Kimi kaynaklarda Hz. Musa, kimi kaynaklarda Hz. İbrahim döneminde yaşamış kuvvetli, ilim irfan sahibi şahsiyet olarak geçiyor.
Ailemizde hep yaşanmış Hızır (a.s) hikayeleri duyuyoruz. Adından anlaşılacağı üzere müslümanların en zor anında yardımına koşar biçimde. En güzelini Allah bilir. Gaybı da o bilir. Hızır (a.s.) efendimizi hangi kaynaklarda daha doğru tanırız.
Sanırım alimler bu konuda hemfikir değiller.
Bazıları peygamber olduğunu söylesede, bazıları da Hızır'ın (a.s) salih kişilerden, yani iyilerden bir zat olduğunu söylüyor.
Hıdırellez ya da Hıdrellez (Azerice: Xıdır Ilyas ya da Xıdır Nəbi), Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan Hıdırellez günü, Hızır ve İlyas’ın yeryüzünde buluştukları gün olduğu sayılarak kutlanmaktadır.
Eski kulturlerde Toprak Ana(Bitki gibi) ve Gok Tanri Baba(Gunes-Ay gibi)'nin birlesmesi yani Kutsal Dugun ve yeryuzune bereket gelmesi inanisi vardir.
Hidrellez bu baglamda eski mitolojik bir bulusmayi anlatiyor gibi. Aslinda bir doga olayini anlatiyor. Baharin gelmesi- Newroz gibi. Hizir ve Ilyas'in isimlerini incelerseniz biri Bitki ile ilgili digeri Gokyuzu ve Gunes ile ilgilidir.
Ilyas => Elijah dir. (Burada El ve Yah(Jah) onemli. Gunes ve Ay diye biliyorum.)
Bunlari atmista olabilirim. Ama boyle cikiyor gibi. Sonradan insanlar degistirmis oyle anlam katmislar diyebilirsiniz.
ben bundan önce bir yerde okumuştum
hz hızırın peygamber olmadığıdır zaten bu konu hep muallakta kalmıştır fakat hızıra peygamberlere dahi verilmeyen özellik olan dünyanın en başından en sonuna kadar her şeyi görmesi yani hızır kıyamaetin sonunu dahi gördüğüdür
izleyin çok değişik bilgiler öğreneceksiniz daha izlemek istersiniz serhat ahmet tan hz hızır diye aratın izleyebilrisiniz
özellikle hz musa a.s ile hz.hızırın arasında geçenleri dinlemeniz lazım
Hızır a.s ın nebi (peygamber) oluşunun delilleri:
Bütün mufessirler "yanımızdan ona bir rahmet verdik" ayetindeki "raht" kelimesinin nubuvvet manasında olduğunu söylemişlerdir. (Nesefî, Tefsirıı'n-Nesefi, Kehf 82. ayetin tefsiri, el-Alusi, a.g.e. , 15/320; ez-Zemahşeri, el-Keşşaf, 1/575, Salah Abdulfettah el-Halidi, Maa Kısasi's-Sabıkîn li'l-Kıır'an, 228-230, Daru'l-Kalem, Dımaşk, 1989, birinci baskı)
Nitekim "(Nuh) dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir delil üzerinde m ve O bana kendi katından bir rahmet vermiş de bu size gizli tutulmuş buna ne dersiniz? Siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıız?" (Hud 28)
Çünkü Biz onu insanlara bir delil ve kendimizden bir rahmet kılacağız." (Meryem 21)
"Kafirler de, putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir." (Bakara 105)
Onu (Lut'u) rahmetimize dahil ettik. Çünkü o salihlerden idi". (Enbiya 75)
Rahmetini dilediğine ayırır. Allah üstün lütuf sahibidir. (Al-i İmran 74)
"Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar. (Zuhruf 32)
Çünkü Biz, Rabbin katından bir rahmet olarak peygamberler göndericiyizdir. (Duhan 5-6) gibi ayetlerde ve başka yerlerde "Rahmet" kelimesinin nübüvvet manasında olduğunu mufessirler belirtmişlerdir.
Onun için Hıdır olarak adlandırılan Salih Kul ile ilgili bu ayette geçen rahmetin de nubuvvet manasında olduğu ve Hıdır'ın nebi olduğuna delalet ettiği anlaşılmaktadır. (Salah abdulfettah el-Halidi, a. g. e. 178-180)
Nesefi, "Katımızdan ona bir ilim öğrettik. (Kehf 65) ayetinin gaybi şeyleri haber vermek anlamında olduğunu belirterek bunun ancak Allah tarafından vahiyle olacağım söyler. Yine "Onu kendimden yapmadım. (Kehf 82) ayetini "kendi içtihadımla yapmadım, bilakis onu Allah'ın emriyle yaptım" diye tefsir eder (Tevsuru'n-Nesefi, Kehf, 82. ayetin tefsiri)
Kurtubi de "Cumhura göre Hıdır nebidir ve ayet buna delalet etmektedir. Çünkü nebi kendisinden daha aşağı olan kişiden öğrenmez.
Sonra gizli (batın) olan şey hakkındaki hükme ancak peygamber olanlar muttali olur. (İbn Hacer, Fethu'l-Bari, 6/310) demektedir.
Fahruddin er-Razi, Musa ve Hıdır'la ilgili kıssayı tefsir ederken Hıdır'ın peygamber olduğunu söylemekte ve bunu savunanların delillerini şöyle sıralamaktadır:
a- Yüce Allah "yanımızdan ona bir rahmet verdik" buyurmaktadır. Rahmet de nubuvvetin kendisidir. (Yukarıda belirttiğimiz ayetlerden deliller getirir.)
b- Yüce Allah "Katımızdan ona bir ilim öğrettik" buyurmaktadır. Bu da bir öğretici veya bir murşid aracılığıyla değil, doğrudan doğruya Allah'ın ona Öğretmiş olmasını gerektirir. İnsan aracılığı olmadan Yüce Allah'ın öğrettiği kişinin işleri Allah'ın vahyetmesiyle öğrenen bir nebi olması vaciptir.
c- Musa ona: "Bana öğretmen için sana tabi olayım mı? (Kehf 66) buyurmuştur. Biliyoruz ki, öğretimde veya öğrenimde peygamber, peygamber olmayana tabi olmaz.
d- Hıdır, Musa'ya "Bilmediğin bir şeye nasıl sabredersin (Kehf 68) diyerek ondan farklı olarak başka bilgilere sahip olduğunu göstermiştir. Musa da "Senin hiçbir işine karşı çıkmam. (Kehf 69) diyerek ona karşı tevazu göstermiştir. Bütün bunlar o kişinin bazı konularda Musa'nın üstünde olduğunu ve peygamber olmayan bir kişinin peygamberden üstün olamayacağını göstermektedir.
e- Ebubekir el-Asam: "Onu kendimden yapmadım" ayetinin Hıdır'ın peygamber olduğunu gösterdiğini söylemiştir. Zira bunun anlamı, yaptığım o işi kendi içtihadımla değil, Allah'ın vahyetmesiyle yaptım, demektir.
f- Rivayetlerde Musa'nın, Hıdır'ın yanına geldiğinde "es-Selamu aleykum" dediği, Hıdır'ın da "ve aleyke's-Selam ya nebiyye Beni İsrail" dediği, Musa'nın ona "Bunu kim sana söyledi (Benim Israiloğullarımn peygamberi olduğumu nereden biliyorsun?) demesi üzerine Hıdır'ın: "Seni bana gönderen (Allah)" dediği kaydedilmektedir. Bu da Hıdır'ın bunu ancak vahiyle bilmiş olacağını göstermektedir. Vahiy de ancak peygamber olan kişiye gelir. (Salah Abdulfettah el-Halidi, a. g. e. 178-180)
"Onu kendimden yapmadım" ayeti şu anlama geliyordu: "Yani, gördüğünbu işleri kendi görüş ve içtihadımla değil, ancak Allah'ın emri ve vahyi ile açtım. Çünkü insanların mallarını eksiltmeye ve kanlarını akıtmaya kalkışmak ancak kesin vahiy ile olabilir. (Salah Abdulfettah el-Halidi, a. g. e. 230)
Musa'nın karşılaştığı ve görüştüğü salih kişinin, yani Hıdır'ın nebi değil, veli olduğunu söyleyenlerin genellikle tasavvufi meşreb sahibi kişiler olduğunu görüyoruz. Bunlar Hıdır'ın sözkonusu bilgilere ilham yolu ile yahut başka bir peygamberin kendisine bildirmesiyle sahip olmuş olabileceğini ileri sürüyorlar.
Her şeyden önce, ona başka bir peygamberin bildirmiş olması ihtimali uzak bir ihtimaldir. Aksi halde "Katımızdan ona bir rahmet verdik, yanımızdan ona bir ilim öğrettik" sözlerinin fazla bir anlamı kalmaz. Hatta olağanüstü bazı şeyleri Musa'ya göstermek için onun gibi bir peygambere muhtaç olacaksa, ona Allah tarafından bir ilim öğretilmesinin ne yararı olacaktır?"(Alusi, a. g. e. 16/17)
Kıssada geçen ve görünüşte serî naslara aykırı olan olağanüstü fiilleri Hıdır'ın ilham sonucu işlediği de söylenemez. Çünkü veli bir kişinin sadece aklına gelen veya kendisine yapılan bir ilhama dayanarak suçsuz bir insanı Öldürmesi caiz değildir. Zira onun aklı veya kalbi masum değildir. Akıl veya kalbinin hata etmiş olması ittifakla caiz görülmüştür. Kaldı ki, veli olduğunu söyleyen bir insanın kalbine gelen ilham ile insanları öldürmesi caiz olursa, toplumda herkes veli olduğunu ve istediği kişiyi öldürmenin kendisi, ne ilham edildiğini ileri sürerek istediği kişileri öldürmeye kalkışmış olur ki, böyle bir şeyin ne kadar anlamsız olduğu açıktır.
Ama Salih Kul'un, büyüdüğü zaman mu'min ebeveynini küfre ve irtidada götüreceği endişesi ile henüz ergenlik çağına gelmemiş bir çocuğu öldürmesi, elbette yaşadığı taktirde meydana gelecek maslahattan daha önemli bir maslahata dayanmaktadır. Bunların tesbiti de ilhanı veya kalbe damlama ile yapılması mümkün değildir. Olsa olsa yanılmayan ve geleceği bildiren kesin bir vahiy ile olur ki bu da Salih Kulun nubuvvetim göstermektedir. (Alusi, a. a. e. 16/17, ibn Kesir, el-Bidaye ve'n-Nihaye, 1/328)
Bilindiği gibi, İslam şeriatına göre ilham şer'i delil olmaz. Serî bir nassa aykırı düştüğü taktirde ilhamla amel etmek caiz değildir. Zaten makbul olabilmesi için bu şartı koşan alimler, ilhamın ancak sahibi için bir hüccet olabileceğini söylemektedir. Tasavvufçuların kendileri de bunu kabul etmektedir. Onun için sözkonusu fiilleri Hıdır'ın ilham sonucu işlediğini söylemekmümkün değildir. Bu işleri ancak yanılnıayan bir vahiy ile hareket eden bir peygamberin işlemesi sözkonusu olur. (Alusi, a- g. e. 16/17. Acaba hanhi sufi öldürmesi için çocuğunu veli dediği kişilere teslim edebiliyor!?)
Bunun aksini savunan varsa, en güvendiği ve veli olduğuna kanaat getirdiği bir insana böyle bir istekle ortaya çıktığı taktirde, acaba öldürmesi için çocuğunu verebilir mi?
İlhamla velilerin böyle bir işi yapabileceklerini savunanlar öldürmeleri için çocuklarını onlara teslim edebilirler mi?
Nitekim bu konuda hukukçu Ebubekir Cassas da şöyle demektedir:
"Yüce Allah'ın Musa ve Hıdır kıssasında belirttiklerinden şu anlaşılmaktadır: Maslahata götürecek hikmete mebni olarak işlenmesi caiz olan bir işi hikmet sahibinin zarar gibi görünen tarzda işlemesi yadırganmaz. Bu konuda hikmet sahibinin işlemesi safinin işlemesinin aksinedir. Tıpkı tedavi edilen veya ilaç içirilen çocuğun zahirde ilaca veya tedaviye tepki gösterip ilacın veya tedavinin kendisine sağlayacağı yarar gerçeğinden habersiz olmasına benzer. Onun için Yüce Allah'ın bütün yaptıklarının veya emrettiklerinin mutlak hikmete ve maslahata mebni olduğu kesin olduğundan emredeceği veya zarar gibi görünen fiillerine itiraz etmek caiz değildir. (Ebubekir el-Cassas, Ahkamu'l Kur'an, 3/215)
Salih Kulun işlediği de Yüce Allah'ın kendisine bildirdiği bilgi ve yaptığı emir sonucu olduğundan mutlaka hikmete mebnidir ve görünüşte zarar gibi görünse bile, gerçekte yararın kendisidir. Zaten böyle bir şeyi ancak Yüce Allah'ın bilgisi ve himayesi altında olan masum bir peygamber yapabilir. Yoksa kişinin derecesi ne olursa olsun, kalbine damlama ile yahut ilham ve keşf ile böyle bir işe kalkışması kesinlikle şeriata aykırı ve yasaktır. (Musa ve Hızır kıssasının geniş bir tefsiri Mııhammed Hayr Ramazan Yusuf, a.g.e. 115-167)
Ayrıca, veli saydıkları Salih Kul'un ledunni bilgiye sahib olduğu ve Allah'tan ilhanı aldığını savunan tasavvufçuların ona bu yetkiyi verirken, Peygamber olan Musa'ya vermemeleri mantık ve insafla açıklanacak birşey değildir. Her mumin biliyor ki peygamber veliden büyüktür. Peygamber olan Musa ledunni bilgilere ve ilhama sahi olamıyorsa, veli olarak gördükleri Salih kul nasıl sahib olabilir?
Kur'an'da bu salih kişinin açıkça diğer peygamberler gibi adı geçmemekle beraber ona bir peygamber olarak inanmak gerekir. Ancak bu inanç sarih ve sahih dini bir nassa değil, içtihada dayandığından, yani delaleti açık olmadığından onu veli kabul eden bir insan tekfir edilmez. İcmali olarak bütün peygamberlere iman etmek farzdır. Kur'an-ı Kerimde adı geçen peygamberlere ise, ayrı ayrı iman etmek farzdır. (Salah Abdulfeltah el-Halidi, a. g. e. 180)
Hızır a.s günümüzde de yaşıyor mu ve kıyamete kadar yaşayacak mı?
Hemen belirtelim ki bu anlayış sahiblerinin çok büyük bir kısmı yine tasavvufa mensub olanlardan oluşmaktadır. Bunlar arasında Cunevd el-Bağdadi, Seri es-Sakati, Bişr el-Hafı, Muhyiddin ibn Arabi, Ebu Talib el-Mekki, İsmail Hakkı Bursevi, Hakim et-Tirmizi, İbrahim ibn Edhem, Maruf el-Kerhi, -Amr ibn Dinar, el-Yafii gibi tasavvuf meşhurları bulunmaktadır.
Yaşadığına dair delil olarak da Hıdır'ın zaman zaman bu meşhurlardan kimileriyle görüştüğü ve belirli yerlerde onlara göründüğü yolundaki mitolojik iddialardır.
Nevevi, Hıdır'ın hâlâ aramızda yaşadığı, tasavvufcular, salah ve marifet ehli arasında bu konuda ittifak bulunduğu ve kendisini gördükleri, onunla konuştukları, kendisinden birtakım bilgiler aldıkları, ona sorular sorup cevaplar aldıklarına dair hikayelerinin çokça bulunduğunu kaydeder. Bulunduğu mübarek yerlerin de sayılamayacak kadar çok ve gizlenemeyecek kadar açık bulunduğunu belirtir. (Nevevî, Tehzibu'l-Esma ve'l-Lugat, 1/176,-177, Sahihi Musliın Şerhi, 15/135-136, Yine bakınız- ibn Hacer, a.g. e.,6/310; el-Alusi, a.g.e. , 15/322)
Bu konuda İsrailiyyat olduğu kabul edilen birçok da rivayet vardır. Nitekim İbn Hacer de Hıdır'ın Aynu'l-Hayat'tan içip ölümsüzlüğe kavuşması rivayetlerinin Vehb ibn Munebbih ve onun gibi İsrailiyyat nakledenlerden çıktığını kaydetmektedi. (İbn Hacer el-Askalanî, ,a. g. e. , 8/314, israiliyyat hakkında Remzi Na'naav e Doç. Dr. Abdullah Aydemir'in "Tefsirde İsrailiyyat" kitaplarına bakılabilir)
Zahir naslara dayanmayan islamdışı birçok görüş ve davranışlarını ta-savvvufçuların bu nevi esrarengiz ve ilham-keşf gibi şeylere dayandırmaya çalışması da bu işin ne kadar tutarsız olduğunu göstermektedir.
Hıdır'ın şu anda yaşadığı ve kıyamete kadar yaşayacağı anlayışı birçok yönden reddedilmiştir.
el-Alusi ve Salah Abdulfettah el-Halidi bunu maddeler halinde şöyle özetlemektedir:
a- Hıdır'ın yaşadığını söyleyenler, onun bizzat Adem'in oğlu olduğunu iddia ediyorlar. Halbuki bunun ne kadar gülünç olduğu açıktır.
b- Hıdır, Hz. Nuh'tan önce olsaydı tufan sırasında o da gemiye binerdi. Buna dair hiçbir haber yoktur. Sonra gemiye binenlerin tümü eceli geldiğinde ölmüştür. Sadece-Hz. Nuh'un mu'min oğullarının soyu devam etmiştir. Yüce Allah bunu "Ve onun zurriyetini baki olanlar kıldık (Saffat 77) diyerek belirtmiştir.
c- Adem'in zamanından kıyamete kadar bir insan yaşamış olsaydı , bu en büyük alamet ve delil olurdu. Yüce Allah delil olması için uzun sür ' öldürüp dirilttiklerini Kur'an-ı Kerimde belirtmiş ve alamet yahut delil olması için zikretmiştir. Halbuki Hıdır'la ilgili hiç böyle birşey olmamıştır.
d- Hıdır'ın yaşadığım söylemek Allah'ın takdiri hakkında bilgisizce konuşmaktır ve bu Kur'an ayetleriyle yasaklanmıştır.
e- Yaşadığına dair deliller, tasavvuf meşhurlarının anlattıkları hikayelerden öteye geçmemektedir. Acaba bunlar Hıdır'ın hangi alametini ve özelliğini biliyorlar ki kendilerine görünenin şeytan olmadığına hükmediyorlar?
f- Bilindiği gibi Hıdır, Musa'dan ayrıldı. Musa'dan ayrılmaya razı olan Hıdır, şeriat ölçüsü tanımayan, cuma ve cemaat bilmeyen, ilim tahsil etmeyen ve ruhbanlık hayatı yaşayan birtakım cahillerle bir araya gelmeye nasıl razı olabilir?
Herbiri "Hıdır bana tavsiyede bulundu, Hıdır bana söyledi, Hıdır bana göründü" deyib duruyorlar. Musa ile sohbetine son veren Hıdır acaba bunlarla sohbete nasıl razı oldu?
g- Hıdır'la görüştüğünü iddia eden kişiler "Biz Rasulullah'la görüştük, onunla sohbet ettik, ondan dinledik" gibi şeyler söyleyecek olurlarsa reddedilecekleri konusunda bütün ümmet icma etmiştir. Böyle iken "Hıdır'la görüştük, onunla oturduk, ondan aldık" demeleri gibi sözlerine nasıl itibar?
h- Peygamber, "Musa hayatta olsaydı, mutlaka bana tabi olacaktı. (Ahmed İbn Hanbel ve Ebu Ya'la rivayet etmiştir. Ayetlerde bu manalı delalel etmekledir. Ayrıca Ali el-Kari, Esraru'l-Merfua fi'l-Ahbari'l-Mevdua, 1/285, Beyrut, 1986) buyurmuştur. Hıdır da hayatta olsaydı elbette Rasulullaha tabi olacaktı. Halbuki buna dair sahih hiçbir şey yoktur. Sadece ashabtan bazı kişilerin ölümü üzerine Hıdır'ın Rasulullaha taziye için geldiği rivayeti vardır ki, onun da muhaddis alimler doğru olmadığını söylüyorlar.
Nitekim İbn Kesir "Bu konudaki bütün hadisler gerçekten zayıftır. Dinde huccet olmaya elverişli değildir. Hikayelerin çoğunun da senedi zayıftır. Olsa olsa, sahabi ve benzeri masum olmayan ve yanılması mümkün olan kişilere kadar ulaşabilir" demektedir. (İbn Kesir, a. g. e. , 1/334, 1/336-337)
Ebu'l-Ferec ibn el-Cevzi de bu konudaki hadislerin hepsinin uydurma olduğunu belirtmiştir. (Ebu'l-Farac ibn el-Cevzi, Ucaletıı'l-Muntazir fi Şerhi Haleti'l-Hıdr'dan naklen İbn Kesir, a. g. e. , 1/334)
i- Muslim ve diğer kitaplarda, Peygamberin birgün yatsı namazından sonra şöyle buyurduğu Abdullah ibni Ömer'den rivayet edilmiştir:
"Bu gece gördüğünüz mü? Şubhesiz yüz yıl sonra bugün yaşayanlardan kimse hayatta kalmayacaktır". (Muslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn Hanbel)
Yine Muslim ve diğer kitapların rivayet ettiği bir şöyle buyurmuştur: "Yüz yıl sonra bugün yaşayan hiçbir nefis yaşamayacaktır. (Muslim, Tirmizi, İbn Hanbel)
Bu hadisler de gösteriyor ki, belirtilen, süreden sonra o gün aıı]ardan kimse sağ kalmayacaktır. Hıdır da o gün yaşıyor idiyse, o da "yüz yıl sonra ölecekti, demektir.
Buhari'de, Hıdır ve İlyas'ın bugün de yaşayıp yaşamadıkları sorulmuş ve şöyle demiştir:
"Bu nasıl mümkün olsun ki? Rasulullah vefatına yakın bir zamanda şöyle buyurmuştur: "Bugün yaşayanlardan hiçbir kimse yüz yıl sonra yaşamayçaktır."
Bu ve benzeri bütün deliller Hıdır'ın halen yaşamadığı ve ölümsüz olmasının sözkonusu olmadığını göstermektedir. Zaten şu anda ve bundan sonra kıyamete kadar yaşamasının serî ve aklî makul hiçbir gerekçesi yoktur. (el-Alusi, a. g, e. , 15/320-328. Geniş bilgi için bkz. Mııhammed I l,ıyr Ramazan Yusuf, 7-232, Hüseyin ibn Mehdi el-Ğuneymi, Mearicu'l-Elbab fi Menahici'l-Hakki ve's-Savab, 49-50)