı olmanın ağırlığını, o en güç dönemlerinde bile asla unutmamıştı. İngilizlere sığındığı halde onların elinde oyuncak olmaması bile yeter bunu ispat için.
Vahdettin'in, Başkatibi Ali Fuat Türkgeldi'ye söylediği şu sözler dikkat çekici: "Ben milletin ateşli külü üzerine oturdum; taht-ı saltanatın kuş tüyünden minderleri üzerine oturup gömülmedim! Bunlardan kimseye bahsedilemiyor, millete de malumat verilemiyor. Elbette bir gün tarih bu hakayıkı (hakikatleri) yazar."
|
 |
Okhan
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 20:53
| Alıntı: |
| Bu çabasının takdir edilmeyişine tepki gösterdiği bir konuşmasında sonraları şu anlamlı cümleleri söylemiştir: "Facialara ve olaylara kalkan olamadı isem de, paratoner vazifesi gördüm. Bütün musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım." |
Yukarıdaki mesajdaki alıntı Vahdettin'in mektubundan yapılmıştır, aynı mektubun devamında (
Tam metni daha önce de yazılmıştı: http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?p=153965#153965)
Vahdettin mektubun devamında şunları yazmıştır:
| Alıntı: |
SEVR’İ İMZALAMAYACAKTIM: ‘O Sevr Andlaşması ki, elime ilk aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim. ...Sevr bana göre ne bir andlaşmaydı ne de bir pakttı; kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi.
Bana gelince; mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü mes’uliyeti üzerime alarak galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşırı düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım, zira olayların gidişatını normale sadece zaman çevirebilirdi.
...Eğer işler kötü gider ve bu oyalamakta muvaffak olamazsam, andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım.’ |
Bir mektuptan alıntı yapıp, o mektubun devamını es geçerek Vahdettin Sevr antlaşmasını ne eline almıştır, ne de kabul etmiştir" demek nasıl bir anlayıştır? Madem bu mektupta yazılanlar doğru o zaman o mektupta Vahdettin'in antlaşmayı zaman kazanmak bahanesiyle (antlaşma zaten ülkenin elden gitmesi demek neyin zamanını kazanıyorsa) kabul ettiğini yazmasını neden es geçiyoruz. (o terimi kendi kullansa da imzalamasını demiyorum, yine fiilen gidip kendi kalemiyle imzalamadı falan diyenler olacaktır )
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 21:19
Mektuptaki alıntıyı adresini verdiğiniz metinden almadım.
Yani atlama ve es geçme yapmış olmuyorum.
Verdiğiniz adresi tıklayarak mektubun tam metnini gördüm.
Daha önce yazdığım gibi, Sevr antlaşmasının gerçekçi ve uygulanabilir bir antlaşma olmadığına kendileri de ikna olan İtilaf Devletleri, Birinci İnönü Savaşı’ndan kısa bir süre sonra, 21 Şubat 1921’de Sevr’in bazı maddelerinin hafifletilmesi ve böylece kabul ettirilmesi için Londra Konferansı’nı organize etmişlerdi.
Sevr, Yunanistan dışında hiçbir devlet tarafından onaylanmamış ve yürürlüğe girmemiştir.
İtilaf Devletleri ile Osmanlı arasındaki savaş hali 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması ile sona ermiştir.
|
 |
Okhan
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 21:24
O zaman tümünü okumadığınız bir mektuptan alıntı yapmayın.
Ben size bir mektup daha vereyim. Buyurun buradan yakın:
| Alıntı: |
Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı
General Harington Cenaplarına
İstanbul'da hayatımı tehlikede gördüğümden İngiltere devlet-i fahimanesine iltica ve bir an evvel mahall-i ahare naklimi talep ederim efendim. 16 Teşrinisani 1922
Halife-i Müslimin
Mehmed Vahidettin |
http://img154.imageshack.us/img154/405/vahdetug4.jpg
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 21:35
| Alıntı: |
O zaman tümünü okumadığınız bir mektuptan alıntı yapmayın.
|
Söz konusu mektupta ve yazdıklarımda atlanmış veya yanlış bir husus görmüyorum.
Sevr antlaşması uygulanmadı.
Neden?
Çünkü İtilaf Devletlerince bu zorlamanın uygulanma zemini yoktu.
İtalya antlaşmadan hoşnutsuzluğunu açıkça bildirerek Osmanlı'dan yana tavır aldı.
Fransa hükümeti antlaşmadan dolayı parlamentoda ve şekilde eleştirildi.
ABD zaten bu sırada iç politik gelişmeler nedeniyle her türlü uluslararası girişimden çekilmişti.
İtalya ile Fransanın onaylamamasının asıl nedeni ise İzmirin Yunanlılara verilmesidir.
Bahsettiğiniz mektuba gelince,
Malta Köşkü'nün küçük bir odasında 16 Kasım 1922 tarihinde Vahdettin, ömrünün en kabus dolu gecelerinden birini yaşamaktadır.
Osmanlı Padişahı Mehmed Vahdettin o gün İngilizlerin İşgal Orduları Başkomutanı General Harrington'a bir mektup yazarak İstanbul'da hayatını tehlikede gördüğü için sığınma talebinde bulunmuş, "Bir an evvel İstanbul'dan mahal-i âhare" (bir başka yere) naklini istemiştir.
İmza yerinde "Padişah" değil, yalnızca "Halife-i Müslimîn Mehmed Vahdettin" yazısı okunmaktadır. Çünkü 15 gün önce saltanat Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kaldırılmış ve Osmanoğulları üzerinde yalnızca Hilafet makamı bırakılmış, bu da TBMM'nin meşru hakkı sayılarak "Türkiye Devleti makam-ı Hilafetin istinadgâhıdır" hükmünü içeren önergenin 6. maddesiyle kanunlaşmıştır.
Vahdettin hakkında en çok sorulan soru, ister istemez neden vatanını bırakıp düşmanların eline gittiği üzerinde odaklanmaktadır. Gerçekten de cevaplanması çok zor görünen bir sorudur bu.
Her şeyden önce o karanlık günlerin koordinatlarını zihnimizde iyi tespit etmemiz gerek.
Birincisi, yukarıda belirttiğimiz gibi, Saltanat 1 Kasım'da TBMM tarafından kaldırılmış ve Vahdettin'in üzerinde yalnız Halifelik makamı kalmıştır; yani o giderken padişah olarak gitmemiştir!
İkincisi, 5 Kasım akşamı İsmet Paşa ve heyeti trenle Lozan'a hareket etmiştir.
Dahası, İngiltere, Fransa ve İtalya barış görüşmelerine Osmanlı hükümetinin de katılmasını istemektedirler.
Hatta bu isteklerini Sadrazam Tevfik Paşa'ya da bildirmişlerdir.
Ancak Tevfik Paşa, Ankara hükümetine de haber vermiş, görüşmelere beraber katılınmasını teklif etmiştir.
Ortam gerginleşmiş, savaşı kazanan Ankara hükümeti, İstanbul'un bu işe ortak edilmesini istememiştir.
TBMM "kızgın ve asabî"dir Rauf Orbay'ın deyişiyle.
Her şeye rağmen, artık yalnız Halife de olsa Vahdettin'in tarafını tutanlar ile muzaffer Ankara hükümeti yanlıları arasındaki uçurum gitgide büyümektedir.
İşte 16 Kasım'da Vahdettin'in aldığı üzücü kararın arkasındaki siyasi zemin budur.
Bu durumda şu soruları soralım:
1- Vahdettin 'Ben bu işte yokum' diyerek gitmekle Ankara'nın işini kolaylaştırmamış mıdır?
2- Eğer kalsaydı, muhtemelen Lozan'da işler daha da karışmayacak ve zaten bocalayan diplomasimizin elleri daha fazla bağlanmayacak mıydı?
3- Nitekim hemen ertesi günü (18 Kasım 1922) Abdülmecid, TBMM tarafından halife seçilmemiş midir?
Burada bir parantez daha açarak şunu söylemek lazım ki, herkes Vahdettin'in bir İngiliz zırhlısına binerek ülkeden ayrıldığını söylerken, devrin şartlarını görmezden gelinebilmektedir.
O yıllarda abluka altında olan Osmanlı topraklarında veya denizlerinde seyahat etmek, ya Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a gidişinde olduğu gibi, İngiliz kuvvetlerinden izin almak şartıyla mümkündü, ya da bizzat İngiliz tren ve gemilerine binmek suretiyle.
En son ali-yavuz tarafından Sal 19 Ağu 2008, 21:52 tarihinde değiştirildi, toplamda 10 kere değiştirildi
|
 |
Okhan
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 21:56
| Alıntı: |
| Söz konusu mektupta ve yazdıklarımda atlanmış veya yanlış bir husus görmüyorum. |
Öyle mi bir bakalım o zaman
Mektuptan alıntı yaparak iddianız sevr antlaşmasının Vahdettin'in masasına bile gitmediğiydi:
| Alıntı: |
SEVR ANTLAŞMASI VAHDETTİN TARAFINDAN İMZALANDI MI?
Hayır, imzalanmadı. Neden?
Çünkü o sırada Osmanlı Meclisi kapatılmıştı. Önce Meclis-i Mebusan’ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin’e göndermesi gerekiyordu. Tabii Meclis kapalı olduğu için görüşülemedi, dolayısıyla Vahdettin’in masasına bile gitmedi Sevr Antlaşması. Ama kime sorsanız, "Hain Vahdettin Sevr’i imzalamamış mıydı?" derler....
Bu çabasının takdir edilmeyişine tepki gösterdiği bir konuşmasında sonraları şu anlamlı cümleleri söylemiştir: "Facialara ve olaylara kalkan olamadı isem de, paratoner vazifesi gördüm. Bütün musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım." ....
|
Alıntı yaptığınız mektubun devamında Vahdettin'in kaleminden yazılan şu:
| Alıntı: |
O Sevr Andlaşması ki, elime ilk aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim. ...Sevr bana göre ne bir andlaşmaydı ne de bir pakttı; kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi.
Bana gelince; mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü mes’uliyeti üzerime alarak galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşırı düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım, zira olayların gidişatını normale sadece zaman çevirebilirdi.
...Eğer işler kötü gider ve bu oyalamakta muvaffak olamazsam, andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım.’ |
Hmm gerçekten bir çelişki yok mu sizce?[/quote]
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 22:15
Okhan Bey!
Durum wikipedia ansiklopedisinde Sevr Anlaşması ile ilgili maddede anlatılmış:
http://tr.wikipedia.org/wiki/Sevr_Antla%C5%9Fmas%C4%B1
İtilâf Devletleri 18 Nisan 1920'de San Remo Konferansı'nda Osmanlı Devleti'ne uygulanacak barış şartlarını hazırladılar. 22 Nisan'da Osmanlı Hükümetini Paris'te toplanacak barış konferansına davet ettiler. Padişah, eski sadrazam Ahmet Tevfik Paşa'nın başkanlığında bir heyeti Paris'e gönderdi. Ertesi günü Ankara'da toplanan Büyük Millet Meclisi, 30 Nisan günü taraf devletlerin dışişleri bakanlıklarına gönderdiği bir yazıyla İstanbul'dan ayrı bir hükümetin kurulduğunu bildirdi.
Paris'te barış şartlarını öğrenen Ahmet Tevfik Paşa, İstanbul'a gönderdiği telgrafta barış şartlarının "devlet mefhumu ile kabil-i telif olmadığını" [devlet kavramı ile bağdaşmadığını] bildirerek görüşmelerden çekildi. Bunun üzerine 21 Haziran'da İtilaf Devletleri Osmanlı Devletinin direnişini kırmak için, İzmir'de bulunan Yunan kuvvetlerini Anadolu içlerine sürmeye karar verdi. Balıkesir, Bursa, Uşak ve Trakya kısa sürede Yunan ordusu tarafından işgal edildi.
Ege felaketi üzerine 22 Haziran'da İstanbul'da toplanan Saltanat Şurası, Paris'e Sadrazam Damat Ferit Paşa başkanlığında ikinci bir heyet göndermeye karar verdi. Eski maarif nazırı (milli eğitim bakanı) Hadi Paşa, eski Şura-yı Devlet (Danıştay) reisi Rıza Tevfik Bey ve Bern Sefiri Reşat Halis Bey'den oluşan bu heyet, 10 Ağustos 1920'de Sevr Antlaşması'nı imzaladı. Ankara'daki Büyük Millet Meclisi antlaşmayı sert bir bildiri ile kabul etmedi.
Antlaşmanın yürürlüğe girmesi için önce Meclis-i Mebusan'ın antlaşmayı görüşüp kabul etmesi, sonra da imzalamak üzere Vahdettin'e göndermesi gerekiyordu. Fakat antlaşma imzalandığı tarihte Meclis-i Mebusan kapalı olduğundan antlaşma mecliste görüşülemedi ve padişahın önüne gelmedi. Dolayısıyla antlaşma hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.
Sevr Antlaşmasını imzalayan Osmanlı heyetinde Rıza Tevfik, Damat Ferid Paşa, Hadi Paşa ve Reşid Halis vardı. Vahdettin bizzat Avrupada anlaşmayı imzalamadı. Anlaşmanın kabulü için Meclis-i Mebusan'ın onayı gerekiyordu ki, o zaman bu meclis kapalı olduğundan bu anlaşma geçerli olmadı. Vahdettin'in kağıt üzerinde imza atmakla heyet gönderip Osmanlı adına imza atmayı kastediyor olsa gerek. Anlaşmanın meclis onayı olmadan kabulü söz konusu değildi. Tüm bunlar vakit kazanmak içindi. Sultan Vahdettin mektubunda durumu anlatıyor:
| Alıntı: |
Bana gelince; mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü mes’uliyeti üzerime alarak galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşırı düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım, zira olayların gidişatını normale sadece zaman çevirebilirdi.
...Eğer işler kötü gider ve bu oyalamakta muvaffak olamazsam, andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım.’
|
|
 |
Okhan
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 22:37
Ali Yavuz Bey !
aşka geldik galiba
Ilk olarak wikipedia ne zamandan beri belge oldu. Bildigim kadarıyla oraya herkes bir şeyler yazabiliyor. Ben de ekşi sözlükten alıntı mı yapsam acep. Bunun dışında yukarıdaki soruların hiç biri cevaplanmıyor dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Siz sözleşmeyi okumadı diyorsunuz, Vahdettin ben okudum diyor. Imzalamadı diyorsunuz, istemeyerek imzaladım diyor. Atatürk'ü Kurtuluş savaşi yapsın diye gönderdi diyorsunuz (Atatürk beni müfettiş olarak gönderdi diyor) ama gidip idam Fermanı çikartıyor. Kahramandı vatanperverdi diyorsunuz, gidiyor Ingiliz komutanına beni kurtarın diye dileniyor ardından düşman Ingiliz gemisiyle kaçiyor. E iyi de bunlara cevap arayın da biraz olsun ilerleyelim şu sohbette.
|
 |
ali-yavuz
15 yıl önce - Sal 19 Ağu 2008, 22:53
Okhan Bey!
Belirttiğiniz gibi, ben de wikipedayı kaynak olarak görmüyorum ama bu maddede yanlış bilgiler yer almıyor görünüyor.
Baktığımız kaynaklar farklı olunca bu durum ortaya çıkıyor.
Yine başa dönmüş oluyoruz.
Orta iki farklı görüş var: Resmi tarih ve diğeri.
Sizin gibi düşünenler sorularınızı sorup verilen cevapları makul görmüyor olabilir.
Resmi tarihe güvenmediğimi belirteyim.
Zararsız bir örneğe değineyim.
Bize eskiden anlatılırdı.
Mustafa Kemal kırık dökük bir gemiyle Samsun'a gitti diye.
Sonraları bu geminin gayet bakımlı bir gemi olduğu ortaya çıktı.
Ne olmuş demeyin.
Resmi tarihte herşey yanlış olmasa da çelişkili anlatımlar var ve bu gözlerden kaçmıyor.
Bunu da tarihçiler ifade ettiği için onları diliyle ifade ediyorum.
Ayrıca konu asıl bağlamından çıkarak 'Vahdettin ile Atatürk' ikilemine taşınabiliyor, bu da kesinlikle doğru değil.
Ama Vahdettin'in de Ecevit'in dediği gibi, hain olmadığını biliyorum.
En son ali-yavuz tarafından Sal 19 Ağu 2008, 23:06 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
|
 |
sayfa 11  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|