Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 9
sengulb

4 yıl önce - Çrş 19 Ağu 2015, 23:06

Alıntı:

İstanbul Yazıları

Serhat ÖZTÜRK

Erguvan

Sözcüğün kendisi bile güzel. Öylece, tek başına dursa...

Oysa salt bir sözcük de değil sözkonusu olan, erguvan varlığıyla her bahar İstanbul’u, özellikle de Boğaz’ı, insanların yaptığı bütün tahribata rağmen, bir masal şehrine çeviriyor.
Her yer yeşil, ama yeknesak her şey gibi yeşil de bir başına sıkıcıdır. Ne mutlu ki, Boğaz’da böyle değil manzara, çünkü erguvan var.

Erguvan!

Şimdi şehirde dolaşırken, bir ibadete başlar gibi. Sadece gibi, ne ibadetle ilgisi var ağacın, ne de öyle bir ihtiyacı. O yalnızlığını insandan daha iyi taşıdığını göstermiş bir canlı. Daha köklü ve daha vakur.
Yazık ki, dün olduğundan daha da uzağımızda bugün. Çevremdeki insanlara şöyle bir bakıyorum da, erguvanın varlığından habersiz olanların sayısı öyle çok ki.

Erguvan denince, insanların ağzından dökülen ne, nerede, ne zaman soruları yaşadığımız hayata ve kente ilişkin ilginç ve köklü ipuçları veriyor.

Başkaları üzerine konuşmak kolay. Hayatının önemli bir bölümü Boğaz’da geçmiş biri olarak, erguvanın varlığından 30’uma yakın haberdar olduğumu itiraf etmeliyim. Hep önünden geçtiğim, hep ismini duyduğum, çiçekçilerin tablalarını süsleyen şebboyla, frezyayla 40’ıma yakın müşerref oldum.

Ama belirleyici olan bireyler değildir elbette. Beni daha çok hayal kırıklığına uğratan, gerek Koçu’nun gerekse Tarih Vakfı’nın hazırladıkları İstanbul Ansiklopedisi’nde, erguvan ağacının esamesinin okunmaması.

Ana Britannica Ansiklopedisi'nde erguvanla ilgili bir madde ve o maddenin içinde bir hikáye anlatılıyor. Hristiyan dünyadaki inanışa göre erguvan aslında beyaz çiçek açarmış, ama Yahuda İsa’ya ihanet ettikten sonra, kendini bir erguvan ağacına asmış ve o gün bugündür kandan ya da utançtan kırmızı çiçek açar olmuş erguvan. Erguvan ağacının Hristiyan dünyadaki adı Yahuda ağacıymış. Ağaç-insan ilişkileri üzerine düşündürücü bir hikaye.

Küçükbebek'in üstlerinde bir Erguvan Sokak vardır. Erguvanı yoktur gerçi ama, İstanbul'da sayısı az olan çok güzel, dev bir kırmızı kestanesi vardır. Şimdilerde açmış olmalı, gidip bakmalı.

Kimilerine önemsiz geliyor bunlar, biliyorum. Dudak büküyorlar. Ne yani, bütün bu herc ü merc içinde çiçeklerin, çiçek adlarının ne önemi olabilir ki, diye düşünüyorlar. Hep böyle değil miydi? Daha da ileri gidip, kaçıştan söz edenler de olacaktır. Kaçınılmaz bu.


İstanbul'a hayranlığımızın nedenlerinden biri olan İstanbul'un ilkbahar mevsimindeki güzellikleri erguvanlarla ilgili yıllar önce gazetede okuduğum bir yazıya internette rastlamak güzel bir duygu...


sengulb

4 yıl önce - Cum 21 Ağu 2015, 10:55

İstanbul yazılarına devam...

Alıntı:


İstanbul Yazıları

Günaydın İstanbul... - Mehmet Altan

Tek tük kalmış eski köşklerle, yeni gökdelenlerin hüzünlü bir ‘‘son tango’’ oynadıkları sokaktan, caddeye doğru ilerliyorum.

Gökyüzündeki hafif kızıllık, güneşin geliyorum diyen şiirsel sinyallerinden ziyade, köşede, iki çingene çocuğunun yakmış olduğu ateşin yansıması gibi.

Biraz sonra günün sadeliğine uygun bir biçimde tenhalaşacak olan caddede uykulu insanlar kurulmuş oyuncak bebekler gibi ‘‘mekanik bir enerjiyle’’ işlerine ulaşmağa çalışıyorlar.
Yavaş yavaş dolmuş ve otobüs duraklarında öbekleşmeye başlıyanlar arasından sıyrılarak kendimi bir yolcu otobüsüne atıyorum.

Boğaz köprüsüne yaklaşmağa başladığımız sırada, dışardaki sabah ayazı ile içerdeki solukların karşılaşmasından oluşan, camlardaki buharı siliyorum.

Zaman tünelinden geçerek, tek tük eski tip evlerle, uzayıp giden alanlar arasında ‘‘o zamanki’’ İSTANBUL'un mesire yerlerini dolaşmağa çıkmışız gibi.

Güneş de, şiirsel sinyallerinin arkasından, ağırlığını fazla hissettirmek istemeyen bir nezaketle beliriyor.
Kış sonunun mat donukluğundan sızan güneş ışınları, zaman zaman ağaçlar ve kuşlar üzerinde, bir mayıs sabahı parlaklığıyla dolaşıyor. Hatta köprü girişine yaklaştığımızda aşağılarda vadilerde kalan bazı ağaçlar tartışma konusu oluyor. Kimileri sözkonusu ağaçların diğerleri gibi sıradan ağaçlar olduklarını, ancak güneş nedeniyle olağanüstü güzel göründüğünü söylüyor, kimileri ise güneş ışınlarının tılsımlı büyüsünü kabul etmekle birlikte, bunların hurma ağacı olduğunu iddia ediyor.

Rahmetli Orhan Kemal,
-İstanbul`da yaşamak beş yüz bin lira eder, dermiş.
Köprünün üstündeyken emeğinin karşılığını hiçbir zaman alamayan Orhan Kemal`in bu sözü, kendini teselli etmek için değil, İstanbul`da olmaktan gerçekten sevinç duyduğu için söylediğini hissediyorsunuz.

Köprünün altlarında, kışsonu güneşinin ışıklarına sarınmış martılar uçuyor. Sanki, ‘‘kanatlarında gün ışığı’’ taşımıyorlar da, ışık olmuş uçuyorlar.

Gümüş tozları gibi uçuşan usul martıları seyrederken, gözlerim köprünün üstündeki güvenlik görevlilerine takılıyor. LOUVRE sarayında, MONA LİSA tablosunu bekliyen zenci müze bekçisini hatırlıyorum. Asık suratıyla, tablo önünde kuyruk olan turistlere Mona Lisa`ya hiç aldırmadan sıkıntılı sıkıntılı baktığını görür gibi oluyorum. O bizi ‘‘sevinçlere salan’’ Boğaz manzarasını da ayazda nöbet tutan birinin nasıl gördüğünü merak ediyorum.

İstanbul`un tepelerinden, köprüye hayali ‘‘zoom’’lar yapıyorum. Köprüden geçen otomobiller, oyuncak arabalara benziyor.

Boğazdan, sanki ilk ve son defa geçiyorlarmış gibi bir ciddiyetle gelip giden gemiler gönlü gani birinin rengarenk boyayıp denize saldığı kağıttan kayıklara benziyorlar.

‘‘Kurulmuş bebekler’’ gibi, işlerimize, güçlerimize ulaşmağa çalışırken şöyle bir an gördüğümüz İstanbul`u, günlük yaşamın içinde nasıl çabucak kaybettiğimizi düşünüyorum.

Ama ‘‘uçan ışıklar gibi dolanan usul martılarla’’, ‘‘rengarenk boyanmış kağıttan kayıklar’’ gibi bir gidip bir gelen vapurlar, bir an için gözümüze takılsa da, yaşamın kimler tarafından konduğu belli olmayan katı kuralları, o, anlık ‘‘yaşam kıvancını’’ daha uzun boylu kılmıyor. Ne yazık.

MEHMET ALTAN




Hüseyin_44

4 yıl önce - Pzr 27 Eyl 2015, 16:56



Videoyu izleyip de İstanbul'a aşık olmamak elde değil...


Misafir c60

4 yıl önce - Sal 23 Şub 2016, 21:44

"3 gün içinde 825 adet fotoğraf çekmişim"

Maşallah. Önemli olan sizi mutlu etmesi. Ama benim şahsi fikrimi sorarsanız Full HD kalitede ufak zamanlarda da olsa video kayıtları almanızdır. Çünkü video fotoğraftan çok daha öndedir bana göre.

gel gelelim istanbul aşkına. önceden gerçekten çok seviyordum ama sevgim azaldı inanın. çünkü istanbul adeta "defol git diyor(aslında burada denecek sözü herkes biliyort ama büyüklerimden utandığım için yazmadım) resmen.Şöyle ki;

- Kentsel dönüşüm(bana göre rantsal dönüşüm) adı altına çıkarılan saçmalıkla ev fiyatları ve kiraları adeta fırlatıldı. Evleri,arsaları olan adamlar köşe oldu,kiradaki veya evi olmayan mağdur oldu. biri de ben mesela.

- Ben artık "afedermisiniz,bakarmısınız" diyen insanları görmezlikten gelip yanlarından kaçar gibi uzaklaşmak istemiyorum. ama malesef bu böyle. çünkü size bu şekil hitap edip sizin de ona bakmanız durumunda %100 para istiyor. ve inanın öyle insanlar bu şekilde para istiyor ki şaşırırsınız. ya yaşından,başından,kalıbından,giyiminden bile utanmıyor insanlar.

- Metroya sabah binmek işkence. adam o kadar kalabalığa rağmen utanmadan 4'lü vagon gönderiyor. daha utanmadan anons ediyor "bir sonraki 8'li vagon" diye. insanlar et istifi gidiyor. bazen o kalabalıktan ancak 3 .metro trenine bindiğim oluyor. daha bu kaynarca hatta hava limanına uzatılacakmış. o zaman cidden Allah anadolu yakası halkının yardımcısı olsun. herhalde ancak 10.metro trenine binebiliriz.

- Kadıköy çingenelerini söylemeye gerek yok. ama yine de konusu açıldı. Annemle birlikte kadıköy sahilde yürüyoruz. Utanmadan ömüme bir tanesi geçti. "abe şu güzel manitaya bir gül al bea" dedi. cin tepeme çıktı. daha öncede kız arkadaşım(normal arkadaşım) varken de oldu gülüp geçtim. ama annem varken olması gerçekten çok sinir bozucu oldum. o anda içimden dedim:"İstanbul harbiden ölmüş,ağlayanı yok. "

yine seviyorum istanbulu. ama bu olumsuzluklar eski hevesimi,heyecanımı aldı götürdü.


Hüseyin_44

4 yıl önce - Çrş 24 Şub 2016, 01:10

Alıntı:
Maşallah. Önemli olan sizi mutlu etmesi. Ama benim şahsi fikrimi sorarsanız Full HD kalitede ufak zamanlarda da olsa video kayıtları almanızdır. Çünkü video fotoğraftan çok daha öndedir bana göre.


Misafir kardeşim o video kayıtlarına bakarak anılarımı tazeliyorum her sene gelmeme rağmen!
Bu yaz için İnşallah yine İstanbul



mahmut11
4 yıl önce - Çrş 24 Şub 2016, 01:17

İstanbul'da okumuş, ve bir süre yaşamış biri olarak : İstanbul gerçekten başkadır, aşktır, tutkudur. şu anki yaşadığım şehri çok seviyorum, ama İstanbul aşkı gerçekten bir başka!





Misafir bc6

4 yıl önce - Çrş 24 Şub 2016, 01:29

Videoyu izleyip de İstanbul'a aşık olmamak elde değil...

Şu İstanbulu tanıtan videoalar İstiklal Caddesinden, Galata Köprüsünden ve Sultanahmet Meydanından ayrılamadı gitti.


Misafir c60

4 yıl önce - Cmt 27 Şub 2016, 22:59

"Misafir kardeşim o video kayıtlarına bakarak anılarımı tazeliyorum her sene gelmeme rağmen!
Bu yaz için İnşallah yine İstanbul "

hüseyin kardeşim..inşallah gün gelir tamamen kavuşursun istanbuluna bir daha ayrılık olmadan. sen dua et yüce rabbim çok büyüktür.


sengulb

4 yıl önce - Prş 05 May 2016, 17:09

Alıntı:
Kuşlar, uçurtmalar, balonlar…


İstanbul’un kanatlı sahipleri arasında ilk sırayı martılar alır. Deniz tavuğu da denilen martıların beyaz gövdesi, sarı ayak ve gagaları, İstanbul’un iki yakasını bir araya getirmeye çalışan vapurlara da renk verir. Vapurların gövdesi beyaz, bacası ve can simitleri sarıdır. Araba taşıyan vapurlara siyah rengi veren de karabataklardır.
Denize en yakın uçan yelkovan kuşları var bir de!.. Suyun bir karış üstünde telaş içinde, Boğaz’ın bir ucundan öbür ucuna sürü halinde uçan yelkovan kuşlarının, taht kavgası nedeniyle öldürülen şehzadelerin ruhları olduklarına inanılır.
Bir karganın en az yüz yıl yaşadığını düşünecek olursak, İstanbul’un değişiminin yaşayan en eski tanıklarının, zeki oldukları ornitologlar tarafından onaylanan bu siyah önlüklü okul kuşları olduğu aşikardır. Kentin en yüksek yeri olan Alemdağ’a özgü Alemdağ İspinozu’nun yanı sıra, Boğaz’daki kasırların bahçeleri arasında uçuşan papağanlar da, İstanbul’da olup bitenleri kuş bakışıyla gören sakinlerden bazılarıdır…
İstanbul sokaklarında kitap satan ilk insan Halim Şefik’tir. Karaköy’deki Şarap İskelesi Sokağı’nda bir hanın merdivenlerine dizdiği kitapları “Bayanlara baylara / Kafası olanlara / Bir de kitapsızlara” satan Halim Şefik’in çocukluğu Beykoz’da geçmiştir. Çocukluk yıllarında, bahar sabahları evden çıkar çıkmaz en çok sevdiği arkadaşını aramak için başını gökyüzüne çevirir Halim Şefik... Yanına bir an önce gitmek için can attığı arkadaşının nerede olduğunu uçurtmalara bakarak anlar; çünkü, arkadaşının yaptığı uçurtma yüksekte, en yüksekte olurdu… O uçurtmanın ipini elinde tutan çocuğun adı ise Orhan Veli’dir!
Uçurtmaların tarihi de İstanbul üstünde uçanlara dahildir ama, o ki sözü Orhan Veli’ye getirdik, bir garip şairden birkaç dize alalım yazımıza:
Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
İstanbul’da uçan uçurtmaların en ünlüsü III. Murat’ın oğlu Şehzade Mehmet’in sünnet düğünü nedeniyle 1582 yılının 29 Mayıs’ında başlayıp, 24 Temmuz’a kadar süren şenliklerde kuşlara arkadaşlık yapmıştır. Uçurtmanın şekli ve yaşanılanlar Sur-Name-i Hümayun’a şöyle kaydedilir:”Birisi kırtastan bir Simurg, Zümrütüanka kuşu yapmıştı; meydana getirdi, uçurdu, fakat rüzgar muhalif estiğinden kuşu gafletle kaçırdı, çünkü kuş havada uçarken kuyruğunu saldı ve kendini havaya verip, rüzgara karşı kanadını çaldı, adam ardınca bakakalıp şaşkın bir halde ‘uçur Allahım uçur’ diye döne döne, hayretle baka kaldı ve kendi kendine ‘bundan sonra var git kumda oyna, bunca zahmet çektim’ diye göğsünü dövdü, saçlarını tel tel yoldu. Hikmeti hüda kuş havada istikametini değiştirip, kanatları alt üst oldu, aşağı inerek Kumkapı’sının taşra canibine inip kondu. Bir yoluk kuşa döndü, adam da arkasından koştu…”
II. Abdülhamit döneminde bazı sözcükler yasaklanmıştır. Örneğin, “burun” sözcüğü yasaktır; bunun da nedeni padişahın burnunun çok büyük ve çirkin oluşudur!.. “Tahta kurusu” sözcüğü de yasaktır; “tahtın kurusun” diye anlaşılma olasılığına karşı!.. Böyle yasaklarıyla ünlü bir dönemde uçurtma da payına düşeni almıştır. İçine bomba konulup padişahın oturduğu Yıldız Sarayı’nın üstünde patlatılır düşüncesiyle uçurtmaların yasaklanması padişaha önerilmiştir. İstanbul üstünde ilk balon 1785 yılının Mart ayında uçmuştur. Bir İranlı baloncu yanına iki bostancıbaşı alarak Topkapı Sarayı’nın avlusundan havalanmıştır. Uçuş öncesi padişah I. Abdülhamit üç cesur adama kendi elleriyle birer kürk giydirmiştir. 120 kilometre yol aldıktan sonra alçalan balonu gören Bursalılar, günahlarının çokluğundan dolayı cezalandırıldıklarını düşünerek yere kapanırlar! Padişah, bu hayırlı olayın ebedileşmesi için balonu Ayasofya’nın minaresine astırır. II. Abdülhamit uçurtmayı yasaklar, IV. Murat Hezarfen Ahmet Çelebi’yi sürgüne gönderir… İstanbul’un yasaklar tarihinde uçanlar da payına düşeni almıştır… Ama, yasakları kınarken, tarihimizde alkışlanması gereken olayları da unutmamalıyız. Örneğin, I. Abdülhamit havacılığı teşvik ederken, aynı yıllarda Çariçe II. Katherina, Rusya’da balonculuğu yasaklamıştır.

Sunay Akın


İstanbul aşığı Sunay Akın'ın Gazete Kadıköy'ün bu haftaki sayısındaki güzel yazısı...


Mehmet BLC
1 yıl önce - Pts 08 Ekm 2018, 01:53

Çok güzel İstanbul fotoğrafları eşliğinde Göksel Baktagir'in eserlerinden müteşekkil 1 saat 48 dakikalık bir resital.

İstanbulun dışında yaşayan İstanbul aşıkları için hem görsel, hem de işitsel şölen.




Fotoğrafların sahibi ve klibi hazırlayan kişi açıklamasında yazıyor. İnşallah ilerde de kaldırmaz da güzel bir arşiv olarak kalır.



sayfa 9
ANA SAYFA -> İSTANBUL - Haberler ve Sohbet