1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 6  |
 |
umitcoskun
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 01:58
HRANT DİNK
Hrant Dink (Ermeni: Հրանդ Տինք, 15 Eylül 1954, Malatya - 19 Ocak 2007, İstanbul), Ermeni kökenli Türk gazeteci. 19 Ocak 2007 tarihinde saat 15:00 sıralarında, genel yayın yönetmeni olduğu Agos gazetesinin Şişli Halaskârgazi Caddesi üzerindeki binası önünde uğradığı silahlı saldırı neticesinde hayatını kaybetti.[1]
Hayatı
Hrant Dink, 1954 yılında Malatya’da dünyaya geldi. Babası Sivas'ın Gürün ilçesinde, annesi Gülvart ise Sivas'ın Kangal ilçesinde doğup büyümüştü. Anne ve babası 1961 yılında İstanbul'a taşınmalarının ardından boşandı. Hrant ve iki kardeşi ailenin bölünmesinin ardından Gedikpaşa’daki Ermeni Yetimhanesi'ne yerleştirildi.
Dink bu sırada Türkiye'de gelişmekte olan sol siyasetten etkilendi. Türkiye Komünist Partisi / Marksist-Leninist çizgisinde siyaset yapmaya başladı. Yakalandığı durumda örgüt ile Ermeni cemaati ilişkilendirilmesin diye ismini mahkeme kararı ile Fırat olarak değiştirdi.
Liseyi bitirdikten sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi'nde Zooloji eğitimi aldı. Bir süre sonra yetimhanede birlikte büyüdükleri Rakel ile evlendi.
Kardeşleriyle birlikte açtıkları yayınevi ve kırtasiye işlerini sürdürürken, eşi Rakel’le birlikte, kendileri gibi Anadolu’dan gelen kimsesiz ve yoksul çocukların yetiştiği Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’nı yönetmeye başladı. Açılışından 21 yıl sonra kampa devlet el koydu. Askerliğini Denizli Piyade Alayı'nda sekiz ay kısa dönem er olarak yaptı.
Bazı gazetelerde kitap eleştirileri ile yazı hayatına başladı. Basında çıkan yanlış haberlere gönderdiği düzeltmeler ile adı duyulmaya başladı. İstanbul Ermeni Patrikhanesi’ne, "Ermeni toplumu çok kapalı yaşıyor, kendimizi iyi anlatırsak önyargılar kırılır"[2] diyerek bu amaçla Türkçe ve Ermenice bir gazete çıkarmayı önerdi. 5 Nisan 1996 tarihinde ilk sayısı yayınlanan Agos Gazetesi'nin kuruculuğunu, yayın yönetmenliğini ve başyazarlığını üstlendi. Agos dışında Zaman Gazetesinde ve Birgün Gazetesinde yazdı. Yazılarında Türkiye'deki her etnik topluluğun barış içinde yaşaması gerektiğinin altını çizen Dink[3], aynı zamanda Ermeni cemaatinin patrikhane dışında sivil bir merkezi olması gerektiğini de söylüyordu.
Davalar
Ermeni Diasporası'na 1915 olayları için soykırım kelimesini içermeyen daha yumuşak muhalefet yürütmeleri çağrısında bulundu. Bunlara karşılık 2002 yılında Urfa'da verdiği bir konferansta "Ben Türk değil Türkiyeliyim ve Ermeniyim" dediği için "Türklüğü aşağılamaktan" üç yıl yargılanarak, beraat etti. 13 Şubat 2004'te yayımlanan bir makalesindeki ""Türk"ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni'nin Ermenistan'la kuracağı asil damarında mevcuttur."[4][5] sözleri nedeniyle 301. maddeden "Türklüğe hakaret" suçlamasıyla yargılandı ve aksi yönde verilen bilirkişi raporuna rağmen 6 ay hapis cezası aldı[6] ancak cezası ertelendi. Dink, bu dava için AİHM'ye başvurmaya hazırlanmaktaydı.Dink' in yargılanmakta olduğu iki dava daha vardı.[7]
Reuters'a "Evet 1915’te olan bir soykırımdı çünkü dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halk ve onun uygarlığı artık yok" biçiminde bir demeç verdi.[8] Bu, 1915-1918 Osmanlı'da Ermeni olayları konusunda Ermeni diasporasına yakın tutum sergilediğini gösterdi; ancak onlardan ayrıştığı nokta şuydu: Bu iddiaların temelini oluşturan Vahakn N. Dadrian'ın, Ermeni toplumuyla Türk toplumunun arasının açılmasından Osmanlı yönetimini sorumlu tutmasına[9] rağmen; Hrant Dink, bu durumun esas sorumlusunun Avrupa ülkeleri olduğunu iddia ediyordu.[10]
Suikast
Ana madde: Hrant Dink Suikastı
Hrant Dink 19 Ocak 2007'de Şişli'de Halâskârgazi Caddesi üzerindeki Agos Gazetesi'nin çıkışında, 14:54'de yakın mesafeden yapılan üç el silah atışıyla öldürüldü. Katil zanlısı olarak, 19 yaşındaki[11] Ogün Samast adlı bir kişi, güvenlik kameralarından elde edilen görüntülerin yayınlanmasından sonra, zanlının babası tarafından polise ihbar edilerek, Samsun otogarında sivil giyimli jandarma ve polis ekipleri tarafından yakalandı.
Hrant Dink, Türkiye'de 1909 yılından bu yana, suikast sonucu öldürülen 62. gazeteci oldu.[1]
Cenazesi
Hrant Dink'in cenazesi, 23 Ocak 2007 Salı günü Şişli'de Agos Gazetesi önünde bir törenle başladı. Cenazeye katılanlar DİSK tarafından hazırlanan Türkçe, Ermenice ve Kürtçe "Hepimiz Hrant Dink'iz, hepimiz Ermeniyiz!" yazılı dövizler taşıdı. Ayrıca topluluğun taşıdığı dövizlerin bazılarında ise Türk Ceza Kanunu 301. maddesine atfen "Katil 301" yazmaktaydı. Topluluk Kumkapı'ya kadar yürüdü. Burada Meryem Ana Kilisesi'nde yapılan dinî törenin ardından Hrant Dink Balıklı Ermeni Mezarlığı'nda toprağa verildi. Cenaze törenine kimi kaynaklara göre 40 bin[12], kimilerine göre ise 100 bin kişi katıldı.
|
 |
umitcoskun
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 02:12
ŞEYH SADREDDİN KONEVİ
(Mevlana Celaleddin Rumi'nin Hocası)
Sadreddin Konevî (1210-1274), Fars sufi[1][2] doğum yeri tam bilinmemekte, ancak Malatya olarak rivayet edilmektedir, Babasının Selçuklular döneminde önemli görevlerde ulunan Mecidüddin İshak isminde üst düzey bir devlet memuru olduğu, Sadreddin daha küçükken babasının öldüğü ve annesi de ünlü sûfi ve filozof Muhyiddin İbn El-Arabi ile evlendiği rivayet edilmektedir. Konya'da yerleştiği ve ününü orada yaptığı için "Konevi" diye anılır. Sadreddin, ilk din ve tasavvuf bilgilerini üvey babası Muhyiddin ibn El-Arabi'den aldı. Bir ara Şam'a giderek devletin önemli din adamları ve sufileri ile görüştü. Özellikle Evhadüddin Kirmani'nin Sadreddin üzerinde etkisi oldu. Şam dönüşü Konya'ya gelip yerleşen Sadreddin, Mevlâna Celaleddin Rumi'ye hocalık etti, maddi durumunun çok iyi olması nediniyle Konya'daki din ve bilim adamlarını sık sık evinde toplayarak, o yıllarda Doğu'nun en önemli kültür merkezlerinden olan kentte özel bir akademi oluşturdu. Nasîrüddin Tûsî ile de önemli felsefi nitelikli mektuplaşmalarda bulundu.
Felsefesi
Sadreddin Konevî'nin felsefesi temelde ilmi ilahi ya da metafizik dir. İbn El-Arabi gibi o da vahdet-i vücut fikrine bağlıdır, ancak bunun açıklanmasında Arabi'den ayrılır. Ona göre Tanrı düşüncesi insanlarda öncelikle öznel olarak meydana gelir ve daha sonra nesenel ya da ontolojik bir nitelik kazanır. Tûsî ile mektuplaşmalarının da ana tartışma ekseni bu konudur. Sadreddin Konevî, bu mektuplaşmalarda, Allah'nın akıl yoluyla bilineceği düşüncesini reddetmekte, Allah'nın hakikatinin yalnızca kendisi tarafından bilineceğini öne sürerek filozofların tetzlerini yadsımaktadır. Allah'nın özü ve esas nitelikli insan için her zaman bilinmez olarak kalacaktır. Sonsuzluk sonlu bir bilgiyle bilinemez. Allah mutlak varlık ve birliktir. Dolayısıyla Allah hakkında herhangi bir kesin yargıya varmak mümkün değildir. Ona verilecek varlık düzeyinde tek uygun isim varlık nuru (Nur-ül-Vücud)'dur.Allah'nın varlığı her zaman mutlak özü ile birlikte düşünülmelidir, ancak insan bunu gerçekleştiremez. Bu sebeblerden Allah hakkındaki kanıtlama girişimleri de yerinde değildir. Ne fizik ne de mantık temelli Tanrı açıklamaları açık ve kabul edilebilirdir. Ama insan Allah'ın isimlerini ve sıfatlarını düşünmeli bunun aracılığıyla bilgisindeki aczi azaltmaya çalışmalıdır. Allah isimleri ve sıfatları (esma'ül-hüsna) dolayısıyla bilinebilirdir yalnız. Asıl özü ise bilinmeden kalır.Böylece Tûsî'nin aksine Allah Konevî'ye göre, zorunlu varlık olarak ileri sürülemez. Konevî ile Tûsî arasında mektuplaşmalarla yürütlen ana tartışma konusu bu olmakla birlikte, her ikisininde sistematik sonuçlara vardıkları söylenemez.[3] Konevi, tasavvufi görüşlerinde tamamen İslam'a bağlı kalmıştır. Daima delillerini Kur'an, hadis ve eski sufilerin sözlerinden vermiştir. Böylece tasavvufi görüşle İslamın savunucusu olmuştur.
Eserlerinin Önemi
Sadreddin Konevi, İslam mistisizmi'nin (veya Tasavvuf) en tartışmalı okullarından biri olan Vahdet-i Vücud'a mensuptur. Üvey babası ve aynı zamanda Vahdet-i Vücud'ün büyük sözcülerinden olan Muhyiddin Arabi'nin talebeliğini yapmış ve eserlerini şerh etmiştir. Ayrıca Vahdet-i Vücud'u felsefi kavramlarla izah eden, kimi belirsizlikleri açıklığa kavuşturan bir kişi olduğundan da son yıllarda gerek İslam ülkelerinde gerekse Batı ülkelerinde Vahdet-i Vücud üzerine çalışan akademisyen ve araştırmacılar tarafından tanınmakta ve eserlerinin kaynakçalarında yer almaktadır. Türk olmasına karşın eserlerini Arapça kaleme almış olduğundan uzun yıllar sadece Arapça bilenlerin istifadesine sunulan eserleri İz yayıncılık tarafından yapılan çevirilerle günümüz okuyucuları tarafından da yararlanılabilmektedir. Onun eserleri Anadolu'da Türk-İslam kültürünün yayılmasında etkili olmuştur. Bu bakımdan Konevi'nin Türk-İslâm felsefesinde özel bir yeri ve değeri vardır.
Alıntılar
Bir şeye dair bilginin gerçekleşmesi ve onu tam olarak bilmek, bilinen şey ile bir olmaya; bir olmak ise, bileni bilinenden ayırt eden her şeyin ortadan kalkmasına bağlıdır.
Akıl, tabiatın fer'idir; dolayısıyla aklın kayıtlardan kurtulması, asl'a dönmesidir.
İnsanların zanları ve itikadi tasavvurları, kendi hallerinden ibarettir; aynı şekilde, onların keşif ve basiret diye isimlendirdikleri şey de, çokluk ve imkan özelliklerinden temizlendiği anda nefislerinin halleridir.
...Kadîmlik mertebeni öğrenmek için, zuhûr etmeden önceki Hakkın katındaki mertebeni bilmeye çalış. Çünkü, kendi kadîmlik mertebeni öğrenmekle, ezelîliğin ortaya çıkar; ezelîliğinin sâbit olması, Hakka benzerliğini sahih kılar ki, bu benzerlik, kendisiyle (:benzerlik) tahakkuka mahsustur.
Dünyada en çok nimete mazhâr olan kişi tabiî ve nefsani iradesi Hakkın iradesine ve ilmine muvafık olan kimsedir; bununla beraber, vakitlerinin çoğunda bunu dikkate alır. İnsanların en çok üzüleni ise, his âleminde ortaya çıkartamadığı kuruntuları çok olan kimsedir; bununla beraber, arzuladığı şeylerin çoğunda kararlılığı eksiktir.
Tedebbür, insan mertebesinin bâtınında ve insan-ı kâmilde tecellisi açısından Hakkın bir sıfatıdır; çünkü kâmilin -istersen 'Hakkın kâmil ile bakması' da denilebilir- vücûdî karışımda Rabbiyle görmesi, tedebbür diye isimlendirilir...Düşüncenin özelliği böyle değildir; çünkü fikir, daha önceden bilinen unsurlardan yardım almak ve onlara ihtiyaç duymakla nefsani bir yöneliştir; daha önceden bilinen unsur, histen ve öncüllerden elde edilmiştir ve belirli bir şekilde düzenlenmiştir. Tefekkür eden, bütün unsurlarla tabiat perdesinin ötesinden hissetmiş olduğu bir şeyi veya bilinmeyen bir şeyin özelliğini elde etmek ister; böylece o şey bilinir hale gelir.
Eserleri
en-Nusûs fî tahkîki tavri’l-mahsûs (Vahdet-i Vücûd ve Esasları)
Miftâhu Gaybi’l-Cem ve’l-Vücûd (Tasavvuf Metafiziği)
en-Nefehâtü’l-İlâhiyye (İlâhî Nefhalar)
el-Fükûk fî Esrâı Müstenidâti Hikemi’l-Fusûs (Fusûsü’l-Hikem’in Sırları)
Şerh-i Hadis-i Erbaîn (Kırk Hadis Şerhi)
el-Mürâselât (Yazışmalar)
İ’câzü’l-beyaân fî te’vîli’i-ümmi’l-Kur’ân (Fâtiha Suresi Tefsiri)
Şerhu Esmâillâhi’l-Hüsnâ (Esmâ-i Hüsnâ Şerhi)
Tebsıratü’l-Mübtedî ve Tezkiretü’l-Müntehî (Marifet Yolcusuna Kılavuz)
|
 |
+lvnt44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:41
SABRİ ÖZEL
1950 yılında Malatya’nın Pütürge İlçesi Damlı Köyünde doğdu. İlköğretim üçüncü sınıfa kadar okudu. Çok küçük yaşta İstanbul’a gitti.
Daha sonraları kendi adıyla kurduğu Sabri Özel firmasını ve markasını kurdu. Sabri Özel firması 1200 çalışanı, 43 tane kendi mağazası, Türkiye'de 500 farklı satış noktası ve yaklaşık 15 ülkeye ihracat kapasitesine ulaşmış bulunuyor.
|
 |
+lvnt44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:44
VAHAP KÜÇÜK
1961 yılında Doğanşehir’de doğdu. İlk, Orta ve Lise tahsilini Doğanşehir’de tamamladı. Askerlik görevini yaptıktan sonra Doğanşehir’de iki yıl kadar inşaat işiyle iştigal etti. Daha sonra Malatya’da iki yıl ticaretle uğraştıktan sonra İstanbul’a taşınarak Taha Holding grubu bünyesinde Tema Tekstil Pazarlama A.Ş.'yi kurucu ortak olarak kurdu. 1985 yılında Fransa’da doğan LC Waikiki, 1997 yılında bugünkü Tema Grup tarafından satın alındı. 10 yıl bu şirketin genel müdürlüğünü yaptı. Bu görevden Tema Mağazacılık Perakende Şirketine geçerek iki yıl da burada görevi sürdürdükten sonra 2003 yılında bu şirketin Yönetim Kurulu Başkanı ve Taha Holding Yönetim Kurulu Üyesi olarak görevine devam etmektedir. Ayrıca, 2003 yılında Küçükler Holding’i de kurucu ortak olarak kurup halen bu grubun Yönetim Kurulu Başkanlığı görevine devam etmektedir. Evli ve 3 erkek çocuk babasıdır. Vahap Küçük, Rusya Federasyonu ile Dostluk Derneği Yönetim Kurulu Başkanı yapmaktadır.
1985 yılında Fransa’da doğan LC Waikiki, 1997 yılında bugünkü Tema Grup tarafından satın alındı. Koleksiyonları ve mağazacılık anlayışıyla birçok markaya örnek oluşturan ve ulaşılabilir modanın adresi olan LC Waikiki, büyüme serüvenini, 14 yıldır bir Türk markası olarak Tema Grup çatısı altında sürdürüyor.
|
 |
+lvnt44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:49
ERMAN ILICAK
Malatya Darende İlçesi Hacıdevriş mahallesinde doğdu. 13 yıl önce, birkaç bin dolarlık ilk işini St. Petersburg’ta “İtinayla tamirat yapılır” diye seri ilan gazetesindeki küçücük bir reklamla buldu. 13 yıl sonra, Rusya'da 2 milyar dolarlık toplam cirosu, 10 bin çalışanı ile dünyanın en büyük 86. inşaat şirketinin patronu oldu... Onu Türk kamuoyu, son dönemde "1,5 milyar dolarlık Zeytinburnu projesini kazanan genç işadamı" diye biliyor. Rönesans İnşaat’ın 40 yaşındaki sahibi Erman Ilıcak, tevazusundan bir şey kaybetmeksizin “Artık bizim misyonumuz, herkesin çok ve dürüstçe çalışarak büyük şirket olabileceğini kanıtlamak” diyor.
Delikanlı 27 yaşındaydı. Cebinde varı yoğu 30 bin dolar parası, önünde ilk adımını atmaya hazırlandığı “yeni hayat” vardı. Bundan tam 13 yıl önceydi. Yıl 1994’tü. Rusya’nın da “yeniden doğuş”u yaşadığı çalkantılı yıllardı. St. Petersburg’ta “Rönesans” adıyla ilk şirketini kuruyor, bilinmeyene doğru yelken açıyordu. “Ne olursa olsun başaracağım, başarmalıyım” diyordu kendi kendine. Yola 5 bin dolarlık tamirat işleriyle başlayan, 13 yıl sonra iş hacmi yılda 1 milyar doları bulan, 10 bin kişinin ekmek yediği devasa bir şirketin başında, gerçek bir “başarı öyküsü”nün kahramanıydı.
Erman Ilıcak, 1967’de Malatya’da doğdu. Hayatının ilk yılları, avukat olan babasının işinden dolayı Malatya ile Ankara arasında geçti. Evin en büyük çocuğuydu, iki kız kardeşine de ağabeylik yaptı. Liseyi başkentin en köklü eğitim kurumlarında TED Koleji’nde okudu, üniversitede ne istediğine tam karar veremeden tercihlerini yaptı, tombaladan ona ODTÜ İnşaat çıktı. Zaten o meslek olarak “özellikle şunu olayım” diye odaklanmamıştı, ama orta halli bir ailenin evladı olarak, “Hayatımda ne olursam olayım, başarılı olayım” diye düşünürdü her zaman. Ankara’da o yılların siyasi ortamında solun hakim olduğu Cebeci’de yaşıyorlardı. “Devrimci ruh o zaman içimize sinmiş”diye gülümsüyor laf o günlerden açılınca. “Koleje gittiğim anlaşılmasın diye, göğsünde arma olan TED ceketimi çantaya koyar, okulun önünde giyerdim” diyor.
Daha okul bitmeden, 3.sınıftayken talih ona ilk kez göz kırptı. Tesadüfen, ENKA İnşaat’ın patronu Şarık Tara ile tanıştı. ENKA’da yazları staj yapmaya başladı. Okul bitti. Kendi deyimiyle “Yine Şarık Ağabey’in torpiliyle” bu kez İstanbul’daki şirket merkezinde iş buldu. “Şarık Ağabey, eğitimli gençlere fırsat vermek, onların önünü açmak Türkiye için en büyük yatırımdır diye düşünüp bana ve benim gibi birçok gence şans verdi. Bugün bir yerlere geldiysek öncelikle onun bize bu şansı vermesine borçluyuz” diye şükranla anıyor duayen Şarık Tara’yı.
90’ların başıydı. Erman Ilıcak, ENKA’nın Irak şantiyelerinden birine gitmeyi beklerken, savaş çıkınca onu Libya’ya yolladılar. 1,5 yıl orada çalıştı. Bu arada, üniversiteden sınıf arkadaşı Avni Akvardar Rusya’ya gelmişti. Erman Ilıcak’a da sık sık mektup yazıyor, Rusya’nın potanisyelinden, hayatın temposundan bahsediyordu. O zaman, iş yaşamının ilerleyen yıllarında Avni Akvardar (fotoğrafta en sağda) ile yollarının kesişeceği, omuz omuza büyük başarılara imza atacaklarını tabii ikisi de hayal bile etmiyordu. Libya’da iş bitti. Erman Ilıcak’ı ENKA’nın Minsk’teki ofisine, Belarus’a yolladılar. Sovyet coğrafyasına adım attığında yıl 1992 idi. Libya’da şantiyede koşturmuş, işin pratiğini ve takım ruhunu öğrenmişti. Minsk’te masa başında çalışırken sık sık yenş projeler kovalamk için onu bölgedeki başka şehirlere ve bu arada St. Petersbrug’a da yolluyorlardı.
“Daha ilk gelişimde St. Petersburg’un güzel bir pazar olduğunu anladım. Müthiş bir restorasyon ihtiyacı vardı. Ama işlerin çapı Moskova kadar cazip değildi. ENKA için küçük işlerdi” diye anlatıyor. Minsk ofisinde geçen 1,5 yıl, önünün fazla açık olmadığı bir ofis ortamı 26 yaşındaki Erman Ilıcak’ı sıkar. Aklında St. Peterbrug vardır. O arada, yurtdışında geçen birkaç yılda 30 bin dolar para biriktir. Bunu işe başlamak için o günün Rusyası’nda yeterli bir sermaye olarak görür. Planını yapar. Bir ortaklık fikri çıkar. St. Peterbrug’ta şirket kurmaya karar verir. Kendisi iş bulacak, Libya’da beraber çalıştığı bir arkadaşı şantiyenin başında durup işleri yapacak, Ankara’daki teyze oğlu da işin lojistik ayağını kuracaktır. Müstakbel ortakların eşleri kocalarını bırakmaz, birşeyler yolunda gitmez ve Erman Ilıcak ENKA’dan ayrılıp, St. Petersburg’a gelmiş iken ortaklık başlamadan biter. “Artık köprüleri yakmıştım. Tek başıma da olsa başlayacaktım. Ve 1994 ocak ayında,benim için de yeni bir hayat anlamına geldiği için, ismini Rönesans koyduğum şirketi kurdum” diye hatırlıyor o zor dönemi.
Erman Ilıcak, üç ortaklı şirketle olarak 5-10 milydon dolarlık işlere talip olmayı planlarken, tek tabancı kaldığında çıtayı iyice düşürmek zorunda kalır. 5-10 bin dolarlık ofişs tamiratı işlerine bile razı olur. Şirketin ve ekibin ilk kuruluş dönemini, ilk işlerin alınışını onun ağzından aktaralım:
“Küçük bir ofis tuttum. Bir ‘İz Ruk v Ruki’ (‘Elden Ele’ adlı ünlü bir seri ilan gazetesi) aldım. Bugün hala beraber çalıştığımız ve şirketin önemli mevkilerine yükselmiş üç Rus elemanı, o seri ilanlardan buldum. ENKA’dan tanıdığım bir kalfa vardı, onu da çağırdım. Sonra yine ‘İz Ruk v Ruki’ gazetesine, bu kez ‘İtinayla tamirat işleriniz yapılır’ diye küçük bir ilan verdim. Ve beş kişilik o ekip, 5-10 bin dolarlık küçük işlerle yola çıktık. O arada sabun, inşaat malzemesi gibi bazı ürünleri de Türkiye’den ufak ölçeklerle getirip sattık ki, bir yandan da elimizde nakit para olsun. Ve o ilk yılın sonunda 600 bin doları inşaattan olmak üzere 1 milyon dolar ciro yaptık. Çark dönmeye başlamıştı.”
Rönesans İnşaat 96’ya kadar, iki yıl bu ufak tefek tamirat işleriyle yavaş yavaş büyür. İlk büyük iş 1996 başında gelir. 10 milyon dolarlık bir devlet ihalesi için onlardan da teklif isterler. O sırada St. Petersburg piyasasında bir tek Finlandiyalılar ve tek tük Rus inşaat şirketleri vardır. Rönesans o ihaleyi alır. Ve arkası çorap söküğü gibi gelmeye başlar.
Rönesans’ın kabuğunu çatlatıp dünya devleriyle aynı kulvara yükselmesinde, Baltika Bira’nın işlerinin payı inkar edilemez. 1997’ye geldindiğinde, Rusya’nın en hızlı büyüyen şirketlerinden olan Baltika, inşaat işlerini genelde Finlilere veriyordu. Yeni bir ihaleye, rekabet olsun diye Rönesans’ı da davet ettiler. Erman Ilıcak o günleri şöyle anlatıyor:
“O ihalede Finlilerin verdiği fiyatın yarısını verdik. Onların malzemesiyle, onlardan daha hızlı ve ucuca yaptık işi. Böylece bizim genelde galip çıktığımız bir tekabet ortamı oluştu. O günden sonra Baltika’nın yaptığı 120 ihaleden 111’ini biz kazandık. 1997’den 2003’e, sadece Baltika’ya 150 milyon dolarlık iş yaptık.”
O sırada Rusya’yı çökerten 1998 ekonomik krizi patlak verir. Şirketlerin çoğu büyük zararlara uğrarken, Rönesans krizden büyüyerek çıkar. Bunda en önemli etkn, Baltika Bira’nın krize rağmen yatırımlara devam etme kararı alması ve birbiri ardınca yeni fabrikalar kurmasıdır.
Kaderin cilvesine bakın ki, Erman Ilıcak yıllar önce kendisini sürekli Rusya’ya çağıran ODTÜ’den sınıf arkadaşı Avni Akvardar ile, St. Petersbrug’ta tesadüfen karşılaşır. Akvardar’ın, Kransodar’da evlendiğini ve oraya yerleştiğini öğrenir. Rönesans iyice büyümektedir, Akvardar’ı ekibe davet eder. Eski dost kabul eder.
Ancak kriz, zaten zor olan koşulları daha da ağırlaştırır. Rusya’da can ve mal güvenliğinin garantisinin olmadığı kaos dönemleri yaşanmaktadır. Rönesans artık bin kişinin çalığtığı bir şirket olmuştur ama 31 yaşındaki Erman Ilıcak da gecesini gündüzüne katarken bir hayli yıpranmıştır.
O ara Türkiye’ye gider. Kafası karışıktır. Zaten o güne dek çok iyi para kaznmıştır. Özellikle İstanbul’da ODTÜ’lü eski arkadaşlarını, onların renkli sosyal hayatlarını, Rusya ile kıyaslanamayacak rahat ortamı görünce derin düşüncelere dalar. “Hayatının geri kalanını hiç çalışmadan, rantını yiyerek geçirebilirsin. Bekarsın, altına bir Ferrari çeker hayatını yaşarsın. Paparazzilere malzeme bir hayat sürersin. İstediğin bu mu?” diye sorar kendine. St. Petersbrug’ta güneşe hasret geçen günleri, stresin eksik olmadığı iş hayatını, çalışmaktan başka bir şeye vakit bırakmayan temposunu düşünür. Zaten krizdeki Rusya için herkes “10 yıldan önce ayağa kalkamaz” diye karamsarlık edebiyatı yapmaktadır. Bir seçim yapma zamanı gelmiştir artık. Ve kendisine verdiği cevabı bugün şöyle hatırlıyor:
“Dedim ki kendime: Baştan bu iş para kazanmak içindi, rahat bir hayata ulaşmak içindi. Ama artık paradan daha önemli bir şey var. Bundan sonra herkese, çok çalışılırsa sıfırdan büyük bir şirket olunabileceğini, dürüstçe çalışarak çok yukarılara gelinebileceğini göstermek lazım. Allah bize böyle bir misyon verdi demek ki, bu yolda yürüyelim, gittiği yere kadar götürelim. Ve bu kararı verince St. Petersburg’a döndüm”.
Sonra Rönesans, St. Petersburg’tan çıkıp Rusya’ya yayılmaya başlar. Avni Akvardar’ın yönetiminde Moskova ofisi açılır. Normalde ikili ilişkilerle iş almak üzerine kurulu olan klasik müteahhitlik anlayışından çıkılır ve “pazarlama bölümü” kurulur. Zaten resmi kurumlardan aldığı işler cirsounun yüzde 5’ini geçmeyen şirket, artık potanisyel müşteri şirketleri kapı kapı dolaşıp işler almaya başlar. Bunun faydası, Baltika’nın inşaat işleri bitince anlaşılır. O arada özellikle fabrika ve alışveriş merkezileri inşaatı üzerine uzmanlaşan Rönesans, sürekli yeni işler almaya başlar. Uluslararası şirketlerin fabrikalarından Mega alışveriş merkezlerine kadar birçok büyük işi Rönesans alır. Tümen’den Yaroslavl’a, Perm’den Kransodar’a birçok şehirde şantiyeler yükselir. Bu arada şirkette yönetici ortaklar da oluşmaya başlar, böylece ekip ruhu canlı tutulur. Erman Ilıcak, “Kolej yıllarında basketbol oynardım. Bu bana, hiç kimsenin tek başına süper star olamayacağını, birlikte kazanılıp birlikte kaybedileceğini öğretti. Böylece, şirket büyüdükçe paylaşmayı da başardık” diyor.
Bu müthiş tempo, 12. yılın sonunda Rönesans İnşaat’ı 2005 sonunda dünyanın en büyük inşaat şirketleri arasında 86. sıraya yükseltti. 2006 değerlendirmesinde ilk 50’de yer bulacağından kuşku yok. Bugüne dek 2 milyar dolarlık işe imza atan şirketin, sadece 2006’da aldığı iş miktarı 900 milyon dolardı. Artık Türkiye’de de büyük yatırımlar yapıldı, yapılıyor. 15 yeni iş alışveriş merkezi proje aşamasında. En son Türkiye’nin gündemine oturan İstanbul Zeytinburnu’nda 1,5 milyar dolarlık marina-iş ve eğlence merkezi yatırımı ihalesini de başını Rönesans İnşaat’ın çektiği konsorsiyum kazandı. Bu proje gerçekleşirse, Erman Ilıcak için “amiral gemisi “olacak. Şirket artık Rusya’da da sadece müteaahit değil, büyük bir emlak yatırımcısı. Ilıcak, “Önümüzde en mükemmel örnek olarak ENKA var, başka yere bakmaya gerek yok. Biz de emlak yatırımlarıyla büyüyoruz. 2007 sonunda sadece St. Petersburg’ta kendimize ait 90 bin metrekare kiralık ofis alanı üretmiş olacağız” diyor. Ilıcak ekliyor: “Rusya benim için deplasman değil. Burada 15 yıllık deneyimim var. Kendi evimde gibiyim. Ruslara saygım, sevgim ve güvenim sonsuz. Bizim başarımızın sırrı da Türk-Rus sentezini iyi yapmamız”.
Ilıcak’a Rusya’da başarının sırrını sorduğumuda, “Herşeyin başı tedbirli olmak. Sonra verdiğiniz sözü tutmak ve tutamayacağını sözü asla vermemek. Çünkü Ruslar sözlerinin eri insanları ve sizden de aynısını beklerler. Bir de dostlarınızdan etrafınıza yıkılmaz birduvar öreceksiniz, onu öremediyseniz çabuk yıkılırsınız” diyor.
Türk-Rus ilişkilerine bakışını da soruyoruz Erman Ilıcak’a. Ilıcak, Türk-Rus devletlerarası ilişkiler ne kadar iyi olursa, Türk şirketlerinin bu ülkedeki başarılarının da daha fazla olacağını vurguluyor. “Rusya henüz yolun başında. Büyümesine hızla devam edecek. Ve kısa sürede G7’de il üçe girecek. Rusya’nın nitelikli iş gücüne ve işe ihtiyacı hep olacak. Biz de bu boşluğu dolduracağız. Ama nitelikli işler yapmamız kaydıyla pazarda ayakta kalabiliriz. Türkiye ile Rusya’nın karşıklı olarak birbirlerine ihtiyacı var. Türkiye’de Rusya’nın potanisyeli tam olarak anlaşılmıyor. O platformu oluşturmak ve iyi anlatmak lazım” diyor.
Ilıcak, artık hayatını işine adamış 37 yaşında başarılı bir işadamı. Rusya’nın ünlü seri ilan gazetesi “İz Ruk v Ruki”ye verilen birkaç dolarlık bir seri ilanla çıkılan yolda, son solarak Forbes dergisi onu 711 milyon dolarlık servetle Türkiye’nin en zengin 47’nci ismi ilan etti. Ilıcak gözden uzak, mütevazı bir yaşam sürmekten ziyadesiyle memnun. Ailesi Ankara’da yerleşik. Kendisi de ayın yarısını orada, kalanının İstanbul ve Rusya’da geçiriyor. 4 yaşındaki oğlu Kerem’e, dergimiz baskıya girerken bir kız kardeş gelmek üzereydi. Erman Ilıcak itiraf ediyor: “Benim tek hobim işim. Başarıya endeksli insanların ikinci bir meşgalesi olmuyor. Ben herkesin bir varoluş sebebi ve misyonu olduğuna inanıyorum. Benimkisi de bir dinamo gibi çalışıp etrafına ışık vermek. Üstelik ben kendi ailem dışında, artık 10 bin kişilik bir aileye de sahibim”.
|
 |
+lvnt44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:51
AHMET ÇALIK
1958 yılında Malatya'da doğdu. Ticari hayatına 1981 yılında Ortadoğu Tekstil Ticaret ve Sanayi A.Ş’yi kurarak başladı. 1930’lu yıllardan beri tekstil sektöründe faaliyet gösteren Doğu Anadolu’nun ilk büyük sanayi yatırımını Malatya’da GAP Güneydoğu Tekstil San. ve Tic. A.Ş.’yi kurarak gerçekleştirdi. Aynı dönemde, uluslararası faaliyet ve yatırım hedefleri doğrultusunda ilk yurtdışı yatırımlarına Orta Asya ülkelerinde başladı. 1993 yılından itibaren Türkiye’de edinmiş olduğu ticari deneyimlerini yurtdışına taşıyarak faaliyet gösterdiği coğrafyalarda enerji, telekomünikasyon, finans, inşaat, medya, tekstil ve ticaret alanlarında önemli yatırımlara imza attı. 1997 yılında tüm grup şirketlerini tek bir çatı altında birleştirmek amacıyla Çalık Holding’i kurdu. 1999 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti Üstün Hizmet Madalyası, Haziran 2002’de Üstün Hizmet Madalyası (Türkiye Cumhuriyeti Dış işleri Bakanlığı), 2006 yılında da T.B.M.M. Üstün Hizmet Ödülü’ne layık görüldü. Sabah-ATV Ticari ve İktisadi Bütünlüğü'nün ihalesine Turkuaz adlı şirketiyle tek alıcı olarak giren Ahmet Çalık, TMSF'nin 'muhammen bedel' olarak belirlediği 1.1 milyar doları verdi. Ahmet Çalık, Çalık Holding'de Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapmaktadır.
|
 |
+lvnt44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:54
CELAL BİRSEN
Celal Birsen, Malatya’nın Pütürge ilçesinde fabrika işçisi bir babanın oğlu olarak doğdu. 5 yaşında ailesiyle birlikte İstanbul’a göç etti. İlkokuldan sonra okumadı. 14 yaşında seyyar satıcılık yapmaya başladı. 1984 yılında askerlik sonrası düzenli bir işi olması gerektiğine karar verdi ve yalnız şemsiye satmaya başladı. Birsen, Güney İtalya’dan, Fransa sahillerine hatta Ibiza’ya kadar güneş şemsiyesi satıyordu.
Yılda 3 milyon adet şemsiye üreten Celal Birsen, son bir kaç yıldır otel-bar-restoran işletmecileri için reklam ve amblem içermeyen düz renk güneş şemsiyesi üretimi de gerçekleştirmeye başladı. Her bölgeye özel konseptlerde şemsiyeler üreten Celal Birsen, sadece Avrupa’da değil, Amerika plajlarına da açılmanın planlarını yapıyordu. Üç yıl Malatya Spor Asbaşkanlığı yapan Celal Birsen, Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu Yedek Üyeliği yapıyordu. Celal Birsen’in ölümü Türkiye Futbol Federasyonu’nun internet sitesinde ana sayfadan duyuruldu.
|
 |
Hüseyin_44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:55
Abdullah Kiğılı; Doğumu: 1943, Malatya
Kiğılı giyim mağazaları zincirinin kurucusu ve sahibi olan iş adamıdır. Aynı zamanda, İstanbulspor ve Fenerbahçe kulüplerinde ve Güreş Federasyonu, Kayak Federasyonu ve Futbol Federasyonu'nda yöneticilik yapmıştır. 1997'de kısa bir dönem boyunca Futbol Federasyonu Başkanı'da olmuştur.
Orta ve lise öğrenimini İstanbul Erkek Lisesi'nde bitirmiş, 1959'da Sultanhamam'da bir kumaş mağazasında iş hayatına başlamıştır. Aile köken olarak Bingöl'ün Kiğı ilçesinden göçme olduğu için soyadı kanunu çıktığında Kiğılı soyadını almışlar.
1965 yılında Kiğılı markası ile gömlek ve pantalon üretimine başlamıştır. 1969 yılında İstiklal Caddesi'nde şimdiki Kiğılı mağazasını açmış, 1973 yılında Beymen Beyoğlu mağazasına ortak olmuştur. 1980 yılında Kiğılı konfeksiyon fabrikasını kurmuştur. Bu tarihten itibaren fabrikasında Almanya ve Hollanda'ya erkek takım elbise fason üretimi yapmıştır. Ayrıca ürünlerini Türkiye genelinde 300 bayi aracılığıyla satar hale gelmiştir. 1995 yılından itibaren toptan satışlarını kaldırmasıyla, Türkiye'nin çeşitli yerlerinde toplam 100 mağaza aracılığıyla satışlarını sürdürmektedir.
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/moda-tr/269956-abdul ...z1snTPaEXk
|
 |
+lvnt44
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 21:57
MUSTAFA KARADUMAN
1957 yılında Malatya’nın Pötürge ilçesinde doğdu. İlkokul tahsili sonrası İstanbul’a çalışmak için geldi ve tekstil sektöründe ütücülükten, modelistliğe kadar çeşitli mesleklerde çalıştı. 1982’de kardeşleriyle birlikte kurduğu tesettür firması Tekbir Giyim’in şu anda yönetim kurulu başkanlığını yürütüyor. Evli olan Karaduman, Arapça biliyor.
|
 |
gökhan_adige
11 yıl önce - Pzr 22 Nis 2012, 22:09
Vay bee Malatya'da bu kadar çeşit ünlü olacağını tahmin etmemiştim helala olsun valla çok renklilik bu olsa gerek paylaşanların eline sağlık sayelerinde bilgilenmiş olduk 
|
 |
sayfa 6  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|