Dünya İslam Barış Gücü ve Dünya Islam Zekat Fonu Kurulsun mu?
Evet - Kesinlikle ihtiyaç
66.0%
[33]
Hayır - Hiç gerekmiyor
28.0%
[14]
Bilemiyorum - çekimserim
6.0%
[3]
Toplam Oy : 50
raufkibar
12 yıl önce - Cmt 20 Ağu 2011, 00:39
Alıntı:
Birleşmiş milletlerinin Barış gücü son 20 yıl içinde hep hatalar yaptı. Belki de bilinçli olarak müslümanların ölmesine göz yumuldu. (Srebrenitsa katliami gibi mesela). Bunun karşısında bir Islam Bariş Gücü olsun mu? Kurulsun mu?
Birleşmiş milletler Barış gücü son 20 yıl içinde o hataları bilerek isteyerek yaptı. Zira dünya dinsel bir ayrılığa doğu yönlensin isteniyor .
Dünya artık lüks yaşamak isteyen bu nüfusu taşıyamayacak. Dünya nüfusu yarıya inmeli diye düşünülüyor .Çin Müslümanlar ve Türk alemi Hıristiyan aleminin gözüne batıyor ,artışları ve yükselişleri onlar için tehlike arz ediyor .BOP DE BUNA İZAFETEN YAPILMIŞ PLAN.
İslami bir birliğin kurulması İslam için hayırlı olmaz, zira Hıristiyan alemi çok daha güçlü. sonra ayırım neden dinsel olsun onunda önerdiği insanlık, insan olmak var DİNİMİZ HER DAİM İNSAN OL DER, KUL HAKKININ AFFI OLMADIĞINI SÖYLER, iNSANLARI DİNİNE GÖRE DEĞİL İNSAN GİBİ YAŞAMSINA GÖRE GURUPLANMALI .
Hayvan gibi hep ben yiyeyim diyen Emperyalistler -İnsan gibi paylaşımcı yaşamak isteyen din ırk milliyet gözetmeden yaşamak isteyen aç gözlü olmayan kişiler .
Böyle bir birlik Emperyalizime karşı sanırım daha güçlü parçalanmaz bölünmez olur .
BU DA ATATÜRKÜN KEMALİZİMİNDE MEVCUT .
Somali Müslüman olmasa yardım etmeyecek mi yiz, Müslüman olmasa da insan ,bunu göz ardımı edeceğiz, edersek birleşmiş milletler den ne farkımız kalır, biz insan a insan olduğumuzdan yardım edelim o zaten Müslüman olur. Türk denince Müslüman, Müslüman denince Türk fikri tüm dünyayı sarmış zaten (üzerimizde oynanan oyunlarında sebeplerinden biri bu anlayışı yok etmek içindir ).
Uluslararası Islam Zekat Fonu hakkında 2. yazı .. okumaya değer !!
Açlığa karşı Zekat Fonu
Ali Bulaç | 22 Ağustos 2011, Pazartesi
18 Ağustos tarihli yazımda yeni bir muhayyileye ve yeni bir yol haritasına ihtiyacımız olduğunu söyleyip üç ideali bir an önce hayata geçirmemiz gerektiğini yazmıştım. İslam dünyasındaki işgallere karşı duracak; iç çatışmaları (mezhebî, etnik, bölgesel vs.) önleyecek; baskı rejimlerinin zulmüne ortaklaşa karşı koyacak fiili oluşumlar. Bunlar İslam Barış Gücü; Haram Aylar fikrini küresel düzeyde canlandırıp uyulan hürmet haline getirilmesi ve Zekat Fonu'nun oluşturulması.
Ramazan ayında açlığa karşı muazzam bir duyarlılık gelişti. Sayın Başbakan'ın bunca insanı iki uçağa doldurup dramın yaşandığı yere götürmesi iyi oldu. Bilmek, görmek ve yaşamak bir değildir. Afrika'da insanların aç olduğunu "biliyoruz", bu ilme'l-yakin bir bilgidir. Gidip yerinde görmek, müşahede etmek bilgimizi ayne'l-yakin seviyesine çıkartır. Modern bilgi üretme yol ve yöntemleri açısından açlıkla ilgili bilgi süreçleri burada biter. Fakat din açısından söz konusu süreç üçüncü adım atılmadan tamamlanmaz, "bilme edimi"nden gözetlenen maksat hasıl olmaz. Üçüncü aşama hakka'l-yakin olan fiili tecrübedir ki, bu bilgiyi de beden ve ruh seviyesinde tecrübe etmedikçe elde edemeyiz. Açlık denen büyük acının ne olduğunu hakka'l-yakin olarak "bilme"nin yolu, açlığını "bilip gördüğümüz" aç insan gibi "aç kalmak"tır. Bu da ancak oruçla mümkün olabilir. Ramazan, birçok hikmeti yanında bize açlarla sahici empati kurma imkânlarını fiilen vermektedir.
Ara not: Umarım, açların dramını yerinde müşahede edenlerden bazıları, milyonlarca lirayı harcadığı köpeklerinin esaretine son verip onları asıl ait oldukları tabiatın kucağına salar, o parayı Somali'ye gönderirler. Yüzlerce takım elbisesi, ayakkabısı, katı, yalısı olan diğerleri de öyle yapar.
Gerek Türkiye halkının gerek hükümetin Somali konusunda yaptıkları her türlü takdirin üstünde olmakla beraber, yeterli değildir. Bu yardımlar açlığı önlemez, hatta iki sebepten dolayı kalıcı hale bile getirebilir: İlki, bir ülkenin tek başına bu işlere soyunması diğer ülkelerin devlet ve hükümetleri nezdinde ulusal güvenlik stratejileri çerçevesinde algılanmasına yol açar, onlar da mukabil hamleler ve yardım kampanyalarına girişerek, bir anda açlık bölgesi birbiriyle kavga eden devletlerin çatışma alanına döner. Afrika'daki açlığın kronik sebeplerinden biri sömürgecilik dönemi ve sonrasında Batılı ülkelerin bu kıtada yürüttükleri rekabetler, bir bölgenin halkını parçalara ayırıp kendilerine taraftar yaptıkları kabile veya grupları diğerleriyle çatıştırmasıdır. Türkiye, böyle bir günahın faili olmamalı.
Diğer sebep açık: Günün aktüel açlığını yemek dağıtarak giderdiğinizi düşünüp vicdanınızı rahatlatabilirsiniz, ama sorun temelde olduğu gibi yatmaktadır. Milyonlarca insana sürekli yemek dağıtarak açlıktan kurtaramazsınız, bu çare değildir.
Türkiye, bir yandan bu yardımları sürdürürken, diğer yandan evveliyetle iki adımın atılmasına öncülük yapmalıdır:
1) Öncelikle bıçağın kemiğe dayandığı bölgelerin maddi ve sosyal refahlarını insani hayatı mümkün kılacak seviyeye yükseltecek ekonomik tedbirler almak. Yatırımlar yapmak, tarımı ıslah etmek, sulama tesislerini kurmak, gerekli altyapıyı kurmak. Bu faaliyetlerin finansmanını İslam Zekat Fonu'ndan karşılamak lazım ki, bu fona bütün İslam ülkeleri milli gelirleri oranında belli paylarla katılmalıdırlar. Bunun için zekatın devletler tarafından toplanması ve bir bölümünün İslam İşbirliği Örgütü bünyesinde kurulacak Zekat Fonu'na (Beyne'l İslam'ın Beytülmal'ine) aktarılması lazım.
2) Afrika, Asya ve başka yerlerde süren açlık ve yoksulluk konusunda küresel duyarlılık geliştirecek çalışmalar yapmalıdır. Hem İslam dünyasında hem Batı'da bu konuda duyarlı insanlar ve sivil toplum kuruluşları var. Bu insanlar ve kuruluşlar, dikkatleri kitlesel ölümlere yol açan açlık ve yoksulluk tehlikesine çekmeli; bunun yanında dünyayı, vahşi kapitalizm düzeniyle bu hale getiren mütegallibe güçlere, küresel sömürücülere karşı ahlaki mukavemete, hangi din ve ülkeden olursa olsun duyarlı insanları ortak sorumluluk üstlenmeye davet etmelidir.
Dünya İslam Zekât Fonu'nun kurulmasının gerektiği bugünlerde açıkça ortaya çıkmıştır.
Ancak böyle bir Fon'un oluşturulması günümüz şartlarında oldukça zor gibi.
1969 yılında kurulan ve halen başkanlığını Ekmeleddin İhsanoğlu'nun yapmış olduğu 57 üyesi bulunan İslam Konferansı Örgütü(İKÖ), kuruluşundan bu yana 40 yılı aşkın süre geçmesine rağmen dünyadaki, üye ülkelerdeki oluşan problemler için ciddi anlamda somut öneriler üretememiş ve kendisini dünyada kabul ettirir hale malesef gelememiştir.
Böyle kurulu bir örgütün altında veya bu örgüte üye ülkelerden bir kısmının katılımı ile böyle bir Zekat fonu oluşturulması daha gerçekçidir. Ancak en önemli konu bu Zekat fonuna maddi kaynağın ne şekilde bulunacağı ve daha sonra toplanan zekatın hangi ülkelerde ne şekilde dağıtılacağı konusunda karar organının nasıl oluşturulacağıdır.
quote] Afrika'daki açlığın kronik sebeplerinden biri sömürgecilik dönemi ve sonrasında Batılı ülkelerin bu kıtada yürüttükleri rekabetler, bir bölgenin halkını parçalara ayırıp kendilerine taraftar yaptıkları kabile veya grupları diğerleriyle çatıştırmasıdır. Türkiye, böyle bir günahın faili olmamalı. [/quote]
Türkiye böyle bir günahın faili olabilir mi acaba . YAZARIN BÖYLE BİR ALGILAMASI OLMUŞ HER HALDE .
Yazının tamamını okudum, tam bir sosyalist aydının yazısı gibi yazmış yazan .FİKİR TAM BİR İNANAN SOSYALİST İNSANIN FİKİRLERİ GİBİ .
Altında zaman gazetesinden alındığına dair bir yazı .Şaşırdım doğrusu.
68 kuşağının bu tür yazarlarını NATO bu kesime öldürtmüştü.
ŞİMDİ BU KESİM O YAZARLARIN YAZILARINIMI MI YAZIYOR .
Teoman bey Somali başlığında çok güzel bir mesaj yazdı. Bu başlığa taşımakta fayda görüyorum;
Alıntı:
Bu Somaliye yapılan kaçıncı yardım ? Elbette insanlık ölmedi, bu durumda olan insanlara yardım edilmeli ama 30 yıldır bu durumda olan bir ülkeye yemek götürüp yardım ettik demenin bir manası yok... Zira bu insanları bu duruma iten koşullar ortadan kaldırılmadığı sürece bu sefalet devam edecektir.
Bence konu birleşmiş milletler mi olur neresi olur politik bir ortama taşınmalı ve sorunun kaynağı kurutulmalıdır. Aksi takdirde yardımsever Türk milletinin yaptığı yardımlar madden boşa gidecek daha da önemlisi oradaki halk sefaletten kurtulamayacaktır.
Cenabı Hak ölçüyü yarattığı insanoğlu için muazzam şkilde koymuş/belirlemış. Eğer Zalimlerin fakir ve müslüman devletleri sömûrmsini istemiyorsak; tüm müslüman ülkeler akıllarını başlarına toplamalı ve ortak bir Zekat Fonu'n kurulması vesileyle bu SATHE BM YARDIMLARI kısvesi altında batı dünyasının uyguladığı zülüm ve pisliklerinden kurtulabiliriz !!
Bu konuyu başbakan değerlendirmeli ve derhal IIT (islam isbirliğı teşkilati) çatısı altında kurulmalıdır !!
cok güzel bir konu, hemen kurulmali!
birileri tutturmus natoda nato!
illa cikalim su natodan!
yav natodan cikmis olsaydik suanda libyaya girmis olan
natoda söz sahibi olabilirmiydik!
emin olun suanda natonun icinde kardes libyanin
yeniden özgür ve demokratik libyanin kurulmasinda
encok söz sahibi ülke türkiyedir!
bu olay türkiye acisindan libya icin maddi manevi
hem libya hem türkiye icin büyük bir kazanc olacaktir!
basbakanimiz ne yaptigini ne yapacagini cok iyi bilmektedir!
kimse bunlari dert etmesin.
"Ortak Zekat fonu" ve "Haram aylar"a hürmet fikrinden bahsettik. Atılması gereken üçüncü adım "İslam barış gücü"nün oluşturulmasıdır. Bu, Kur'an'ın amir bir hükmüdür:
"Mü'minlerden iki topluluk çarpışacak olursa, aralarını bulup-düzeltin. Şayet biri diğerine tecavüzde bulunacak olursa, artık tecavüzde bulunanla, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın; eğer sonunda (tutumundan) dönerse, bu durumda adaletle aralarını bulun ve (her konuda) adil davranın. Şüphesiz Allah, adil olanları sever." (49/Hucurat, 9)
Ayetin başına "in" edatının gelmiş olması Müslüman topluluklar arasında çatışmanın nadiren, beklenmeyen bir durum olması faraziyesiyle ilgilidir. Ama elbette dün ve bugün Müslümanlar arasında çatışmalar eksik olmuyor. Bu, onların Allah'ın muradına aykırı davrandıklarını gösterir. Bununla bağlantılı, çatışan taraflar "fırka" değil de "taife", yani genelin, ana gövdenin içinde "küçük bir topluluk" olarak tarif edilmiştir. Fırka, taifeden daha büyük insan topluluğu için kullanılır. Yine, maalesef Müslümanlar büyük topluluklar, devletler düzeyinde de çatıştılar, İran-Irak savaşı gibi. Bu da, olması gerekenin dışında, yani Allah'ın muradına aykırı vuku bulmuştur. Şu halde Müslümanların ilahi murada aykırı olarak bu türden çatışmalara meydan vermemek üzere kendi aralarında örgütlenmeleri dinin amir hükmüdür.
Araya girecek üçüncü gücün atacağı ilk adım saldırgana hatasını göstermek olmalıdır. Kişi hatasını anladığında hatadan döner, Müslüman'a bu yaraşır. Ancak çatışan taraflardan biri hata ettiğini anladığı halde tutumunda diretirse haddi aşmış olur, işte o zaman fiili müdahaleye maruz kalır. Bu durumda savaş, saldırganın haksız fiilini bertaraf etmek için yapılır. Maalesef pratikte bu da işlemiyor, Müslümanların çoğu çeşitli asabiyetlerin etkisi altında kardeşlerinin hak ve hukuklarını ihlal ediyorlar.
Barışa gelinceye kadar saldırgana karşı savaşılır. Saldırgana karşı da adaletli (kıst ile) davranılmalı, ona takdir edilecek ceza, suçunu aşmamalıdır. Adalet tesis edilmeyecek olursa, çatışma tekrar alevlenir. Ayette özellikle "kıst" lafzının seçilmiş olması, kıst'ın zulmü ve haksızlığı ortadan kaldıran, hakkın tahsilini sağlayan adil karar ve uygulamayı ifade etmesidir.
Anlaşmazlıklarda iki taraf haksız olabilir, taraflardan biri haksız, diğeri haklı olabilir. Her iki durumda da İslam Barış Gücü duruma müdahale etmelidir.
Ayetin anahtar terimlerinden biri olan "bağy", bize anlaşmazlığın özü itibarıyla kıskançlık (haset), hissi rekabet (aile, cemaat, mezhep, ırk, milliyetçilik, ulusal devlet arası yarış) ve bunlarla bağlantılı birinin diğerinin hak ve hukukunu ihlal etmesinden kaynaklandığını ilham etmektedir. Kelimenin kök anlamlarında "kıskançlık ve sınırın çiğnenmesi" anlamları vardır. Biri kardeşine karşı yükselmek, üstüne çıkmak, üzerinde tahakküm kurmak istediğinde bağy yapmış olur. O halde adaleti tesis edip barışı sağlayacak olan gücün, haklıyı haksızdan ayırıp saldırganın karşısında yer alması gerekir. "Allah'ın emrine dönme"nin anlamı budur.
Söz konusu güç bugün için İİT (İslam İşbirliği Teşkilatı) bünyesinde kurulabilir. Böyle bir güç anlaşmazlıkları görüşür, haklıyı haksızdan ayırır, anlaşmazlıkları karara bağlar, kararları bağlayıcı olur ve gerektiğinde karara uymayan tarafı yola getirmek üzere güç kullanır.
Belirtmek gerekir ki bu sadece Müslüman topluluklar arası çatışmaları önlemek üzere değil, rejimlerle halklar arasında çıkan derin ihtilaf ve toplumsal ayaklanmaların dış müdahalelere sebebiyet vermemesi için de gereklidir. Batı, Irak ve Libya'da görüldüğü üzere sözüm ona baskı rejimlerine son verme bahanesiyle Müslüman ülkeleri işgal ediyorlar, kaynaklarına el koyuyorlar, altyapı tesislerini ve hayat alanlarını tahrip edip kendilerine bağımlı hale getiriyorlar.
Diyeceksiniz ki, bu öneriler "hayal"dir, hayır "hayal" değil, "muhayyile"dir, tarihe not olarak düşülmüştür. Bir gün bu bilinçteki Müslüman nesiller gelir, hayata geçirir.
Yiğit Can KAYTMAZ / VATAN DIŞ HABERLER
Doğu Afrika’nın sahil kıyısında yer alan ve uluslararası örgütler tarafından tarım, yeraltı kaynakları ve deniz ürünleri sektörlerinde potansiyel sahibi Somali bugün açlık ve kuraklıkla anılıyor. Üç bin kilometrelik sahil şeridiyle Afrika’nın en uzun sahiline sahip olan Somali, Arap Yarımadası’na yakın olması nedeniyle bölgedeki ülkelerle ticaretini geliştirmişti. 80 sonlarında IMF desteğiyle birlikte özelleştirmeler de ülkeyi yatırımcılar için ideal bir konuma getiriyordu. Fakat ülkede 1991 yılında başlayan isyanla Siad Muhammed Barre’nin devrilmesi, ülkeyi çaresizliğe sürükleyen ilk adım oldu. Barre yönetimine güçlü bir alternatif getirilmemesi, otorite eksikliğiyle birleşince ülkede bir gün bile çatışma ve kaos eksik olmadı. Bu olaydan sonra Somali toprakları üçe bölündü. Mogadişu’nun belli bölgelerine hakim olan Federal Geçiş Hükümeti’nin yanısıra ülkenin kuzeyindeki Somaliland, uluslararası alanda tanınmayan bir kesim. Buna rağmen ticaret ve siyasal alanda bölgenin en istikrarlı yönetimi konumunda. 1998’de özerkliğini ilan eden Puntland’ın yanısıra Galmudug, SSC ve Azania da Somali’deki diğer ayrışmış bölgelerdir. Amerika yanlısı Barre devrilmeden önce, Somali’nin Amerikan petrol şirketleri Conoco, Amoco, Chevron ve Phillips ile anlaşmalar yaptı ve bu şirketler ülkenin üçte ikisi üzerinde hak edebilir konuma geldi. Hatta, Bush döneminde bu şirketlerin, ABD yönetiminden, Somali’ye asker gönderme isteğinde bulundukları da öne sürülmüştü.
IMF, gıda zinciri değiştirdi
IMF’nin 80 sonlarında ucuz fiyata pirinç ve tahıl satmasıyla birlikte tarımcılık büyük darbe aldı. Elverişli topraklara ise pamuk, sebze ve meyve gibi dış satım ürünü yetiştirmek için el konuldu. Ülkede, paranın değer kaybetmesi, gübre, petrol ve tohum fiyatlarının yükselmesiyle birlikte tarımla uğraşan kesim sadece, yağmur alan bölgeye kaydırıldı. Tarım ve hayvancılık böylelikle geri plana atıldı. Barre’den sonra yönetime geçen Federal Geçiş Hükümeti, uluslararası kamuoyu tarafından tanındı. 2009 Ocak ayında yapılan seçimlerle Cumhurbaşkanı Albullahi Yusuf’un yerine ılımlı İslam savunucusu ve eski bir isyancı olan Şeyh Şerif Ahmet hükümetin başına geçti. Fakat şu anda parçalara ayrılan Somali’de geçiş hükümeti başkent Mogadişu’nun sadece bir bölümünü kontrol edebiliyor. Ülkenin geri kalan kısmı El-Şahab ve aşiretler tarafından yönetiliyor. Somali’de tarım ve hayvancılık önemli geçim kaynakları arasında. Fakat 637 bin km2’lik ülke topraklarının sadece yüzde 13’ü ekilebilir. Bu toprakların da sadece yüzde 1.6’sında tarım yapılabiliyor. 10 milyon nüfusa sahip Somali’de, 90’larda yaşanan iç savaş sonrasında eğitimli kesim Amerika ve Avrupa’ya kaçtı.
kaynak : Vatangazetesi
Sanki bizde de yukarıda belirtilen politikalar uygulanmıyor mu? Uzaklardaki elin oğluna yardıma koşarken, balık tutmasını öğretmezsen, sadece karnını doyurup, doktor götürürsen amacına ulaştığını mı zannedersin?
Rahmetli Necmettin Erbakan, İslam G-8'i kuralım diye Malezyaya öneride bulunmuştu da sonra başına neler geldiğini ne çabuk unutuyoruz? Boş işlerle uğraşmaktan vazgeçip, ülkemizin ileride Somaliye dönmemesinin yollarını arayalım...