Yıl olmuş 2011, 10000 yıl önceki ilkel bir kabilenin yaptığı gibi kutsal olduğu addedilen bir gücün önünde eğilmek secde etmek bana komik geliyor. Heleki insanoğlu bu bilinç düzeyine erişmişken..
Dünyada, istemedikleri için secde etmeyenler var.Secde etmek istedikleri halde, secde edemeyenler var. Bir de şu anda namaz kılan, ama secde etmeyenler var."Secde" etmek ne demektir? "Allah"a secde etmek, O mutlak varlık yanısıra, ne senin ne de bir başka varlığın, vücudunun "var" olmadığını idrâk etmek, müşahede etmektir!. "demektir, "secde"nin manâsı...
İBLİS (Şeytan-Vehim-Birimsel, izâfi benlik bilinci)in SECDE ETMEYİŞİ
Hakikate vâkıf olamayan birimsel benlik bilincinin "insan"ı, özellikle zâhiri yapısı olan bedeni itibariyle değerlendirerek gerçeği örtmesi sonucu izâfi benlik bilincinin kendi kapasitesinin dışında kalan özellikleri itibariyle Âdem`i değerlendirememesi,Kibirlenip kendini büyük görmesi,Âdem’in bütün varlığının, ilâhi mertebelerin sonucu ve de isimlerin bir formülle oluşmuş bileşimi olarak meydana geldiğini müşahede edememesi,Birimsel benlik bilincinin İnsanın madde bedenini yönlendiren beyninin, ilâhi isimlerin hepsini açığa çıkartabilecek bir kâbiliyet ve kapasitede var oluşunu değerlendiremeyişinin neticesinde, "insan"ı ve ondaki "Halife" olma özelliğini inkâr etmesi.
Melekler secde etti, fakat iblis secde etmedi, o kibirlendi, kendini daha büyük gördü"! (2/34)
Secde etmekten kaçınan ancak yaratılış olarak dış görünüşü itibarıyla insana benzeyen mahluk her ne kadar, yapısının hammaddesi diyebileceğimiz bir biçimde, özü itibariyle bir kısım insani güce sahip ise de, esas itibariyle ins dediğimiz insan olamamış yaratık sınıfındandır.Yâni, "insansı"lar devrinde ve öncesinde, yer yüzünde ve dünya semâsında yâni maddeye dönük fikirler ve değerler dünyasında, bugünkü tâbiriyle tüm Güneş Sistemi içerisinde yaşayan varlıklarlardı, "İblis" kelime olarak; Allah`ın rahmetinden umudu kesilen, Rahmete ermesinden umud kesilen, Allah`dan uzak düşmüş mânâsına geldiği gibi; "iltibasa düşen", yâni, "ikileme düşen" anlamını da veriyor. Her birey, karşısındakini, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir... Kendi kapasitesini aşan bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir... Kendi kapasitesindeki genişleme oranında, karşısındakini değerlendirişi de değişir.İnsanın bu madde bedenini yönlendiren beyninin, ilâhi isimlerin hepsini açığa çıkartabilecek bir kâbiliyet ve kapasitede var oluşunu değerlendiremeyişinin neticesinde de, "insan"ı ve ondaki "Halife" olma özelliğini inkâr etmiştir.Bütün bu idrâk edemediklerini inkâr sonucunda da "insan"ın Öz`ündeki, Zât`ındaki, varlığındaki ilâhî mertebeleri müşahede edememek sûretiyle "Allah"tan uzağa düşmüştür!
Eğer her şeyin bir yaratıcısı olması şart ise, Tanrıyı kim yarattı?
Tanrı'nın yaratılmaya ihtiyacı olamazki çünkü sonsuzdan beri vardı -zaman kavramının bigbang'ten önce olmadığını biliyoruz artık-Halbuki 100 yıldır materyalist felsefe evrenin sonsuzdan beri var olduğunu idda ediyordu;Bigbang'ten sonra biliyoruzki Evrenin bir yaşı var -13 milyar yıl- o halde Evreni var eden güç sonsuzdan beri var;Yani Yaratıcımız...
Eğer her şeyin bir yaratıcısı olması şart ise, Tanrıyı kim yarattı?
Burada devreye iman giriyor.
İsteyen inanır isteyen inanmaz.
1.De ki: O, Allah birdir.
2.Allah sameddir.(Her şey ona muhtaçtır; o, hiçbir şeye muhtaç değildir.)
3.O, doğurmamış ve doğmamıştır.
4.Onun hiçbir dengi yoktur.
Hayât
İlim
İrâde
Kudret
Tekvin
Sem' ve Basar
Kelâm
Vücûd
Bu sıfat, Allah Teâlâ'nın vâr olduğunu ifâde eder. Allah Teâlâ'nın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp, zâtının îcabıdır. Yani vücûdu, zâtıyla kaimdir ve zâtının vâcib bir sıfatıdır. Bu sebeble Hak Teâlâ'ya Vâcibü'l-Vücûd denilmiştir. Bâzı Kelâm âlimleri, Vücûd sıfatına, sıfat-ı nefsiyye adını vermişlerdir. Vücûd'un zıddı olan adem (yok olma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir. Allah'ın yok olduğunu iddiâ etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi gerektirir. Çünkü her şey'i yaratan ve vâr eden O'dur.
Kıdem, Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmaması demektir. Allah Teâlâ kadîmdir, ezelîdir. Yani önce yok iken sonradan vâr olmuş değildir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Cenâb-ı Hakk'ın vâr olmadığı bir an, bir zaman, tasavvur edilemez. Aslında zaman ve mekânı yaratan da O'dur. Allah Teâlâ zaman ve mekân kayıtlarından münezzeh, ezelî ve kadîm bir Zât-ı Zülcelâldir. Kıdem'in zıddı olan hudûs (sonradan olma, belli bir zamanda yaratılma) Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
Beka, Allah Teâlâ'nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunması demektir. Allah Teâlâ'nın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonu ve nihayeti de yoktur. O hem kadîm ve ezelî, hem de bâki ve ebedîdir. Zâten kıdemi sâbit olan bir varlığın, bekası da vâcib olur. Beka'nın zıddı fena, yani, bir sonu olmaktır. Bu ise, Allah Teâlâ hakkında muhaldir.
Allah'ın, sonradan vücud bulan varlıklara benzememesi demektir. Allah Teâlâ ne zâtında, ne de sıfatlarında kendi yarattığı varlıklara benzemez. Biz Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, O, hâtır ve hayâlimize gelenlerin hepsinden başkadır. Çünkü hâtıra gelenlerin hepsi hâdis, yani, sonradan yaratılmış, yok iken vâr edilmiş şeylerdir. Allah Teâlâ ise, vücûdu vâcib, kadîm ve bâkî, her şeyden müstağnî, her türlü noksandan uzak, bütün kemâl sıfatlara sahip olan İlâhî ve mukaddes bir zâtdır. Şübhe yok ki, böyle yüce bir Zât, önce yok iken sonra vâr olan, bil'âhare tekrar zeval bulan varlıklara benzemez. Nitekim Cenâb-ı Hak kendi zâtını Kur'ân-ı Kerîm'de: arapça var. "Onun "Hak Teâlâ'nın) benzeri yoktur. O, her şey'i işitici ve görücüdür" (Şûra 11) sözleriyle tavsif etmiştir. Peygamber Efendimiz de (asm) bu mânayı te'yiden: "Her ne ki senin aklına geliyor, işte Allah Teâlâ onun gayrısıdır" buyurmuştur.
Allah Teâlâ'nın, başka bir varlığa ve hiçbir mekâna muhtaç olmadan zâtı ile kaim olması demektir. Mevcudatın hepsi, sonradan vücuda gelmiştir. Bu sebeble de bir Yaradana ve bir mekâna muhtaçdırlar. Buna mukabil her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ'nın vücûdu, zâtının gereğidir ve varlığı hiçbir şey'e muhtaç değildir. Şayet Allah da vâr olabilmek için başka bir varlığa muhtaç olsa idi, O da mahlûk olur ve her şey'in Hâlikı ve başlangıcı olmazdı. Halbuki O, her şey'in Hâlikı ve yaratıcısıdır. O'ndan başka her şey mahlûktur. Hâlık ise, mahlûkuna asla muhtaç olmaz.
Vahdaniyet, Allah'ın bir olması demektir. Vahdaniyet, Allah Teâlâ'nın kemal sıfatlarının en önemlisidir. Çünkü bu sıfat, Allah Teâlâ'nın zâtında, sıfatlarında, fiillerinde bir olduğunu; saltanat ve icraatında ortaksız bulunduğunu ifade etmektedir.
Cenâb-ı Hakk'ın hayat sâhibi olması, hayat sıfatiyle muttasıf bulunması demektir. Cenâb-ı Hak hakkında vâcib olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddî bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Bütün hayatların kaynağı olan hakikî hayattır. Hayat sıfatı, İlim, İrâde, Kudret gibi kemâl sıfatlariyle yakından ilgilidir. Bu sıfatların sâhibi bir zâtın, hayat sâhibi olması zarurîdir. Çünkü ölü bir varlığın ilim, irade ve kudret gibi kemâlâtın sâhibi olacağı düşünülemez. Bunun içindir ki, hayat sıfatını, Cenâb-ı Hakk'ın ilim, irade ve kudret gibi sıfatlarla vasıflanmasını sağlayan ezelî bir sıfattır, diye târif etmişlerdir. Hayat sıfatının zıddı memât, yani, ölü olmaktır. Bu ise Allah hakkında muhaldir.
Allah Teâlâ'nın her şey'i bilmesi, ilminin her şey'i kuşatması demektir. Bu âlemi en güzel şekilde, en mükemmel bir nizâm üzere yaratan ve onu idare eden Zât-ı Akdes'in, yarattığı varlığı en ince teferruatına kadar bilmesi gerekir. Zira hakikatı, faydası, lüzum ve hikmeti bilinmeyen bir şey, nasıl yaratılabilir? O halde yaratıcının bir şey'i yaratabilmesi için, evvelâ ilim sâhibi olması, sonra o ilmin icablarına göre yaratması şarttır. Bundan başka, îman ve sâlih amel sâhiplerini mükâfatlandırmak, isyan eden ve kötü yolda olanları da cezalandırmak, ancak bu kimselerin yaptıklarını bütün teferruatı ile bilmekle mümkündür. İlmin zıddı cehil, gaflet ve unutkanlıktır. Bütün bunlar Hak Teâlâ hakkında muhaldir.
Allah'ın bir şey'in şöyle olup da böyle olmamasını dilemesi; her şey'i dilediği gibi tayin ve tesbit etmesi demektir. Allah Teâlâ kâmil bir irâde sahibidir. Bu kâinatı ezelî olan irâdesine uygun olarak yaratımştır. Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah'ın dilemesi ve irâde etmesiyle olmuş veya olacaktır. O'nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücûd bulmaz. Bu hususta Kur'an'da:
"Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse (yani onu dilerse) ona ancak 'ol' der, o da oluverir" (Âl-i İmrân, 47) buyrulur.
Hadîs-i şerîfte de: "Allah'ın dilediği oldu, dilemediği de olmadı" denilmiştir. İrâde sıfatından başka meşîet adında müstakil bir sıfat yoktur.
Kudret, Hak Teâlâ'nın varlıklar üzerinde irâde ve ilmine uygun olarak te'sir ve tasarruf etmesi, her şey'i yapmağa ve yaratmaya gücü yetmesi demektir. Allah Teâlâ'nın sonsuz bir kudret sahibi olduğuna ve her şey'e kadir bulunduğuna, görmekte olduğumuz şu kâinat ve ihtiva ettiği güzellik ve şaşmaz nizam en büyük delildir.
Tekvin; îcad ve yaratma demektir. Tekvin'i mâdum (yok) olan bir şey'i yokluktan çıkarmak, vücûda getirmek diye îzah etmişlerdir. Tekvin, Ehl-i Sünnet'in iki hak itikadî mezhebinden biri olan Mâtüridîlere göre, ilim, irade ve kudret sıfatından ayrı bir sıfattır. Yine Mâtüridîlere göre, Hak Teâlâ'nın yaratmak, rızık ve nimet vermek, azâb vermek, diriltmek, öldürmek gibi bütün fiilleri, tekvin sıfatına râcidir. Onun eser ve tecellîsi sayılır. Bunlara sıfat-ı fi'liyye (fiilî sıfatlar) da denilir. Kudret ve tekvin, birer kemal sıfatı olup zıdları olan acz, Allah hakkında muhaldir. Eş'arîlere göre ise: Allah'ın tekvin sıfatı diye ayrı, müstakil bir sıfatı yoktur. Tekvin, kudret sıfatının makdûrata (yaratılması takdîr edilmiş şeylere) yaratma ânında taallûkundan ibarettir. Yani tekvin, kudret sıfatı içinde itibarî bir vasıf olmaktadır. Allah Teâlâ'ya Mükevvin isminin verilmesi, O'na, kudret sıfatından ayrı, Tekvin adında bir sıfatın isnâd edilmesini gerektirmez. İcad etmek, yaratmak, bilfiil vücuda getirmek, Hak Teâlâ'nın Kudret sıfatıyla olur. Mâtüridîler Tekvin sıfatını Kudret sıfatından ayrı bir sıfat kabûl ettiklerinden, zâtî ve sübûtî sıfatları 8 olarak sayarlar. Eş'arîlere göre ise bu sıfatlar 7'dir (Sıfât-ı Seb'a).
Allah'ın her şey'i işitip, her işi görmesi demektir. Sem' ve basar sıfatları da Allah'ın ezelî ve ebedî kemâl sıfatlarındandır. Allah'ın işitip görmesine, uzaklık - yakınlık, gizlilik - açıklık, karanlık - aydınlık gibi mefhumlar bir engel teşkil edemezler. O, içimizdeki fısıltıları, kalbden ve gönülden yaptığımız duaları işitir. Hikmetine uygun şekilde karşılık verir. Hak Teâlâ'nın Semî' ve Basîr, yani, her şey'i en iyi işitici ve en iyi görücü olduğu, Kur'ân-ı Kerîm'de defalarca zikredilmiştir. Sem' ve Basar sıfatları birer kemâl sıfatı olduğundan, zıdları olan a'mâlık (görmemek) ve sağırlık (işitmemek) Zât-ı Bârî hakkında muhal olan noksan vasıflardandır.
Allah Teâlâ'nın harfe ve sese muhtaç olmadan konuşması demektir. Allah Teâlâ'nın kelâm, yani, söyleme, konuşma sıfatı vardır. Bu sıfat ezelî ve ebedîdir. Bu sebeble Allah'a Mütekellim denilir. Kur'ân-ı Kerîm'e de Kelâmullah tabir edilir. Allah'ın peygamberlerine bildirdiği vahiyler, onlara verdiği İlâhî kitablar, mahlûkatına gönderdiği ilhamlar, hep O'nun Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.
""Orta çağ karanlıgında kilise evet kullanmıştır ; zaten bu da bizi fazla ilğilendirmez
İSlam da ise sömürgeye kesinlikle izin vermez zaten kullanan varmıdır..
onuda ayrı bir baslıkta tartışırız.""
Bu kesinlikle yanlistir, Müslümanlar hristyanlar kadar sömürgelik yapmislardir.
Tarihcilerin bu günlerde çok detayli arastirdiklari bir konudur, bu konu islam ülkelerinde tabu'dur.
Emin olabiliriz ki boyutlar Afrikayi ve dogu ve güney Avrupayi çok büÿük bir alanini kapsamistir.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki bu konunun(genelde din konusunun) tartışmalarla bir çözüme ulaşabilmesi mümkün değildir.Çünkü inanç ve imanın son durağı kalptir.
Kendimce ,aklın herşeye yeteceğine inanan insanlara naçizane şu örneği vermek istiyorum.Balıklara bizim yaşadığımız dünyadan bahsetsek -sınırlı akıllarıyla- bizi anlayabilirlermi ,bizim bulunduğumuz ortamı canlandırabilirlermi akıllarında?
Onlarıda geçtim ,bizimle birlikte yaşayan canlılar neyi ne kadar anlayabiliyorlar?
Şunu demek istiyorum.Bizimde aklımızın bir sınırı var ve birçok şeyi anlayamıyoruz .Bilim adamlarının yaptıklarına hayret ediyoruz ama onlarında akıllarının bir sınırı var.Yani bugün ,bizim hiçbir şekilde hayal dahi edemiyeceğimiz gerçekleri ölümden sonra daha iyi anlayacağımıza inanıyorum.
Üzerinde çok düşünülmesi gereken bir konu.
(biliyorum hiç düşünmeyi ve sorgulamayı sevmeyen bir milletiz, bize ailemizde, çevremizde, okulda ne öğretildiyse onunla yetinir ve sonuna kadar savunuruz)
Sizce nedir gerçekler? Big Bang diye bir patlama mı bu kusursuz kainatı yarattı?
Ya da içiniz daraldığı zaman, zora düştüğünüz anlarda kime dua ediyorsunuz? Ben ateistim diyen insanlar gördüm ama içten de olsa dua etmeyen zora düştüğünde Allah kelimesini söylemeyen görmedim.
Belki konuyla ilgili olmayacak ama. Bu dünyada küçük cocuklara tecavüz eden, öldüren saatlerce işkence eden ile doğru düzgün yaşayanlar bir gün aynı olamaz, bence adaletli bir şekilde herkes nasibini alacak. etrafa baksak eğer sakat yaşayan, kör yaşayan, zihinsel özürlü yaşayan ve onlara kötülük yapan veya çalıp zengin yaşayan bir gün mutlaka ama mutlaka hesap verecek. yoksa çok adaletsiz olur çooooooooooook. inanan da inanmayan da biliyor.
ateistlerin amaci dogruyu bulmak degil. konuyu saptirip (genelde) islami inanci eksik veya yanlis gibi gostermek. laf salatasi yapip , kohnelesmis aristo mantigi kullanip genelde felsefe veya istatistik veya bilim gibi kimsenin reddedemeyecegi seylerle ambalajlayip insanlarin inancina golge dusurmeye calismak. kendileri inanmadiklari icin obur dunyada girecekleri cehenneme ne kadar insan gotursek kardir diye dusunup cabalamaya devam ediyorlar. heyhat, cook azinlikta kaldiklarini anlayamiyorlar.
ayrica tanri paradoksu diye birsey yok. Allah'a inanmak veya inanmamak var. isteyen inanir isteyen inanmaz.