(+)
Cuma Namazı sonrasında eski Tire evlerini de görmüşken, artık bir de yemek molası verelim diyoruz. Tabi
Tire'nin meşhur sofrasından tadacak ve görüp beğendiklerimizi size aktaracağız.
Tire'nin köftesi çok meşhur olduğu için bu işi en iyi yapan lokantaya gidiyor ve dükkanın önündeki güzel çardağa kuruluyor,köftelerimizi beklemeye başlıyoruz. Oturduğum yerden karşımızda bulunan Tire Çarşısına doğru bakarken çatıların arasından uzanan kısa fakat enteresan bir minareyi gözlüyorum. Kaidesinden kirpi saçaklı bir geçiş ile gövdeye bağlanan minarenin orta kısmı birbirine paralel kırık yivler ile sarılmış. Adını soruyor ve minaresini incelediğimiz caminin adının Hasırpazarı olduğunu öğreniyoruz. Şeyh Hüsameddin Hz. nin 14.yy sonlarında inşa ettirdiği bu zaviyeli caminin altında dükkanları da bulunuyor.
Tire Parmak Köftesi ve Lor Tatlısı:
Biz minare ile ilgilenirken köftelerimizde geliyor. Parmak şeklinde köfteler bunlar. Yapılışlarını incelediğimde ızgaradaki köftenin piştikten sonra bir yağa batırıldığını ve öylece servis edildiğini görüyorum. Yanımızdakiler, Pınar et mamulleri'nin şu an piyasaya parmak köftelerini Tire Köftesi adı ile sunduğunu anlatıyorlar. Köfteler gerçekten lezzetliydi. Ama köfte sonrasında gelen tatlılar da bir hayli orjinaldi. Tabağın içerisine koydukları tuzsuz lorun üzerine karadut reçeli dökülmüştü. Hem görüntü hemde tat olarak bu
tatlı da bizden tam not aldı.
Yemek sırasında Tire'nin yanında bulunan diğer
tarihi şehirlere de komşuluğunu konuştuk. Selçuk, Birgi ve Salihli Sard gerçekten
önemli yerler ve Tire'ye çok yakınlar. Salihli ve Sard deyince de tabi akla Lidyalılar ve dünyada ilk kez bastıkları para meselesi geliyor. Ben bunu hatırlayıp ifade edince yanımdakiler,Hasanzade Zaviyesinden bir mezartaşı Lidyalıların ilk parayı başkentleri Sard'da değil, Tire'de bulduklarını iddia ediyorlar. Buna delil olarak da bugün hala Tire içerisinde tarihten gelen Darphane
adı taşıyan bir semt olduğunu vurguluyorlar.
Karahasan Cami ve Hasanzade Zaviyesi:
Yemekten sonraki gezimize Karahasan Bey Camii ile devam ediyoruz. Tire ve İzmir civarı Aydınoğulları'nın merkezi olduğu için her tarafta onlara ait yapıları görmek mümkün. İşte onlardan bir tanesi de Aydınoğlu Beylerinden İbrahim Karahasan CamiBahadır
Bey'in oğlu Karahasan Bey tarafından yaptırılan Karahasan Bey Cami. Mimari olarak
diğerlerinden pek de bir farkı yok. Asıl yapı yıkıldığı için yerine eski temeller üzerine bu cami binası inşa edilmiş. Medresesi bugün ayakta değil. Yıkılan medresenin yerinde meydana gelen boşluk gecekondu tarzı evlerle doldurulmuş. Yani Caminin avlusu ciddi bir şekilde işgal edilmiş durumda. Fakat diğer külliyelerden iki yönüyle ayrılıyor.Bunlardan biri mısır koçanı şeklindeki minare süslemesi, diğeri
de bahçesinde bulunan ve içinde Osmanlı Dönemine ait nice alimin yattığı Zaviyesi.
Hasanzade Zaviyesi de denen yapı Karahasan Bey'in Yahşi Bey Külliyesi duvarında devşirme alınlıklı bir çeşmeoğlu tarafından yaptırılmış. İçerisindeki mezar taşları bir hayli ilginç. Ulema kavuklu kabir ile üzerinde cami kabartmalı olanı kesinlikle incelenmeye değer.
Tire'deki İlk Osmanlı Yapısı; Yahşi Bey Külliyesi:
Aydınoğulları yanında Tire'de Osmanlılar dönemine ait de yapılar görülebiliyor. Osmanlı aslında kendisinden
önce diğer Müslüman medeniyetlerin süslediği yerlere çok fazla müdahale ederek bu coğrafyaları bozmak istememiş. Mimar Sinan'ın Bursa'ya, kuruluş devri Osmanlı mimarisini bozmamak için hiçbir yapı inşa etmediğini hatırlıyorum. Burada da durum çok farklı değil. Seyrek te olsa bir Osmanlı dönemi yapısıyla karşılaşıyoruz. Yapının banisi Aydınoğulları Beyliğine son veren 2.Murat'ın kumandanlarından Halil Yahşi Bey. 1442 tarihli vakfiyesine bakacak olursak yapının ilk başta bir Mevlevi zaviyesi olarak yapıldığını öğreniyoruz. Hatta Tahtakale Çarşısı da bu zaviyeye vakfedilmiş. Yapıyı bir ilk yapan özelliği, Anadolu'daki ilk yarım kubbeli zaviyeli
cami olması. Doğu ve batısındaki semahaneler hala duruyor. Bu Osmanlı yapısının minaresi de çini süslemeleri ile Tire'de tek olma özelliğini koruyor. İmareti ise ayakta değil.
Rasathaneli Bir Külliye: Yoğurtluoğlu
Tire'deki tarih turumda en çok etkilendiğim yapılardan birisi de Yoğurtluzade Külliyesi oldu. 15.yy da Yoğurtluoğlu tarafından yaptırılan Külliyenin merkezinde bir cami ve caminin etrafında da medrese odaları bulunuyor. Caminin yanında bugün hala muvakkithanesini görebiliyoruz. Hamamı yıkılan Külliye'nin bizleri en çok şaşırtan yapısı Ana giriş kapısı üzerine inşa edilmiş olan Rasathanesi. O yıllarda ilim
ve dinin bu kadar yan yana olması ve Allah'a açılan bir cami kapısından girerken bir Rasathanenin altından geçerek giriliyor olması onları neyin bu kadar büyük yaptığını anlatması bakımından bize oldukça enteresan geliyor.
Bu külliye kısa bir süre öncesine kadar harap bir halde iken başlayan restorasyon
çalışmaları neticesinde bugün pırıl pırıl bir hale gelmiş. Rasathanesine kadar iyileştirme çalışmaları tamamlanmış. Fakat tamir edilen ve yenilenen yapılar topluluğu bugün atıl bir şekilde duruyor. Eğer böyle boş durmaya devam ederlerse yine eski haline gelmesi içten bile değil.
Tire'deki hemen her bir yapının bir yönü dikkatimizi çekmeye devam ediyor. Bu yapıda da, daha avlusuna girer girmez gözüme
çarpan şey caminin son cemaat yerinin cami kapısına açılan kısımlarındaki iki sütunun başlığı. Bir tanesi artık Tire'de görmeye alıştığımız Romanın akantus yapraklı sütunbaşlığı ama diğeri daha seyrek görülen Mısır Medeniyeti'nden takliden yapılmış olan Lotus yapraklı bir başlık. Buralarda Mısır'a ait bir mimari tarzı bir cami hariminde görmek bir hayli şaşırtıcı olabiliyor.
Hasan Çavuş:
Biz Lotus nedir? Nasıldır? 'ı konuşurken lafın arasında Ferhat Paşa diye bir isim geçiyor. Merak edip soruyorum. Burada Ferhat paşa'nın oğlunun yaptırdığı bir cami ve Külliye var diyorlar. Aman diyorum, ille gidelim. Ben de ki bu Ferhat Paşa
düşkünlüğünü görünce soruyorlar. Bende onlara Eyüp'te türbesi olan Ferhat Paşa'dan
ve O'nun iran seferlerinden bahsediyorum. Bu kez onlarda heyecanlanıyorlar ve beni bu Külliye'ye götürüyorlar. Merkezindeki camiye halk arasında Yalınayak Cami diyorlar. Bunu demelerine sebep te dillerde dolaşan bir menkıbe. Yalınayak ZaviyesiFerhat Paşa'nın oğlu Hasan Çavuş'un bir gün kendisini yakalamaya gelenlerden korunmak için girmiş olduğu hamamdan yalınayak çıkarak uzaklaşması üzerine bu ismin verildiği ifade ediliyor. Fakat külliyenin banisi ile ilgili anlatılanlardan bana en orijinal geleni, kendisinin 2.Selim'in gözüne girme olayı.
Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar'da çadırında vefat ettiğinde bu haber Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa tarafından ordudan gizlenmiş ve Ferhat Paşa'nın oğlu Hasan Çavuş, babasının vefat haberini bildirmek üzere Manisa'da bulunan şehzade Selim'e gönderilmiş. Haberi alan ve derhal yönetime geçmek üzere İstanbul'a davet edilen Şehzade Selim, bu haberi getiren Hasan Çavuş'un mektubu okuyup okumadığını sınamak istiyor. Ne kadar yokladıysa da bir şeyler yakalayamıyor. Hatta biraz daha sıkıştırınca, Hasan Çavuş Şehzadeye," -Efendim, bu mektub bana size getirmem için verildi. İçinde yazılı olanlar beni ilgilendirmiyor."
diyor. Yalınayak Sıbyan MektebiBundan sonra İkinci Selim kendisini hediyelere boğuyor. Hasan Çelebi'de bu aldığı ihsanlar ile bu cami ve külliyesini yaptırıyor. Yaptırmış olduğu küllyede, Cami, hamam ve bunların arasında on tane odanın bulunduğu bir medresesi mevcutmuş. Bir muvakkithanesi bir de zaviyesi var ve hala ayakta duruyor. Önce külliyenin diğer binalarından başlıyoruz gezmeye. Caminin hemen altında, hamamının karşısında bulunan iki katlı zaviyesinin alt katı günümüzde bakkal dükkanı olarak kullanılıyor. Üst katında
ise öğrenciler kalıyor. Sıbyan Mektebi de ayakta fakat maalesef özel mülk haline
gelmiş. Burayı gezerken adeta kahroluyorum. Çünkü bir mimari şaheser olan yapı bugün afedersiniz tuvalet haline gelmiş. İçinde gezerken nereye basacağımıza dikkat
ede ede dolaşıyoruz. Böyle bir vakıf eserinin özel mülk olması bir facia olduğu gibi, bugün bu vaziyette bu derece olumsuz bir halde bulunması da bizim tarihimize olan düşkünlüğümüzü göstermesi bakımından manidar. Yalınayak Hamamı
Evliya Çelebi'nin Yıkandığı Hamam:
Sıra Hamamına geliyor. Cami ile aynı isimde anılıyor ve Yalınayak Hamamı deniyor bu yapıya. İki kubbeli olup, aynı anda hem hanımlara, hemde erkeklere hizmet veriyormuş zamanında. Olmayan kapısından içeriye giriyor ve mekanın iç detaylarını görmeye çalışıyoruz. Gördüğümüz manzara bizi bir kez daha dehşete düşürüyor. Hayatımda gördüğüm en güzel hamam binalarından biri ile karşı karşıyayım. Fakat bakımsızlık ve içinin çöplük haline gelmiş hali
bizi son derece üzüyor. İçeride kırılmış ve yerlerde sürünen bir mermer su yalağı
ile karşılaşıyoruz. İstiridye kabuğu şeklinde oyulmuş bu paha biçilmez yalağın bu durumu son derece hazin. İçerideki taş oymalar, hele duvar nişleri ve rumi motifli çatı geçmeleri bu çöplük içinde fazlasıyla sırıtıyor. Hamamın sıcaklık kısmındaki havuzları ve basamakları mahzun mahzun bakıyor gibiler. Halbuki bir
zamanlar kimbilir nasıldılar. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesinde bu Yalınayak
Hamamından bahsettiği; büyüklüğü ve güzelliğini övdüğünü hatırlıyoruz. Bunları
anlattığına göre bir peştamal sarınıp muhakkak içeriye girmiş ve tabiî ki hamama giren herkes gibi terlemiş ve de keselenmiştir diye düşünüyoruz. Bu hazin manzaraya daha fazla dayanamayarak dışarıya çıkıyor ve camiye doğru ilerliyoruz.
Yalınayak
Cami ve Detayları:
Cami şirin bir klasik Osmanlı mimari yapısı. Ferhat Paşa'nın 15.yy sonlarında yaşadığını düşünürsek oğlu Hasan Çavuş'un da 16.yy'ın ilk yarısında bu yapıyı yaptırdığını anlayabiliriz. Tek ve kurşun kubbeli caminin içine girdiğimizde bizi, Mimar Sinan
kokan bir minber karşılıyor. Aslında caminin mimarı bilinmemekle birlikte yapılış
yıllarına bakarak Mimar Sinan eseri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. O yıllar
da Mimar Sinan'ın kontrolünde olmayan bir tek Osmanlı yapısı olmadığını düşünerek, en azından O'nun bilgisi dahilde inşa edildiğini söyleyebiliriz. Tire'deki camilerde genelde minberlerin sadece cemaate bakan yönleri işlemeli iken burada her iki yanıda işlemeli olarak hazırlanmış. Cami 1960 da tamir görmüş. O dönemin ustası ile konuşan imam efendinin anlattığına göre, o dönemde tamir öncesi kubbe delik imiş, içeriden gökyüzü görülüyormuş. Direkler hep eğikmiş. Altlarını kurşun ile besleyerek sağlamlaştırmışlar. Bu nakışlar da orjinalinin üzerine yapılarak işlenmiş. Uzun yıllar kapalı kalmış, ikinci dünya savaşında burada askerler ikamet etmiş.
Caminin denge terazileri o askerlerin kaldığı dönemde çıkarılmaya çalışılmış. Bir tanesi sağlıklı çalışıyor. Diğerinin arkasında sıva kaçtığı için iyi dönmüyor. Hatta denge terazilerinden biri zamanında kırılmış ama atılıp zayi edilmemiş kurşunla yeniden tutturulmuş.
Ferhat Paşa ve Siyavuş Paşa'lar Yan Yana:
Cami içinde bizi bir sürpriz daha bekliyor. Hocamız cami hakkında bizi bilgilendirirken, camiye tarih içinde yapılan hediyelerden bahsetti. Ben heyecansız bir şekilde dinliyordum. Çünkü biliyorum ki bu tarz kıymetli şeyler hemen müzelerin depolarına
kaldırılır ve bir daha ne görebilir ne de hakkında bir şey duyabilirsiniz. Halbuki
hediyeleri veren kişilerin isimleri ile hediyelerin hala camide olduğunu öğrenince heyecanla yerimden sıçradım. Zamanında Siyavuş Paşa ve Caminin banisi Hasan Çavuş'un babası Ferhat Paşa, camiye hediye olarak iki gümüş ayaklı şamdan hediye etmişler. Ferhat Paşa'yı İstanbul sokaklarından iyi tanıdığımız gibi Siyavuş Paşa'yı da tanımaktayız. O'da Eyüp'te, Sokullu Mehmet Paşa'nın türbesinin karşısında yatıyor. Ferhat Paşa'da çaprazında. Kader birliğine bakın ki, bugün Eyüp'te aynı sokağın
biri başında, diğeri sonunda yatan bu iki devlet adamı, zamanında aynı camiye şamdan hediye etmişler. Hocamızdan, şamdanları göstermesini istiyorum. Cami mihrabının iki yanındaki şamdanları gösteriyor ve O'nlara gözümüz gibi bakıyoruz. diyor. Hediye sahiplerinin isimlerinin şamdanlar üzerinde yazdığını söyleyince soluğu şamdanların yanlarında alıyor ve gösterilen yazıyı okumaya çalışıyorum. Her iki şamdandaki yazı da tuğra formu ile yazılmış. İçerik olarak da hediye sahiplerinin isim ve ünvanlarından bahsediyor. Şamdanların üzerlerindeki mumlar da 1950 lerde buraya getirilmiş.
Yazıları da harika olan cami, ünlü hattatların eserlerine
ev sahipliği yapıyor. Mihrap üzerindeki "Hz.Zekeriya mihraba döndüğünde�" yazısı Yesarizade'ye ait. Caminin giriş kapısı üzerindeki "İnnessalete kenet" de Yesarizade'nin.
Caminin iç avlusu ortasında bulunan Mermer Şadırvan da
orijinal bir yapı. Şadırvanın havuzcuğunun dışa bakan yüzlerindeki bitki motifli süslemelerde harika birer sanat olarak her abdest alana göz kırpmaya devam ediyorlar.
Oradakiler, cami bahçesinde duran dev Servi ağacında yaşayan ve geceleri mahalleyi zikirleri ile süsleyen dev puhu kuşundan bahsediyorlar. Müezzin de geçen ay yavrularının olduğunu ve onları cami avlusunda nasıl gezdirdiğini anlatıyor. /P>