1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1  |
 |
Mehmet!
12 yıl önce - Çrş 08 Eyl 2010, 12:54
Alev Alatlı fotoğrafları [Fotobiyografi]
Alev Alatlı
d. 1944, İzmir
Yazar
Diğer Başlıklar
Kurallar
|
 |
Atilla DÜNDAR
12 yıl önce - Çrş 15 Hzr 2011, 14:39
|
 |
nedimussoy
10 yıl önce - Pts 18 Mar 2013, 13:49
Ekonomi, istatistik edebiyat, siyaset, inanç, tarih alanlarında tanınmış araştırmacı ve yazar Alev Alatlı'nın, çarşamba günü çıkacak yeni kitabının adı "Beyaz Türkler Küstüler." Kitabın, isminden de anlaşılacağı gibi yeni bir tartışmayı başlatacağına şüphe yok.
''KOPUK KUŞAK BEYAZ TÜRKLER''
Kitabınızın adı 'Beyaz Türkler Küstüler'. Sizin tanımınızla kimdir Beyaz Türkler?
'Orijinal Beyaz Türk' 1940'lı yılların 'laik-hümanist' eğitiminin şekillendirdiği, tüm enerjilerini 'çağdaşlaşma' dedikleri ve fakat aslında Batı medeniyetine Yunan-Roma bacağından duhul etmeye çabalayan yurdum insanları. Günümüzdeki uzantıları da Beyaz Türkler. Hep kopuk bir kuşak olarak yetiştiler. Bugün hâlâ Anadolu'da neler olduğunu veya AKP'nin neden bu oyu aldığını anlayamıyorlar. 'Türk hümanizmi' denilen eğitim modeli, kültürel kodların kaybıyla sonuçlandı. Kodlar küçümsendiği için kayıp telafi edilemedi.
http://www.ensonhaber.com/alev-alatli-beyaz-turkl ...n=widgetv2
Devamı yukarıdaki linkte.
|
 |
ziya_tk
8 yıl önce - Cmt 01 Ksm 2014, 12:41
|
 |
MeteHan!
|
 |
Engin Topal
8 yıl önce - Cmt 03 Oca 2015, 15:18
Türkiye'de az bulunan fikir kadınlarından birisidir Alev Alatlı ...
--
http://www.alevalatli.com.tr/guncel.asp
AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI RÖPORTAJI
(Yeni Şafak, 30 ARALIK 2014)
Orijinal tam metin
AB: Cumhurbaşkanlığı edebiyat ödülünü aldığınız törende yaptığınız konuşma bir taraftan övgü bir taraftan da tepki aldı. Gerçekten ne demek istediğiniz doğru anlaşıldı mı konuşmayı övenler ve tepki verenler açısından?
AA: Doğrusunu isterseniz, kendimi Kâbus’u tekrar yazarken/yaşarken buldum. Hatırlarsınız, o romanda ki, adı üstünde bir distopyadır, afazik bir Türkiye hikâyesi kurgulamıştım. Bütün bir millet olarak sözcükleri anlama/kullanma melekemizi kaybettiğimiz, içgüdüleriyle yaşayan yabanıl bir kalabalığa dönüştüğümüz durum. Birbirimizle ancak bağırış, çağırış, itiş kakış, küfür, hakaret düzleminde ilişki kurabildiğimiz bir hal ve onu izleyen ölümcül ayrışma. Kâbus neticeten bir kurguydu ama bugün yaşananlar sahici. Algısal afazi, anlamsal afazi, içgörü yoksunluğu alarm veriyor.
AB: Size yöneltilen eleştirileri “afazi” kapsamında mı değerlendiriyorsunuz?
AA: Bana yöneltilen eleştirilere takılmayın, Ayşe hanım. İçine düştüğümüz anomalide benim konuşmamın yarattığı öfke furyası devede kulaktır. Nihayetinde, söylediklerim bir yazarın hezeyanı olarak da geçiştirilebilir. Kâbus’un girişinde, parmağıma değil, gösterdiğim yere bakın derim ya, öyle. Büyük resme bakınca, önyargıların, mesnetsiz korkuların güdümünde, koyunun altında buzağı arayan, fitne fücur bir topluma dönüşmekte olduğumuzu görüyorum. Ben ondan korkarım.
AB: Kâbus’ta gelecek bir tarihten bahsediyordunuz, sizce toplumsal “afazi” öne mi çekildi?
AA: İşaretler o yönde ne yazık ki. Az önce, anlatmak istedikleriniz doğru anlaşıldı mı, diye sorduğunuz için söylüyorum. Daha George Orwell derken patlayan isterik öfke krizi olası okumaları da paralize etti. “Olası” diyorum, çünkü törenden birkaç gün sonra ben kendi web sitemde yayınlayana kadar ortada yerilecek yada övülecek bir metin de yoktu. Trajik, tabii. İnsan ülkesini böyle görmek istemiyor.
AB: İnsan ülkesini nasıl görmek istemiyor?
AA: Metinde yazılanı değil, söylenenin bütününü değil, yazıldığını/söylendiğini varsaydığını okumak/duymak gibi ölümcül olabilecek bir zaafiyet içinde görmek istemiyor. Benim bir konuşmama bu olursa, ülkenin bütünü ilgilendiren iktidar yada muhalefet kaynaklı bir programa, bir önergeye, iddiaya, yoruma ne olur düşünün artık. Stolîpin dönemi Rusya’sının cinnetini hatırlatıyor, tüylerim diken diken.
AB: Nasıl bir cinnetten bahsediyoruz? Açar mısınız?
AA: Rusya’da “ebedî muhalif” diye bir tanım vardır. Her türlü reformun ve kazanımın karşısına düşman gibi dikilen bu zümrenin ülkenin küllerinin üstüne kendi tasarladıkları dünyayı dikebilsinler diye Rusya’nın meselelerinin barışçıl çözümünü önledikleri anlatılır. 20. yüzyılın başlarındaki Rusya’da ihtilâli illâki gerekli kılan hiçbir şey yoktu, İhtilâl olduysa müsebbibleri fanatik profesyonel muhaliflerdi derler. 1917’nin kışkırtıcı kampanyalarını düzenleyen, Petrograd’daki muhafız alayını, streltsî, ayaklandırıp lokal bir yangını ulusal bir cehenneme dönüştürenlerin bunlar oldukları anlatılır. Oysa, dönemin başbakanı Pyotr Stolîpin, ülkenin kanayan yarası tarımda görülmedik reformlara imza atan bir devlet adamı. Bugün hâlâ ülkelerinin banisi Aleksandr Nevskî’nin hemen ardından “En büyük Rus” diye anılır. Nevskî’yi Eisenstein’ın aynı isimli filminden hatırlarsınız, Rusyayı Töton Şövalyelerinden kurtarışını anlatır. Uzatmayalım, halkın ülkenin toptancı bir biçimde dönüştürülmesini istediğine dair en ufak bir veri, bir belge olmadığı halde on milyon insanın öldüğü o korkunç iç savaş. Kıssadan hisse: toplumlar da hastalanabiliyorlar, Ayşe hanım.
AB: Türkiye’de böyle bir ihtimal görmüyorsunuz herhalde?
AA: Elbette, görmüyorum. En azından bu boyutlarda görmüyorum, ama işaretleri de hiç yok değil. Gogol’ün izindeyi yazarken Rusya’da tanıştığım bir yazar vardı, “devrimciler halkla konuştular konuşmasına ama duydukları onları düşündüreceği yerde kızdırdı ve şiddete yönelti” diye hayıflanırdı. Bahsedilen kızgınlık size de birilerini çağrıştırmıyor mu? Keşke aklın ve merhametin askıya alındığı süreçler sadece Müslüman olmayan toplumlara özgü olsa. Ama değil. Bakın, bir cümlede ne dendiğini ancak ikinci, üçüncü okuyuşunda kaptırabilen “okumuşlar”ın ambargosu altındayız. Toplumsal afazinin ülkeyi siyasal kutuplaşma şöyle dursun, atomizasyonla tehdit ettiği aşamadır bu. Mevlana’nın “sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır” saptaması da teselli etmiyor.
AB: Ama konuşmanız yerildiği kadar övüldü de. Hatta, yergiden çok övgü aldığını söylemek bile mümkün.
AA: Belki de öyledir ama murakabe edilmişlik noktasında övgülerin dayanakları da tartışmalıdır. Şekilde görüldüğü gibi, mesele dönüyor dolaşıyor, sizdendir, bizdendir ekseninde düğümleniyor. Sizinle Ocak başlarında yaptığımız bir söyleşi vardı. 17 Aralık buhranına atfen bana “peki, şimdi ne olacak?” diye sormuştunuz, ben de sizi “ne olacak, eleştirilerimizi erteleyip, Tayyip Bey’in etrafını saracak, destek atacağız” diye cevaplamıştım. Şimdi doğrusunu isterseniz, övgülerin kısmı azamının o günkü duruşumun yüz suyu hürmetine gerçekleştiğini hissediyorum. O gün o desteğin şartlı bir destek olduğunu vurgulamış olmamız, bugün ne “yandaş” olduğum için övenler, ne de “yalaka” olduğum için kınayanlar tarafından dikkate alınabildi. Hasılı, algısal afazi dediğimiz arızanın ders kitaplarına örnek olabilecek bir tezahürünü daha yaşıyoruz.
AB: Konuşmanız, iktidarın, gücün yanında olmak gibi algılandı...
AA: Bunu sizinle daha önce de konuşmuştuk. Sizin “peki, şimdi ne olacak?” sorunuza verdiğim “ne olacak, eleştirilerimizi erteleyip, Tayyip Bey’in etrafını saracak, destek atacağız” cevabımın devamı, “ çünkü, en kötü devlet bile devletsizlikten evlâdır. Ve devleti korumak, iktidar partisinin boynunun borcudur. Bu memleketi sokakta bulmadık, kuytularda gizlenmiş kurda kuşa emanet edecek halimiz yok Türkiye’yi” şeklindedir. O gün bugün, ne Türkiye’ye yönelik tehditler azaldı, ne de benim tutumum değişti, ne de algısal afazi sayrılığına çare bulundu.
AB: Geçen yıl 17 aralıkta yaptığımız röportajda Türkiye iklimi farklıydı. Dönemin başbakanı ve hükümet yolsuzlukla suçlanıyordu. Gülen taraftarları ve Erdoğan taraftarları iki farklı resim sunuyorlardı. Bir hafta önce de bu iddia sahiplerini bir bölümü tutuklandı. O günden bugüne sizce neler değişti? Hükümet gerçekten yapması gerekenleri yaptı mı? Türkiye dindarları arasında nefret söylemiyle gelişen bir catışma başladı. Bu ülkeyi nasıl etkiledi ve etkileyecek?
AA: Herşeyden önce meselenin “Erdoğan taraftarları – Gülen taraftarları” şeklinde adeta eşitlenerek sunulmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Sayın Erdoğan hâlâ seküler/laik devleti yönetmek üzere temiz pak bir seçimle gelmiş bir lider, diğeri aslında tam da neye karşı olduğu benciyen laik muhafazkârların anlayamadığı muhalif bir dini cemaatin reisidir. Ha, eğer, ülkeyi kendisinin daha iyi yöneteceğine, hepimiz şikâyet ettiği yolsuzluk vb. kötü uygulamaları ortadan kaldırabileceğine inanıyorsa, cübbesini çıkarıp siyasete soyunması gerekir. Kaç tane siyasi parti var, elli mi, yüz mü, bir tane daha kurulsa ne çıkar? Parti programını görür, adaylarının ehliyetini tartar, ona göre vaziyet alırız. Öte yandan, Türkiye dindarları arasında nefret boyutlarına vardığına işaret ettiğiniz çatışma, bana Müslümanların da toplum mühendisliğine soyunduklarını söyler. Büyük ihtimalle de ‘70li yıllarda sol fraksiyonların “Ama Troçki der ki...” diye giden tartışmalarının hadisler, ayetler, tefsirler üzerinden yürütülen yeni bir verziyonu sahnelenecektir. İçi boşaltılmadık bir dinimiz kalmıştı, o da gerçekleşirse, ört ki ölem Ayşe hanım, daha ne diyeyim.
AB: Yandaşlık algısına vurgu yaptığınız için soruyorum. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülünü yandaş olduğunuz için mi aldınız?
AA: Hiçbir ödül yoktur ki siyasi tınısı olmasın. Ben 2006’da “Mikhail A. Sholokov 100. Yıl Roman Ödülü"ne de layık görüldüm. Layık görenler, IMF’nin elinde oyuncak olan ekonomik reformlarının trajedisinden fevkalâde müteesir olan yurtsever Rus aydınlarıydı. Ödülün gerekçesi de “halden anlayan bir Türk aydını” olmaklığım. Aynı çevreler, Nobel ödülünün “Stockholm’un liberal farmasonları” tarafından “pasifist, enternasyonalist, bîtaraf, sözde-komünistlere” verildiğini söylerlerdi. Nitekim, Soljenitsin’e verilmesini Rusya’ya hakaret saydılar. “Batı, 1970 Nobel ödülünü Soljenitsîn’e verecek kadar ileri gittiyse, bir nedeni olmalı” diyorlardı. 2014 Cumhurbaşkanlığı ödülüne gelince, Kutb’ül Nâyi Niyazi Sayın’la birlikte anılmak benim için şereftir. Keza, Yaşar Kemal, Turgut Cansever, Sezai Karakoç, Halil İnalcık gibi isimlerle aynı platformu paylaşmak da öyle. Selim İleri’den, Oya Eczacıbaşı’na, Ahmet Kaya’ya geniş bir yelpazeyi gözeten AKP iktidarının en azından Cumhurbaşkanlığı katında “yandaş” kollamadığı açıktır.
AB: Cumhurbaşkanlığı ödülleri 2005’den beri birçok dalda veriliyor. Size gelinceye kadar sessiz sedasız gerçekleşirdi. Siz niye gündeme oturdunuz?
AA: Konuştuğum için. Sayın Cumhurbaşkanına teşekkür edip, Beştepe külliyesinden etliye sütlüye karışmadan sessizce ayrılmak da vardı, şüphesiz. Ama mahallenin ortak bilincine ters düşen çıkışlara iyi gözle bakmayanların hışmına uğramamak için susmak benim kitabımda züldür. Düşkünlüktür. Bakın, ben edebiyatın bir tarafıyla muhbirlik, diğer tarafıyla da kehanet olduğunu savunan biriyim. Bir Türk yazarının en çetin görevinin gerçeğe hizmet etmek, ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemek olduğunu düşünürüm. Nitekim, yerlilerin dilinden ve deneyimlerinden uzak düşmemeye özen göstermem de bundandır. Cumhurbaşkanlığı Büyük Ödülü ile onurlandırılıyorsanız, haysiyet cellatlığı, iftira, itibarsızlaştırma, afaroz, linç vs. vs. bütün bu aşağılık girişimlerini göğüslemek, insanlara duymak istemediklerini söylemeye devam etmekle yükümlüsünüz demektir.
AB: Mahalle diyorsunuz, peki, siz hangi mahalledensiniz?
AA: Muhacir mahallesinden. Ben muhacir mahallesindenim. Ciddi söylüyorum. 1912 Balkan Göçünden bu yana, ailemizden olup da aynı kabristana gömülebilme lüksüne erişmiş tek karıkoca benim annemle babamdır. Geri kalanlarımız, Makedonya Prilepe’sinden Anadoluya uzanan o uzun dağınık güzergâhta düştükleri muhtelif şehirlerde gömülüdürler.
AB: Ödül töreninde bahsettiğiniz göç bu değildi ama?
AA: Haklısınız, bu değildi. Törende kısa bir tanıtım filmi gösterildi, gerçi. Orada muhacerete atıf yapılmıştı, 1390’larda Sultan Yıldırım Beyazıt’ın Manastır Sancağına yerleştirdiği Karamanlı Yörük Türkmenlerindeniz biz. Hacı Bektaş Veli’nin kırk yiğide kılıç kuşandırıp suyun öteki tarafına gönderdiği şeklindeki esatiri benimseyenlerden. Benim sözünü ettiğim hicret ile bu hicret arasındaki benzerlik, her ikisinin de yönünün Batı’dan Doğu’ya olması.
AB: Kendi göç hikayeniz ile Ali Şeriati’nin Hicreti arasında kurduğunuz bağ ile neyi anlatmaya çalıştınız? Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna hicret etmenin sebep ve sonuçlarını konuşalım. Konuşmanızın ilk teması neden Hicret oldu?
AA: İzin verirseniz, önce Ali Şeriati. İslam dünyasının elbirliği ile ululadığı bir düşünür olmadığı malûm Şeriati’nin. Ona yaptığım gönderme en az Orwell’e yaptığım gönderme kadar irkiltici olabilecekken, başta Erdoğan çifti olmak üzere, o gün o salondaki hazirunun sergilediği rikkatin en iyimser beklentimin de üstünde olduğunu söylemeliyim.
AB: Bu söylediğinizden Ali Şeriati ile özel bir bağlantınız olduğunu mu anlamalıyım?
AA: Mezhepsel bir bağlantı ima ediyorsanız, hayır. Lâkin, ata ruhlarımdan, yani Batıdan Doğuya seyreden düşünce serüvenimi yönlendiren yücelerden birisi olduğu muhakkaktır. Rahmetli Şeriati’nin benim gönlümdeki özel yeri, kendisinin dinsel bir yapılanmanın tarihteki bütün toplumlarda her zaman varolagelmiş olduğu ve hiçbir dönemde, hiçbir yerde, hiçbir millette dinsiz bir insan olmamış olduğu gibi, her yeni dinin mevcut bir dine karşı olarak ortaya çıkmış bir din olduğu mealindeki tesbitinden gelir. Hal bu olunca, binlerce yıl öncesinde olduğu gibi günümüzde de, dinin aslî hasmı, dinsizlik değil, yine dindir. Ve dolayısıyla, konuşmamın odakladığı “helâl” kavramı, muhtelif isimler altında ama hep varolmuştur ve olacaktır. “ 21. yüzyılın en yaman toplumsal projesi, helâl olanı, yasal olanla örtüştürmek olsa gerek” derken, “helâl” kavramına küresel geçerliliği olan değişmezlik, adeta matematiksel bir konstant niteliği yükleyebilmiş olmaklığım bundandır.
AB: Konuşmanızda seçtiğiniz her konu tek başına başka konuşmaların başlığı olabilir. Ancak biz ilk önce Muhacirlikten başlayalım. “Akli hicret” kavramını kullanmanızın sebebi neydi? Sizi Aydınlanma kutbundan merhamet kutbuna hicret ettiren ve bunu bu konuşmada vurgulatan sebep neydi?
AA: Şeriati’nin ata ruhlarımdan birisi olduğunu söyledim. Yıllar evvel onun “Hacc” risalesini okuduğumda ürperdiğimi hatırlarım. Ürperdiğimi ve Birleşmiş Milletlerin her işi bırakıp, eşrefi mahlûkat için bir “kavramlar sözcüğü” kotarmaya soyunması gerektiğini düşündüğümü. Bir söyleşide hakkıyla açıklamak mümkün değil elbet, ama rahmetlinin hacca dair söylediklerinin hemen tümünün seküler terminolojide karşılığı olduğunu gördüğüm içindir ki, kendi düşünsel serüvenimi “aklî hicret” diye nitelendirebiliyorum. Biraz bölük pörçük olacak ama Şeriati’nin “kişinin evinden çıkması, çevresini terk ederek, pak topraklara ulaşması /bu suretle/ çektiği yabancılıkların bitmesi, kendisini bulması” diye betimlediği hac süreci, benim matematik-istatistik-ekonometri üçlüsüyle başlayıp, felsefe tarikiyle, ilâhiyata ve nihayet edebiyata ulaşma serüvenimle neredeyse birebir örtüşür. Hatta, kendini bulmak, arınmak, pak olmak bağlamında Japonların ahlâk kodu Bushido ile de örtüşür ki, bu da bana Tokyo’da okuduğum günlerin armağanıdır.
AB: İslâm’a ulaşmak demiyorsunuz, “ilâhiyat”a ulaşmak diyorsunuz?
AA: Doğru. Bana göre aslolan, nizam-ı alem, yani, büyük resimdir. Yani, Higgins parçacığıyla, uzay aracı Rosetta’yla, Schrödinger’in kedisiyle, her gün, yeni bir nano cüzünü keşfettiğimiz büyük nizamı Rabbül Alem’in. Her yeni bilgiyle zihnimizde yeniden şekillenen kâinatların, varsa günümüzdeki İslam tasavvuru ile örtüşmediği enstantaneler, İslamın hasmının bilim değil, eksikli hatta belki de ayıplı yorumu olduğu düşüncesi. İlâhiyatın bütününe teksif olmak gerekir diye düşünürüm. Kusur örter çünkü.
AB: Kusur örter derken, ibadette kusurdan mı söz ediyorsunuz.
AA: Dünya nöbeti tutanın seferi sayılabileceğini yorumluyorum diyelim. Şeriati’nin hac yolunda sıyrılmamızı öğütlediği “ ihtiyaç ve doymak bilmez arzular”ın bendeki karşılığı küresel kapitalizmin pompaladığı arsız tüketimin ötesinde, radikal bireysellik oluyor. Radikal bireysellik, göreli ahlâk sistemine revaç verir, ve eninde sonunda otokratlara davetiye çıkarır. Bakınız, Stalin, bakınız, Hitler. Otokrat, adı üstünde, “austos” kendi, “kratos” kudret. Kudreti kendinden menkul olan egemen. Otokratın sadece devlet yönetiminde değil, dinde, bilimde, insanoğlunun faaliyet gösterdiği her alanda karşımıza çıkabildiğini hatırlatayım.
AB: Yurt dışında ve içinde Recep Tayyip Erdoğan’ın otokratlaştığı iddiası hayli yaygın. Özellikle de Guardian gazetesi Erdoğan ve Putin’in lider tarafından domine edilen siyasi partilerin veya elitlerin başında bulundukları şeklindeki iddialarını sürdürmeye devam ediyor.
AA: Guardian, Independent, Sunday Telegraph, yada Washington Post. Günün sonunda, dervişin fikri neyse zikri de odur. Sanılmasın ki, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, bir de üstelik ahkâm kesmek bize özgü bir davranış bozukluğudur. Guardian’ın Martin Rowson nam karikatüristini hatırlayın. Musa Kart beraat ettiği halde, on yıl hapse üstelik bizzat Başbakan Erdoğan tarafından çarptırıldığını duyurmuş, bir de twitter’da kınama kampanyası başlatmıştı, “tatsız narsist despot” dediği Tayyip beye karşı. Kısmı azamı haritada Ankara’nın yerini gösteremeyecek kaba saba adamlardır bunlar. “Öteki”ni birkaç basit ve kesin hükümle tanımlamaktan sakınmayan zihniyetle malûl tipler ki, alışkanlıklarının kökleri Aristo mantığının doğrusal kurallarına uzanır. İslam’la demokrasi birarada düşünülemez şeklindeki tümdengelim öncülden yola çıkar. Erdoğan Müslüman bir liderdir, öyleyse Erdoğan despotiktir şeklindeki argüman. Rusya’yı kim tanır, kim bilir, ama Şark Despotizmi denilen formülden yola çıkıp, Putin’i bir kalemde itibarsızlaştırabilir, en azından itibarsızlaştırmayı deneyebilirsiniz. Üstelik, bunu adamın arkasındaki devasa ulusal mutabakatı hiçe sayarak yapabilirsiniz.
AB: Sayın Erdoğan’ın arkasında da devasa destek var ama aynı mantıksal çıkarım bizde de yaygın. Bu nasıl oluyor?
AA: Sayın Putin’i destekleyenleri “Rus ayısı,” efendim, Erdoğan seçmenlerini “göbeğini kaşıyan adam” diye ehemmiyetsizleştirmekle oluyor. Bakın, benim arkamda bıraktığımı umduğumu söylediğim “Aydınlanma” bir yönüyle de sıradan insanın eşrefi mahlûkat rütbesinin söküldüğü, yeni baştan yaratılması gereken maddesel bir yaratığa indirgendiği süreçtir. Beşeri faaliyetlerin “tımarhane” olarak algıladıkları düzensizlikten çıkıp, “insan aklına uygun” yani tıkır tıkır işleyen mekanize bir dünya düzenine dönüşebileceğini hayal eden aydınlanmışların, “kusurlu” türdeşlerini yeniden yaratmanın peşine düştükleri süreç. 1687’de Newton’un “Principia”sı ile başladı, o saat bu saat hız kesmeden devam ediyor.
AB: Ben “kusurlu” türdeşlerin “yeniden yaratılması”na takıldım. O iş nasıl oluyor?
AA: Şöyle açıklamaya çalışayım, sizin kafanızda dünyanın nasıl işlemesi gerektiğine dair doğruluğundan “kesinlikle” emin olduğunuz bir proje varsa ve dünya sizin düşündüğünüz hedefe doğru ilerlemiyorsa, “kusuru” türdeşlerinizde buluyorsunuz. Hal böyle olunca, onları “yeniden yaratmak” sizin düşündüğünüz gibi düşünecek, sizin gibi davrandığınız gibi davranacak şekilde yeniden formatlamak gayretine giriyorsunuz. Bilimsel dayanağınız da Newtonian dünya görüşü oluyor. Yani, madem ki dünya ve kâinat belirli parçacıklardan oluşur, madem ki bu parçacıkların gözlem ve çözümlenmeleri sonucunda ortaya çıkacak birkaç sade, basit ve kesin yasa ile “bütün”ü şekillendirmek mümkündür, kim tutar, meselâ, birkaç gözlemden çıkıp Putin’e eşkiya, “thug” diyen Kampfner nam gazeteciyi? Bakın, 2014 itibariyle, başta siyaset ve hukuk olmak üzere, tek bir kamusal faaliyet yoktur ki, Newtonian dünya görüşü ile uyumlu olmasın.
AB: Bu kamusal alanlara din dahil mi?
AA: Din dahil. Takvanın “ birkaç sade, basit ve kesin yasa” ile açıklanmaya kalkışıldığı durumu düşünün. Felâketimiz, olur değil mi? Nitekim, oluyor da. Çağdaş insanın zihnini formatlayan faaliyetlerin tümü, ekonomi, sosyoloji, psikoloji, tarih, sanat, edebiyat hatta müzik, Newton fiziği kuralları doğrultusunda yapılanmıştır. Meselâ, ekonomide, Newton parçacıklarının yerini Adam Smith’in “homo economicus”ları alır, kapitalist/liberal anlayışı oluşturur. Müzikte sesleri birkaç sade, basit, kesin notaya indirger, do ile re ve diğer notalar arasındaki sesleri duymaz olursunuz. O duymadığınız sesler, gri alanlar, sıradan insanlar gibidirler. Sıradan insanların “kusurlu” sesleridirler. Adam gibi bir senfoni bestelemeniz, onlardan kurtulmanıza bağlıdır.
AB: Fazıl Say ne yapsın diyorsunuz...
AA: Fazıl Say da kendi dalında toplum mühendisliğine iyi bir örnektir, Ayşe hanım. Beslendiği kaynak aynı. Newtonian dünya görüşünde belirsizlik, bulanıklık, Sır yoktur. Fransız Newton’u lakaplı Laplace’ı hatırlayın. Aydınlanmaya Newton’la birlikte damgasını vuran fizikçi. Gök Mekaniği isimli beş ciltlik eserin müellifi. Kitaplarını okuyan imparator adayı Napolyon, Tanrı’nın bu mekanik sistemdeki yerinin ne olacağını sorduğunda “Tanrı gibi bir hipoteze ihtiyacım yoktu” demişti. Bu cevap, Aydınlanmanın ruhunu yansıtır. Bir şey ya siyah, ya da beyazdır, gri alanlar yoktur. Keskin ideolojiler gibi, onların pratikteki sonuçları olan toplum mühendisliklerini de Aydınlanmanın “ya hep, ya hiç” kuralına borçluyuz. Say’ın “Arabesk dinleyen vatan hainidir” beyanı, yani “ya arabesk dinlersin yada yurtsever olursun” formülü ile “ya Müslüman olacaksın ya laik” hükmü arasında da epistemolojik fark yoktur.
AB: Epistemolojik?
AA: Aynı kaynaktan neşrettikleri anlamında. Her iki hüküm de gri alana kapalıdır, bu bağlamda toplum mühendisliği tınısı verirler.
AB: “Ya Müslüman olacaksın ya laik” sözünün Cumhurbaşkanımıza ait olduğundan yola çıkarak, Sayın Erdoğan’a da “toplum mühendisi” sıfatını yakıştırır mısınız? Müslümanlar olarak, biz içinde miyiz, dışında mıyız bu sürecin?
AA: Günün sonunda, Aydınlanmanın tezgâhından geçmeyen beri gelsin, Ayşe hanım! Görülen o ki, biri kaliteli müzik dinlemediği, diğeri İslam anlayışını doğru değerlendirmediği için “kusurlu” bulduğu türdeşlerini yeniden formatlamak istemektedirler. Öyle olmasa, kendi işlerine bakar, Fazıl bey oturur piyanosunu çalar, bestesini yapar, Tayyip bey ticaretle uğraşır, siyasi parti kurmak, onca risk alıp ülkeyi yönetmekle uğraşmazdı. Burada mesele dünya görüşünü benimsetme sürecinde baskı, korkutma ve şiddet gibi Jakobenist yöntemlere başvurulup vurulmadığı meselesidir ki, temiz pak bir demokratik bir seçimle gelmiş Sayın Erdoğan için bunlar söz konusu değildir. Say’a gelince, az önce sözünü ettiğim Rus yazarı hatırlamadan edemiyorum. Piyanoyu Nemrut’a çıkartmak, halka gitmek iyi de, bir de halkın müzik beyenilerine öfkeleneceğine anlamaya çalışaydı.
AB: Kendinizi laik muhafazakâr olarak tanımladığınız için soruyorum, Cumhurbaşkanımızın “ya laik olacaksın, ya Müslüman” sözünden alınmıyor musunuz? Pek çok kişi Sayın Erdoğan’ın kendilerine ayar veren sözlerinden rahatsız olduklarını ifade ederlerken, siz ne hissediyorsunuz?
AA: Teker teker cevaplıyayım. Ya laik olacaksın, ya Müslüman sözünden alınmıyorum, çünkü bu bir vakıadır. Özel alanımda Müslüman, kamusal alanda laik olabilirim ve öyleyim. Burada olsa olsa, Sayın Erdoğan’la aramızda kodlama anlaşmazlığı olur ki, bunu da doğal karşılarım. Kendileri de doğal karşılıyor olmalılar ki, onca çıkıntılığıma karşın Büyük Edebiyat Ödülü ile onurlandırdılar. Komisyonun önerisini reddebilirdi, ruhum bile duymazdı. Mamafih, duysam ne olurdu, Sayın Cumhurbaşkanının beni hoş tutmaları için nasıl bir nedenleri olabilir? Öte yandan, devleti yönetenler şöyle dursun, insanın eşiyle bile istinasız her noktada buluşması, eksiksiz örtüşmesi mümkün değildir.
AB: “Çıkıntılıklarım” derken?
AA: Çözüm sürecinin ortalık yerinde çıkıp, bir yanımda İlber Ortaylı, öteki yanımda Halil İnalcık, o resimleri görmüşsünüzdür, “Türk milleti adına hareket edenleri” uyarıyoruz. “Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve sahibi olan Türk milletinin adı vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz” diye bildiri imzalamak çıkıntılık değil de nedir? Bir başka yerde, eğitim sorununu Kürt sorunundan da, yeni anayasa meselesinden de daha çok önemsediğimi söyleyip milleti ayağa kaldırmıştım. Akiller olsa olsa elçi olurlar demişliğim de vardır. Diyeceğim, çıkıntılık yapmışlığım çoktur...
AB: “Beyaz Türkler Küstüler” muhafazakar kesime söylemediğini bırakmayan bir romandı. Benim bile rahatsız olduğum yerler olmuştu. Bakışınızı yer yer üstenci buldum.
AA: Yapmayın Ayşe hanım! Siz siz olun romanın müellifi ile karakterlerini karıştırmayın! Ama haklısınız, çıkıntılıklarımın arasında o da sayılabilir. “Or’da kimse var mı?” serisinin ilk kitabı, “Viva la Muerte” yerlilerin hikâyesiydi. Hatırlayacaksınız, Müslümanların greve gitmeleri halinde ortada kalacak bir cenaze ile başlar. “Valla Kurda Yedirdin Beni,” Kürtlerin “serok Apo” ile sonuçlanan arayışlarını hikâye eder. Bu son kitap da, beyaz Türkler cephesindeki altüst oluşu. Size bir şey itiraf edeyim mi, iddiam odur ki, bu beşli seri okunmadan Türkiye’nin sosyolojik tarihi anlaşılamaz.
AB: İşte bir yandan da muhafazakar kesime karşı eleştirilerinizi sürdürüyorsunuz. Niteliksizleşme, sıradanlaşma, vasatlaşma, eblehleşme, paçozlaşma... Bu iktidar örgüsü içinde bulunan çeşitli gruplara, dindar görünenlere ciddi eleştiriler yönelttiniz.
AA: Dediğim gibi, bir Türk romancısının en çetin görevi ülkeyi şekillendiren gerçekleri sergilemektir. Deneme yazarı hatta köşe yazarı olsanız işiniz daha kolay. “Filistinizm” diye bir vakıa olduğunu hatırlatır, orada bırakırsınız. Ama roman yazdığınızda, Filistinî tipolojiyi etlendirirsiniz. Karşınızda kanlı canlı belirdiğinde bu defa okuyan kadar yazanı da müteessir eder. Ağlaya ağlaya yazdığınız bile olur. Kardeşim benim mazoşist olduğumu söyler, bilir misiniz?
AB: Bir yerde Filistinlilere ayıp olmasın diye paçozlaşma dediğinizi hatırlıyorum.
AA: Doğrudur. Ancak, paçozlaşma, muhafazakar kesime özgü değildir. Kadim değerlere sahip çıkan, hattı harekâtını o değerler doğrultusunda tanzim eden muhafazakâr, paçozlaşmaz, olsa olsa demode olur. Oysa paçozlaşma, saldım çayıra Mevlâm kayıra türden radikal liberalizm ve türevi göreli ahlâk anlayışında nevşu nema bulur.
AYŞE BÖHÜRLER - ALEV ALATLI RÖPORTAJI
(Yeni Şafak, 30 ARALIK 2014)
Devamı
AB: Beyaz Türkler dönecekler mi peki?
AA: Hayır. Bilginin seçkin bir azınlığın tekelinde olduğu günler geride kaldı. Rasyonel otoritenin bile yok olduğu bir süreç yaşanırken, beyaz Türklerin geri dönmeleri mümkün değildir. Rasyonel otoriteden kastımın hoca ve talebesi bağlamında, bilenin bilmeyen üzerindeki otorite olduğunu hatırlatayım. Beyaz Türklerin bir vasıfları da yabancı dillere, dünyaya dair malûmata ulaşmalarını mümkün kılan ayrıcalıklarıydı. Günay Rodoplu gibi onlar da hayalleri ve yalanlarıyla öldüler. Ama itiraf etmeliyim ki, ben asıl Michael Jackson tipolojisinden korkarım. Beyazlaşacağım derken ucubeleşen zavallı.
AB: Ama bir nesil var arkada yine de...
AA: Muhafazakâr dünya görüşüne muhalefet her zaman olacaktır da, “Beyaz Türkler”e atfedilen türden yabancılaşmanın kırılacağını düşünüyorum. Örnek vermek için söylüyorum, Mehmet Şimşek gibi Batman’dan üstelik Gercüş gibi daha da yoksul bir kazasından gelen bir Kürt’ten başarısı uluslararası ölçütlerde tartışılmaz bir Maliye Bakanı devşirebilen süreç geri gitmez.
AB: Ruh ikizi diye birşey yoktur diyordunuz...
AA: Hayır, yoktur. Hele de bir siyasetçiyşe teğet geçtiğiniz noktaların sayısı diyaloğu sürdürmeye yeterli miktardaysa, öpüp de başınıza koyacaksınız. Bu nedenledir ki, düşünce farklılıkları beni delirtmez. Düş kırıklığına uğratmaz. Hakaret, asla aklımdan geçmez. Ha, Sayın Erdoğan, benim doğru bulmadığım bir hükmü dillendirerek, aynı vatanı paylaştığım insanların teveccühlerini kazanıyormuş, ne yapalım? Bu defa da çaylar benden olsun der, sıramı beklerim. Demokrasi bir tarafıyla da feragat rejimidir. Hayatın ille de sizin istediğiniz gibi gitmemesine tahammül edersiniz.
AB: Bu çerçevede, Sayın Cumhurbaşkanının dindar bir nesil istiyorum sözlerini nasıl karşılıyorsunuz?
AA: Vaz ettiği dünya görüşü çerçevesinde tutarlı olduğunu düşünürüm. Şimdi, bakın, “kusurlu” türdeşleri “ıslah” etmenin barışçıl yolu, onları modern dünyaya yön veren tarihtir, coğrafyadır, ekonomidir vb, akademik disiplinlerle hemhal etmekten geçer. Ne ki, Rousseau, Diderot, Voltaire, Descartes, Kant, sayın artık, Aydınlanama devlerinin damgalarını taşıyan bu disiplinler, Allah’ın kâinatın merkezinden sürülüp, bir hipoteze indirgendiği ortamda geliştirilmiş sistemlerdir. Nitekim, din ve bilimin birbirlerinden kesin olarak ayrılması, birinin diğerini yoksayması da, o saat bu saat, bizcileyn toplumlarına da önüne katmış sürükleyen sürecin eseridir. Sayın Erdoğan, sürecin yıkıcı etkilerinden korunmanın din bilgisinden geçtiğini savunan Doğulu, Batılı yüzlerce devlet adamından birisidir. Bu konuda yalnız olmadığı gibi, Üçüncü milenyum itibariyle tüm dünyada dinlere dönüş trendinin yükseldiği de ayrı bir gerçeklik.
AB: Türkiye’ye dair soruları küresel trendlerle açıklıyorsunuz...
AA: Evet, haklısınız. Bir olguda teksif olup kalmaktansa, geri çekilip onu doğuran yan unsurlarını da görebileceğim mesafede konuşlanmaya çalışırım.
AB: Google haritası yöntemi gibi mi?
AA: Aynen öyle! Böyle yaparsanız, münferit bir hadisede takılıp kalmaz, o hadisenin küresel telmihlerini kestirebilecek görüş alanını yakalayabilirsiniz. Bakın, son tahlilde tecrübelerimiz türdeşlerimizin tarihin muhtelif zamanlarında yaşadıklarından pek de farklı değildir. Bu bakımdan, sakin olmakta fayda vardır, dinlemeyi mümkün kılar.
AB: Dindar nesile itirazınız olmadığını söylediniz, peki zorunlu din derslerine ne diyorsunuz?
AA: Önce şunda anlaşalım, Sayın Erdoğan’ın “dindar bir nesil istiyorum” sözlerini yadırgamadığımı söyledim ama benim isteyebileceğim “dindar nesil” nasıl bir yapılanma olmalıdır, bakın onu söylemedim! Şaka bir yana, zorunlu din dersinden benim anladığım, “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dersidir ki, insanoğlunun onbinlerce yıllık düşünce/inanç serüveninin başta Kitaplı Dinler ve mezhepleri olmak üzere, Budizmden Taoizme kadar mümkün olabilecek en geniş yelpazeyi içerecek şekilde öğretilmesinin en az tarih, coğrafya, sosyoloji, psikoloji gibi beşeri bilimler kadar önemli, hatta dört başı mamur bir eğitim sisteminin olmazsa olmaz şartı olduğunu düşünürüm. Ve fakat, buyurun size yeni bir çıkıntılık daha: felsefe ve mantık gibi gelişkin soyutlama melekesi gerektirdiği için, zorunlu din dersleri ilköğretimde değil en erken dokuzuncu sınıftan başlatılmalıdır.
AB: Çok geç olmaz mı?
AA: Öyle olmadığını düşünüyorum. Kâinat tasavvuru gelişmemiş bir çocuğa hele de televizyonların abuk sabuk kurgu bilim filmlerin egemenliğinde olduğu günümüzde Rabbül Alemini ancak ezberletebilirsiniz, içselleştirtemezsiniz kanaatındayım. Bana sorarsanız, ilâhiyat eğitimi de belirlenecek alanlarda lisans derecesi almış öğrencilerin girebilecekleri yüksek lisans ve doktora programları seviyesine yükseltilmek suretiyle mükemmelleştirilebilinir. Siz sormadan şunu da söyliyeyim, çocuklara İslam akidesini öğretecek dersler beşinci ders yılından itibaren ayrı bir müfredatla sunulabilir. Bakın işte seçmeli olacaksa onlar olur, çünkü çok sükür İslâmı milli eğitim sistemin dışında ve büyük ihtimalle çok daha iyi öğretecek kurumlarımız vardır.
AB: Ya Osmanlıca diyelim de bu faslı kapatım. Osmanlıcanın yeniden gündeme gelmesi konusunda ne düşünüyorsunuz?
AA: Bence çok iyi olur! Bu saatten sonra eski Türkçe’nin hakkıyla öğretilebilmesinin pek mümkün olmadığı kanısındayım, çünkü mesele alfabeden öte kelime bilgisi meselesidir. Malûm olduğu üzere, eski harfleri sökseniz bile kelimeyi bilmiyorsanız, okuyamazsınız. Ama hiç değilse yeni Türkçe’ye maledip üzerinde durmadığımız o dört yüz kelimelik dublaj Türkçesinin fecaatına karşı farkındalık geliştirilebileceği umulur. Kavramları yerine oturturtmaya, idrakta incelmeye mutlaka faydası olacaktır. Geçmişle bağ kurma noktasında, mezar taşlarını okuyabilecek düzeyde Osmanlıca eğitimi fevkâlâde ağırdır, uzmanlaşma gerektirir. Yapılacak iş, orta eğitimde haftada bir kaç saatle dostlar alışverişte görsün misali geçiştirmek yerine, üniversitelerdeki Türk Dili ve Edebiyatı ve ilgili filoloji birimlerini güçlendirmek, günümüzde sayıları iki elin on parmağını geçmeyen nitelikli dilbilimcilerin sayısını arttırmaktır. Eski eserleri yeni Türkçeleştirecek dev bir kampanyaya girişmektir diye düşünürüm.
AB: Modern dünyaya yön veren disiplinlerin yıkıcı etkileri dedikleriniz neler?
AA: Müsade ederseniz, ne demek istediğimi Pitirim Sorokin’den bir alıntı ile izah etmeye çalışayım. Harvard’ın sosyoloji bölümünü kuran pek ünlü bir bilim adamıydı, Sorokin. Rus kökenli, muhteşem bir hümanist aydınlanmacı. 1941’de yayınladığı özeleştirisi, “Birinci Dünya Savaşından sonra olan bitenin beni şaşkına çevirdiğini itiraf etmekten utanmıyorum,” diye başlar, “Beklediğim barışın tekâmülüydü, savaşın değil. Toplumun barış içinde yeniden düzenlenmesiydi, kanlı ihtilaller değil. Merhametti, kitle katliamları değil. Arıtılmış demokrasilerdi, otokratik diktatorya değil. Bilimin ilerlemesiydi, propagandanın ve gerçeğin yerine geçen otoriter sloganlar değil. Her cephede ilerlemeydi, barbarlığa geri dönüş değil.” Toprağı bol olsun, Sorokin’in gözlemi bugün halâ geçerli. Son yıllarda yaşananlara bir bakın. Irak’taki “Facility 1391” nam işkencehanede resim çektiren gencecik Amerikalı kadın askere bakın, Kaddafi’ye fiili livata uygulayan Müslümana bakın. Uzağa gitmeye ne hacet, Diyarbakır’da o dört ergeni linç eden ergenlere bakın. Allah’ın varlığı, ruhun ölümsüzlüğü şöyle dursun, insanoğlunun aklının sınırlı olabileceği ihtimalini düşünseler, edebe, adaba, geleneklere, sıradan insanların düşüncelerine biraz değer verseler, hadlerini böylesine aşmazlar, bunca acıya neden olmazlardı.
AB: Aydınlanma sürecini iyi okumak gerekir diyorsunuz.
AA: Öyle. Anlaşılan o ki, hümanist dünya görüşü yerleştirilmeye görülsün - “hümanist” derken, kelimeyi bizdeki yaygın ve yanlış kullanımıyla “iyiliksever” manasında değil, “Tanrının fonksiyonları üstlenen” mealindeki özgün anlamında kullanıyorum. Allahîn yerine kadiri mutlak bir “Tanrı-insan,” bir süpermen, yerleştirilmeye görülsün, insanoğlu kendisini derhal onun yerine koymaya kalkışıyor. Dünyayı ve diğer insanları dilediği gibi kullanmakta özgür olduğu düşüncesine kapılıyor. Tevazuyu, sorumluluklarını unutuyor. Vicdanın sesi kısılıyor. Sonra, gelsin ihtilâller, darbeler, gelsin beyaz adamın uygarlaştırma misyonları, gelsin özgürleştirme, demokratikleştirme aldatmacaları. Gelsin, Stalinler, Hitlerler, Maolar, Frankolar. Hasılı, insanı evrenin merkezine yerleştirmek niyetiyle döşenen yol, eşrefi mahlukatın rakamlara indirgendiği, sarf malzemesiymişcesine muhasebeleştirildiği mekanik olduğu kadar da acımasız ve kaba bir dünya görüşüne evrilmiştir, vesselâm.
AB: Doğrusu bizim medeniyetimiz de pek sakin gelişmemiş, çatışmalar, kavgalar, savaşlar...
AA: Ben “bizim” medeniyetimiz, “onların” medeniyeti diye bir ayırım yapmıyorum, Ayşe hanım. Küresel bir gezegende Doğu-Batı şeklindeki coğrafi ayrıştırma esasen absürttür. Türdeşler arasındaki fark, Aydınlanmanın tezgâhından geçmiş olanlarla, geçmemiş olanlar arasındaki doğayı ve insanlığı algılama farkıyla ifade edilebilir. Yoksa her ikisi de dünyanın dört bir tarafına serpiştirilmiş yaşamaktadır. Mesele, bölgesel yoğunluk ve iktidara yakınlık meselesi. Kamçatka’dan öte “Doğu” yok ama en zalim gulaglar Kamçatka’daydı. Gulaglarda telef olanları “devrimin yakıtlarıdır” diye muhasebeleştiren Stalin, Batılı Himmler’i aratmaz. Benim itirazım, şu yada bu medeniyete yada topluma değil, Aydınlanmanın insanoğluna nihai hakikatmış gibi, kaçınılmaz bir kadermiş gibi dayatılmasınadır. Tarihin doğrusal yorumunadır. Gri alanların yok sayılmasınadır. Sosyal Darvinizmedir. Irkçılığadır. İnsanat Bahçelerinedir. “Tek yol şu yada bu” anlayışınadır.
AB: Konuşmanızda Nefret Yasalarına kesin bir dille karşı çıktınız. Anti-semitizmi önlemek açısından yararlı olduklarını düşünmüyor musunuz?
AA: Nefret edilen oluşumu ortadan kaldırmak yerine – ki bu durumda nefret edilen oluşumun Siyonizme evrilen Semitizm olduğu açıktır - nefret edeni cezalandırmanın adaletle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Nefret yasalarının tek bir açıklaması vardır: toplum mühendisliği. Arzu ettiğiniz dünyanın oluşmasını engelleyen “kusurlu” türdeşlerinizi ceza yoluyla ıslah etmek çabası.
AB: Teşekkür konuşmanızda başka örnekler de verdiniz. Meselâ, atar ergenleri sokağa döken yazarlardan bahsettiniz.
AA: Bahsettim, evet. Toplum mühendisliğinin ders kitabı örnekleridir bunlar. Korunaklı mahallerde kurgulanan “daha üstün” ideolojiler adına feda edilebilir maddesel kitlelere indirgenen ergenler. İdealize ettikleri yaşam biçimlerine atar ergenlerin sırtlarından, onların hayatları pahasına kavuşmayı içlerine sindirebilen kalem erbabına itirazım var. Tutumları doğaya ve diğer canlılara karşı geliştirilen hükmedici tavrın uzantısıdır. Oysa, tarih bizi ütopik ideolojilere düşkünlüğün ölümcül sonuçlarına karşı da uyarır.
AB: Terk ettiğiniz Aydınlanma kutbunun nasıl bir yer olduğu az çok anlaşılıyor, peki hicret ettiğiniz pak topraklar nasıl?
AA: Henüz yoldayım, Ayşe hanım, hicret tamamlanmadı. Kızgınlıklarımı tümüyle yok edebilmiş değilim. Şekilde görüldüğü gibi, akranlarımla helâlleşebilmiş de değilim. Bitirmemi bekleyen kitaplar olduğu sürece, topluma olan borçlarımı kapatmış da sayılmam. Tek bildiğim ağlamasını bilmeyenlerin kutbundan, ağlamasını bilenlerin kutbuna hicret etmeye çalıştığım. Bu aşamada merhamet kutbunu ancak tasavvur edebiliyorum.
AB: Sayın Erdoğan Esma için gözyaşı döktüğünde ne düşündünüz? İhvan lideri Muhammed El Biltaci'nin kızı…
AA: Bizdendir diye düşündüm. O törende Emine hanımın gözleri dolunca da öyle.
AB: “Siz” kimsiniz?
AA: Konuşmamda da söylediğim gibi, varolmanın, bu gezegende yaşayakalmanın dayatılagelenlerden daha insancıl yollarının olduğunu görebilen sanatçılar, edebiyatçılar ve ekurileri. Erdoğan’ın reel politiğe aykırı çıkışlarının arkasında yatan hak arayışına bigâne kalamayanlar. Bakın, Aydınlanmanın yıkıcı etkilerine karşı uyaranların kısmı azamı bizim taifedendir. Defoe, 1740’da öldü, Orwell 1950’de, Soljenitsin 2008’de. Ömürleri yaklaşık iki asıra serpiştirilmiş bu adamların ortak noktaları tanıklık ettikleri baskı, zulüm ve hunhar katliamlara karşı uyarı görevlerini yerine getirmiş olmalarıdır. Benim bu isimleri zikretme nedenim, günümüze değiyor olmaları.
AB: Konuşmanızda Orwell’e, Defoe’ya gönderme yapmış olmanız büyük tepki topladı ama...
AA: Ne yapalım, Ayşe hanım, ben ne derim, tamburem ne çure durumu. Bu ne ilk anlaşmazlığımızdır, ne de son olacak, besbelli. Bakın, Defoe, İngiliz Anglikan Kilisesinin horgördüğü Presbyterian mezhebindendi. Hapisler, boyunduruğa vurulup Londra meydanlarında yüzüne tükürülmek üzere sergilenmeler, daha neler neler. Kahire’de demir kafeslere tıkılan İhvan’a reva görülenlerden aşağı değildir çektikleri. “Hakikatı gören, başkaları farklı düşünüyorlar diye onu haykırmaktan çekiniyorsa hem budala, hem de alçaktır... “ diye başlayan sözü, İkinci James’e karşı dikilirken söylediği sözdür. Öteki İngiliz, Orwell, İspanya İçsavaşında Franco taraftarlarına karşı savaşmış bir komünistti. Onun feryadı da fuhuşa, dilenciliğe son veren, Katalonya’yı insanca yaşanabilir hale getiren sosyalist organizasyonlara ihanet eden Stalin’e. Avrupa’da zamansız bir devrim hareketinin başlamasını tehlikeli bulan Stalin, kendi dünya kurgusuna engel teşkil ettiğini düşündüğü yoldaş devrimcilere savaş açar. Ve Orwell’in haykırışı: “Evrensel dolandırıcılığın hüküm sürdüğü zamanda gerçeği söylemek devrimciliktir.” ABD, Rusya, Çin, İngiltere ve Fransa’nın ağızına bakan Birleşmiş Milletlerin “hayırhah”lığı iddiası evrensel dolandırıcılık değil de nedir?
AB: Konuşmanızda en çok da Orwell’den bahsetmiş olmanız tepki topladı.
AA: Evet, “solcu” ya arkadaşlar, soykırım sözcüğünü Ermenilerden kıskanan Yahudiler misali, “devrim” sözcüğünün, velevki bambaşka bağlamda olsun, Sayın Erdoğan’ın ismiyle yanyana telâffuz edilmesine içerlediler! Orwell bizim mahallenin yazarıdır, sizin mahalleden birini mümkünatı yok alkışlayamaz tıkanıklığı. Rakip takımın kalecisinin muhteşem kurtarışını takdirden aciz holigan tarafgirliği diye de düşünebilirsiniz. Mamafih, Orwell’in 1984’ünün de diğer kitabının da, Alice Harikalar Diyarında gibi, Küçük Prens gibi, çocukluk okumalarına kurban giden kitaplardan olduğunu söylemeliyim. Okuduğunuzu sanırsınız ama aklınızda sloganlaştırmaya müsait birkaç cümleden fazla birşey kalmadığını idrak etmeniz zaman alır. Bildiğim kadarıyla “Katalonya’ya Saygı” da ancak bu yıl yayınlanabildi.
AB: Yalakalık suçlaması da buradan mı çıktı?
AA: Ben öyle değerlendiriyorum. “Devrimci” olmanın toplumumuzda yerleşik sui generis bir şıklığı, bir üstenciliği vardır ya, bana duyulan tepkinin o kazanımdan olası eksilmeye karşı telaş olduğunu değerlendiriyorum. “Halkçılık” da böyle bir sözcüktür meselâ. Ak Parti iktidarının gelmiş geçmiş en halkçı iktidar olduğunu söyleyin de bakın ne oluyor. Oysa, hem Defoe’dan, hem Orwell’den, hem de Soljenitsin’den bugüne dair alınacak dersler vardır. Hele de, ağır kanser hastası olmasına rağmen gulaglarda telef olan yüzbinleri unutturmamak için yaşayakaldığı teslim edilen eski mahkûm Soljenitsin’den: “Ölenler göreve çağırıyorlar. Sen yaşıyorsun. Görevini yap. Dünya olan biten herşeyi öğrenmeli. Görevini yap.” Bize gelince, 12 Eylül zulmünü anlatan kaç kitap çıktı? “İvan Denisoviç’in Hayatında bir gün” kıratında bir eser var mı?
AB: Sayın Erdoğan ile bu yazarların arasında kurduğunuz bağlantıyı netleştirmenizi istesem?
AA: Yeterince net olduğunu sanıyordum ama yine de söyliyeyim. “One munit”le başlayan Defoe-vari başkaldırı, İhvan’ın, Esed muhaliflerinin trajedilerini unutturmamak için gösterilen Soljenitsin-vari çaba, dünyanın beşten büyük olduğu gerçeğinin “bütün hayvanlar eşittir ama bazıları daha çok eşittir” diyen Orwell’e yakınlığı. Barış Süreci. Iraklı, Suriyeli muhacirlere her türlü zorluğa rağmen takınılan kucaklayıcı tavır. Somali, Pakistan. Hasılı, bu dünyada işler “sev kardeşim” diye şarkı söylemekle yürümüyor Ayşe hanım. “Mutluluklar bir olsun, acı birlikte” diyorsanız, rahatınızdan fedakârlık etmeye razı olacaksınız. Beyoğlu Suriyeli kaynıyor diye Alman dazlakları misali celâllenecekseniz, dürüst olmalı, safhınızı belirlemelisiniz.
AB: Merhamet Kutbu tasavvurunuzdan bahsetmek ister misiniz?
AA: “Biz size kaval çaldık, siz oynamadınız. Biz yas tuttuk, siz ağlamadınız. Biz size ağıt yaktık, siz dövünmediniz,” İncil, Matta 11. Dolby Axon’ların kavalın sesini bastıramadığı bir diyar tasavvur ediyorum. Ağıtların sinek vızıltısına indirgenemediği, Emine hanımınkiler de dahil olmak üzere, göz yaşlarının onurlandırıldığı bir yer. Acıyla dövünenlerin istihfafla karşılanmadığı bir diyar. Böyle bir dünya, bir tarafıyla ütopik olsa da, diğer tarafıyla da Newtonian dünya görüşünün yoksaydığı gri alanlara itibarlarının iade edilmesi kaydıyla, pekalâ da mümkündür. Mesele, gri alanları savunmakta özgür olduğumuzu içimize sindirebilmekliğimizde. Orwell, özgürlüğü “insanlara duymak istemediklerini söylemektir” diye tanımlar. Şeriat’i, Mekke’nin bir diğer adı olan Beyt-i Atik’deki “Atik” sözcüğünün özgürlüğü temsil ettiğini. Pak topraklara hicret için daha ne bekliyoruz, söyler misiniz?!
AB: “Gri alanlar”ı biraz daha açar mısınız?
AA: Açmazsam ayağımız güncele basmayacak diyorsanız, haklısınız. Şöyle söyliyeyim, mesela, Cern’dekilerin “Tanrı parçacığı” dedikleri gri alan gibi. Einstein’ın “matematik gerçeği yansıttığında kesin değildir, kesin olduğunda gerçeği yansıtmaz” derken işaret ettiği gri alan gibi. Ölçümlerde sigma harfiyle belirtilen gri alan gibi. Helâl edilmeyen mahkeme cezasındaki gri alan gibi. İmar iznini cebine koymuş müteahidin, 3000 yıllık bir şehrin silüetini yok eden icraatının cezalandırılamamasındaki gri alan gibi. GDO’lu mısır ticareti yapanın savunmasındaki gri alan gibi. İnsanoğlunun dünyaya dair her kabulünde, her hükmünde gri bir alan vardır. Teferruattır diye ihmal edildiğinde, melâli anlamakta yaya kalan, hedeflenen amacı ıskalatan gri alan.
AB: Peki, bu konuşma bir uyarı mıydı?
AA: Her yasal hakkın helâl olmadığını hatırlatmak noktasında uyarı olarak da telâkki edilebilir, evet. Bakın, siyasilere sokulmak ile siyasilere maruz kalmak arasında fark vardır. Bencileyn Türkiye nöbeti tutan tiplerin hemen her zaman siyasilere söyleyecek birşeyleri vardır. Ancak, adabı muaşeret size saygıyla kulak verene saygıyla mukabele etmeyi gerektirir. Bana gelince, devletin en üst katında onurlandırılmış olmak ayrıcalığını, güncel siyasetin tetikleyebildiği adaletsizlikleri iyileştirebileceğini düşündüğüm bir formülü Sayın Cumurbaşkanının bizzat kendisine sunarak karşılamayı seçtim. Olay budur.
AB: Bir 21. Yüzyıl projesi olarak, helâl olanı, yasal olanla örtüştürmek...
AA: Evet, o. Newtonian dünya görüşünün en etkin olduğu alan, hukuk. Neyin suç olup, neyin suç olmadığı kesin olarak belirlenir. Cinayet, hırsızlık vb. suçlar, ve cezaları, matematiksel bir hassasiyetle maddeler, fıkralar şeklinde tanımlanmaya çalışılır. Bir sanık, ya katildir yada değildir, ya hırsızdır yada değildir. Biraz katildir, biraz değildir diye bir şey yoktur. Kâinatta olduğu gibi, burada da gri alanlar yoktur. Gri alanlar keyfilik, hukuksuzluk sayılır. Nasrettin Hoca misali, hem davalıyı, hem davacıyı, hem de ikisinin birden haklı olamayacağını savunan katibi haklı bulan bir mahkeme düzeni olamaz. Öyle mi? Peki, meselâ, Ermeni soykırımının olmadığına kanaat getiren bir bilim adamını hangi gerekçeyle cezalandırırsınız? Nefret cezasıyla. Peki, nefreti hangi “basit, sade ve kesin” kurallarla tesbit edersiniz? Edemezsiniz. Ama Şeriatın kestiği parmak da acımaz, neden?
AB: Neden?
AA: Verilen cezanın, işlenen suçla örtüştüğünden kuşku duyulmaz da ondan. Suçlunun cezasını kendisini cezalandırana helâl ettiği, mahkeme ile helâlleştiği ideal, hatta ütopik durum. Günümüz dünyasında mümkün müdür? Bence mümkündür, çünkü her ne kadar İslami bir kavramsa da, yeryüzünde mukim tüm ulusların kendi örfleri, adetleri, vicdani kanaatları doğrultusunda tanımlayabilecekleri bir “helâl” kavramı ille de vardır. Önemli olan, ülkenin yasalarında “helâl” dediğimiz o gri alanı karşılayacak payı bırakmak. Mahkeme kararlarını, suçlunun vicdanının kabul edeceği cezaya yakınlaştırmak.
AB: Bu bir kaosa sebep olmaz mı? Subjektif algı, kişiye özel durumlar. Ortak bir değerlendirme kriterimiz olmalı...
AA: Bu saatten sonra onca çabayla oluşturulmuş ortak değerlendirme kriterini altüst etmek söz konusu olamaz, Ayşe hanım. Tüm yasaları iptal edip, yerine yenilerini koysanız dahi olmaz, çünkü bir mekanizmayı diğeriyle değiştirmekle kalırsınız. Benim söylediğim gönüllü feragat müessesini işlerliğe kavuşturmaktır ki, ister özel ister kamusal, her alanda işlev görebilecektir. Roma hukukunun özünü teşkil eden “utendi et abutendi” yani “kullanmak tüketmektir” anlayışını, “kullanmak tüketmek değildir” şeklindeki Müslümanca anlayışla ikame etmekten bahsediyorum. Yani, imar ruhsatını cebine koyan müteahhitin 3,000 yıllık şehrin silüetini yırtan gökdeleni dikmekten gönüllü feragatı. Yani, bal üreticisinin ürününe şeker katarak elde ettiği kârdan gönüllü feragatı. Yani yazarların yangına körükle gitmekten gönüllü feragatları. Yani kul hakkının örneğin hac farizasından aşağı kalmayan önemle onurlandırılandırıldığı durum. Hayatın her alanından yüzlerce örnek düşünülebilir. Hasılı, pozitivizm çıkışlı müsbet hukuğun insanoğlunun vicdanı ile perdahlandığı; hukuğun maddeler, fırkalar, yönetmelikler değil, adalet dağıttığı Merhamet kutbuna yöneliş. Olanla olması gereken arasındaki sıkışmışlıktan kurtuluş.
AB: Gönüllü feragat insan fıtratına ters değil midir?
AA: Hayır, eşrefi mahlûkatın doğuştan açgözlü olduğuna dair veri yok elimizde. Adam Smith’in “homo economicus”u gibi bir aldatmacadır bu da. Tüm davranışlarını ekonomik çıkarların yönlendirdiği sözde evrensel mahlûk, kapitalizme meşruiyet kazandırmak için kurgulanan, ve yerleştirilen, insan tasviridir. Bizi de inandırdılar ki, fisebilillah kavramı dilden düştü, ucunda maddi bir çıkar yoksa, kimsenin bir göreve talip olabileceğini düşünemez olduk.
AB: Burada hakim ve savcılara büyük görev düşer...
AA: Öyle, tabii. Helâl olmayan bir yasayı tefrik ve ilân edebilecek yegâne kurumdur, hakimlik. Yargıcın “ hakîm, fehîm, müstakîm ve emîn, mekîn ve metîn” yani, “bilge ve bilgin, akıllı, anlayışlı, doğru, kendisine güvenilen, korkusuz, vakarlı, temkinli, metanetli, dayanıklı” olması istenir. Bence bu tanıma eklenecek iki ibareden biri “ özgürlüğünü içine sindirmiş” diğeri “İslam fıkıhına hakim” olabilirdi.
AB: Mecelle’deki tanımı söylüyorsunuz...
AA: Evet, Mecellenin 1792. Maddesi. Yani, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliye, yani, adli hükümler kitabındaki yargıç tanımı, 1800lü yılların üçüncü çeyreği. Baksanıza, çeviri yapmadan iki çift lâf konuşamıyoruz Ayşe hanım. Şimdi, gelin de desteklemeyin, Osmanlıca öğretiminin ihyasını! Yeri gelmişken, beni helâl olmayan yasal haklara uyandıran Hayrettin Ökçesiz hocanın kısa fakat özgül ağırlıkları fevkalâde yüksek makalelerinden birinde rastladığımbir Nietzche alıntısını paylaşmak isterim. “Soğuk adaletinizi sevmiyorum... yargıçlarınızın gözlerinden/ Cellatla, onun soğuk demiri bakıyor/ Söyleyin nerede bulunur, gören gözleriyle sevgi olan adalet?” Bana da sorarsanız, bir yargıcın gözleri faltaşı gibi açık olmalıdır ki, gri alanları görebilsin. Roman hukukunun gözleri bağlı tanrıçası bize göre değil.
AB: Gören gözleriyle sevgi olan adaletin bulunabileceğine gerçekten inanıyor musunuz?
AA: Evet, inanıyorum. Sevgisiz adaletin, cezanın helâl edilemediği adalet olduğunu görürsek, iyileştirmenin yolunu bulabiliriz. Yargıçların gözlerinden bakan soğuk demiri yoketmelerinin yolu, Ökçesiz hocanın ifade ettiği gibi, “zaaflarından arınmadan, kemale ermeden, içlerine sinmeyen bir kararı vermemek /yani özgür olmak/ cesaretini bulamadan, yedi günahından arınıp, yedi erdemin kisvesini giyinmeden kendilerine sunulan peygamber postuna oturmama”ları olsa gerek. Gönüllü feragat, yargıçlar için de geçerli olmalı.
AB: Yakın bir gelecekte hukuk reformu öngörüyor musunuz?
AA: Benim ömrüm görmeye yetmeyecektir. Ancak, parçacık fiziğinin Newtonian dünya görüşünü tahtından etme yolunda hayli mesafe aldığı da bir gerçek. Yeni fizikte, malûm, kesinlik yok, tek doğru yok, hiçbir şey mutlak doğru değil, hiçbir şey imkânsız değil. Fuzzy mantığın insanlığı siyah-beyaz düşüncenin cenderesinden, kesin yargıların kabalığından ve zorlamasından kurtaracağı düşünülüyor. Bu gelişmeden hukuk da nasibini alacaktır. Nitekim, daha şimdiden suç kavramı tartışılıyor. Hakimlerin, formal yani resmi hukukun siyah-beyaz kurallarını aşarak, hafifleştirici veya ağırlaştırıcı nedenleri ayrıntılı bir şekilde inceleyebilecekleri düşüncesi taraftar buluyor. Tahkim mahkemelerinin itibarları ile birlikte sayıları da artıyor ki, ben bunda helâlleşmenin dava kazanmaktan üstün tutulabileceğini okuyorum. Daha da uç bir gelişim, iki asırdır ilk kez kadı sistemini savunan sesler duyuluyor. Savunanlar da, çoklu hukuk yanlısı libertaryan özgürlükçüler.
AB: Ya Türkiye? Edebiyat bir tarafıyla da kehanettir dediğiniz için soruyorum, Türkiye’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
AA: Ah ama, “Türkiye, anlaşılamaz. Hesaba kitaba da gelmez. Kendisine has bir kimliği vardır, Türkiye’ye ancak iman edilir.” Ondokuzuncu yüzyıl Rus düşünürü Fyodor Tyutçev’in kendi ülkesi için söylediği bir sözdü bu. Lâkin, o kadar iyi yansıtıyor ki benim Türkiye için hissettiklerimi, iktibas etmekten kendimi alamadım! Kehanet değil ama temennim, yaşadığımız şu kahredici anomalinin hayırlara vesile olması, 2050’li yıllardan geriye bakanların bizim çırpınışlarımızı Türk rönesansı olarak adlandırabilecekleri bir süreç olarak görecekleri umudu. Doğrudur, diriliş ancak isteniyorsa gerçekleşebilir, ancak o zaman mümkündür ama bu yaşananların bizim olduğumuz noktadan değerlendiremediğimiz bir nedeni de olsa gerektir.
AB: Rönesans diyorsunuz ya, şimdi yine tepkiler yağacak!
AA: Yağsın, ne yapalım. Yeniden doğmanın birden fazla yolu vardır. Kiminin yeniden bağ kuracağı Aristosu, Eflâtun’u, kiminin de hem Aristo’su, Eflâtun’u, üstüne üstlük Harizmi’si, İbni Sina’sı. Allah’ın yolları belli mi olur, bir bakarsınız dünyayı göbeğini kaşıyan o adam kurtarmış, Türkiye’nin logosu adalet ve ahlâk olmuş!
CUMHURİYET GAZETESİ SÖYLESİŞİ / 8 ARALIK 2014
Ceren Çıplak
(Kesintiye uğrayan bölümler eklenmiştir)
CÇ: Öncelikle, Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri’ndeki “Bugün George Orwell olsa sizi ayakta alkışlardı” sözünüzden başlayalım. “Hayvan Çiftliği” ile “1984” adlı kitaplarıyla, her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum tehlikesine karşı ve gelecekte oluşabilecek totaliter bir otomatlar toplumuna yönelik uyarıda bulunan Orwell’ın aslında tam da bugünkü Türkiye’ye işaret ederken neden Orwell, Erdoğan’ı ayakta alkışlardı?
AA: Gelin, oradan değil, konuşma metnindeki “21.yüzyıl, ekonomik yığışımlar ve ekürilerinden oluşan bir oligarşidir” saptamasından başlayalım: “BM, IMF, NATO gibi oligarkların onayını alan “haklı olma hali”nin temyiz edilemez olduğu noktadayız.” Temyiz edilemez, yani? Yani, Filistin’in, Somali’nin, Afganistan’ın, Suriye’nin, Irak’ın, gerisini siz sayın artık, davalarını taşıyabilecekleri bir mahkemenin olmadığı bir düzen. Pepsi Cola yığışımının yıllık cirosu ne kadardır bilir misiniz? 66-67 milyar dolar. 2013 rakamı. Filistin’in, Afganistan’ın, Somali’nin gayri safi milli hasılalarını toplasanız, sırasıyla 10 milyar, 20 milyar, 3,5 milyar dolar, yani Pepsi’nin cirosunun yarısı etmez. Onların kaderleri, BM Güvenlik Konseyinin “daimi üyeleri”nin” oluşturduğu oligarşinin iki dudaklarının arasındadır. ABD, İngiltere, Fransa, Çin ve Rusya: yani, Orwell’in sözünü ettiği “bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir” durumu. “Eşitlik” lâfzının uluslararası dolandırıcılıktan ibaret olduğu durum. Erdoğan’ın “dünya beşten büyüktür” derken, teammüden yada değil, işaret ettiği durum. Orwell, sonunda dolandırıcılığa ayan birisi çıktı diye sevinir, hatta alkışlardı diye düşünürüm – tabii, kitaplarının arkasında duran, kelâmın haysiyet olduğunu bilen bir adamdıysa ki, benim bildiğim kadarıyla Orwell’in sahici olmadığını düşündürecek bir icraatı da yoktur. Öte yandan, sırf başkaları farklı düşünüyor diye dünyanın ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya beşi biryerdesiden daha büyük olduğu haykırmaktan çekinen “hem budala hem de alçaktır” demektedir, diyen de Daniel Defoe. Ha, birileri susmanın budalalık ve/veya alçaklık olduğunu düşünmezlermiş, anlaşılan o ki, Sayın Erdoğan onlardan biri değil. Nitekim, “One munite” çıkışına da şahitiz. Türkiye’ye gelince, “otomatlar toplumu” olmak için, herşeyden önce “otomizasyon” mertebesini aşmış olmak gerekir. Bizimki gibi henüz Batı anlamında sanayileşmeyi tamamlayamamış, teknoloji özürlü bir bir toplumda “otomat” kolay yetişmez. Orwell’in teknoloji takıntısını gözardı etmeyin: “İnsanoğlu ancak teknolojik ilerlemesinin izin verdiği kadar iyidir.”
CÇ: Siz Türkiye’de medyada, hukukta, sanatta, toplumda baskı düzeni olduğunu kabul etmiyor musunuz?
AA: İzin verirseniz, teker teker ele alalım da ne dediğim netleşsin. Türkiye’de veya başka bir ülkede, medya, habercilikten başka alanlarda da iştigal eden, paralarını habercilik dışında ticari, sanayi, inşaat, enerji vb. vb. yüksek kâr marjı olan faaliyetlerinden kazanan ekonomik yığışımların bileşkenlerinden birisi olduğu sürece, basın çalışanlarının üstünde baskı ve yönlendirilmiş haber kaçınılmazdır. “Hiç bir haberin, hiç bir gazetede doğru yazılmadığını genç yaşımda farkettim” diyen de Orwell. Baskı, kartel medyasında içkindir, Ceren hanım. Peki, siyasiler medya patronlarının üstünde baskı kurmazlar mı? Hem de nasıl kurarlar! Burada anahtar kelime güçtür. Örnekleri yurt dışından verelim de gıybet olmasın: Örneğin, 8,5 milyar dolar cirolu Fox medya yığışımının sahibi Rupert Murdoch’un karşısında örneğin müteveffa Kaddafi’nin esamesi okunmaz da Suudi Kralı Abdullah’ınki okunur, niye çünkü Kralın ABD’deki yatırımlarını Murdoch’un feşmekan şirketi yönetir. Kral, Murdoch’un ticaretine çomak soksun da bakın ne olur. Kaddafi’den beter olur. Küresel kapitalizmin işleyişi budur.
Hukukta baskı, benim “her yasal hak, helâl değildir” ifademde gizlidir. Mesele, mahkeme kararlarlarının kamu vicdanını yaralayıp yaralamadığı meselesidir. Türkiye’nin özelinde, adalet mekanizmasının fena halde teklediği tartışılamaz gerçekliktir ve bunda üniversitelerden barolara, stk’lardan kanun koyuculara, medyaya, saklı azmettiricilere, aydınlara kadar hepimizin günahı vardır. Hal böyle olunca ben sorunu siyasi baskıdan çok, iki cenazeden kendi yandaşına ait olana ağlayan körelmiş vicdanlarımızda ararım. Topu AKP yada bir başka siyasi iktidara atıp, sıyrılamayız. İktidar, toplum onayladığı sürece muktedirdir.
Sanata gelince, bakın, Sovyetler Birliğinde sanatçıları, işçi sınıfından ayrı bir kategoride görürlerdi. Neden biliyor musunuz: “İşçi, günlük yevmiyesini alamazsa işi bırakır, bırakamazsa işi yavaşlatır. Ama sanatçı, sanatını icra edebilmek için bir de üstüne para verir.” Bunu niye söylüyorum, bunu en görkemleri eserlerin baskı dönemlerinde yaratıldığını hatırlatmak için söylüyorum. Besleme sanat olmaz. Olursa, “resmi” sanat olur, o da kimsenin ruhuna dokunmaz, gönül tellerini titretmez.
“Toplum” dediğinizde ille de baskı olacaktır, Ceren Hanım. Birey bir biçimde ehlileştirilecektir ki, bir kutsal, bir idea, bir dünya görüşü etrafında toplanabilsin ki, bir “toplum”dan söz edebilesiniz.
CÇ: Türkiye özelinde toplumsal baskı var mıdır?
AA: Elbette, vardır. Mahalle baskısı bir vakıadır. Sosyal medya bile başlı başına bir baskı unsurudur. Teşekkür konuşmamda da söylemiştim. “Galile etkisi” derler, çeteler hakim olduğunda umuma hitap eden ve fakat “umumun zihniyeti”ni yansıtmayan düşünceler öfke uyandırır, husumet çeker, bastırılmaya çalışılır. Şimdi diyeceksiniz sosyal medyada çeteler mi var. Var evet, örgütlü twitçilik diye de bir şey var. Siz de ben de “tt” nasıl oldurulur, biliriz, öyle değil mi?
CÇ: Sosyal medyada size yönelik “Bir edebiyatçının ölümü” gibi sert eleştiriler de oldu. Bu eleştirilere karşılık ne demek istersiniz?
AA: İlâhi, Ceren hanım! Şu söylediğinize eleştiri denmez, “temenni” denir! Hadi, size George Orwell’den bir başka alıntıyla cevap vereyim: “Özgürlük, insanlara duymak istemediklerini söylemektir.”
CÇ: Sanatçılar ve birçok kişi Erdoğan’ı sürekli her konuda enselerinde hissetmekten rahatsız olduklarını sıklıkla dile getiriyor... Siz, Erdoğan’ın Başbakan ve Cumhurbaşkanı yetkilerinin dışına çıkarak bir baba gibi daha doğrusu 1984’teki “Duvarlara asılı posterlerdeki Büyük Birader'in gözü” gibi, gözünün hep üstümüzde olduğunu hissediyor musunuz?
AA: Ne münasebet?! Tersine, benim gözüm Erdoğan’ın üstünde! Yadırgadığım önerileri yok mu? Elbette, var. Ona bakarsanız, Atatürk’ün de, İnönü’nün de, Demirel’in de, Özal’ın da yadırgadığım önerileri vardı. Hatta, bazen Gazi paşa ile yaşamlarımız kesişseydi, fena halde birbirimize girebilirdik diye düşündüğüm olur. Şaka bir yana, bakın, Sayın Erdoğan, benden daha kolay incinebilir konumdadır. Nihayetinde bir siyasidir, olduğu konumunu muhafaza etmesi, benim ona vereceğim oya bağlıdır. Benim derken, “bizim” demek istediğim açık. Ha, benim dahil olmadığım “bizim,” yani aynı vatanı paylaştığım yurttaşlarımın oyu, şahsen haz etmediğim yöne akarmış, n’apalım?! Çaylar, bu defa da bizden olacak. Demokrasi bir tarafıyla da feragat rejimidir. Hayatın ille de sizin istediğiniz gibi akıyor olmamasına tahammül edersiniz.
CÇ: Peki iktidarın, kadının gülüşünden bakışına, cinsel yaşamına bile ayar verişinden rahatsızlık duydunuz mu hiç?
AA: “Kadın” derken? Tanımında mutabık olduğumuz, budur diyebileceğimiz bir “model,” homojen bir kimlik bulmalıyız ki, biyolojik benzerliklerimiz dışında bir anlam ifade etsin “kadın.” Bakın, “iktidar” da bir o kadar muğlak bir gönderme. Kimden bahsediyoruz? Hükümet üyelerinden mi? AKP milletvekillerinden mi? Öyleyse hangilerinden? Bir Halide İncekara’yı, meselâ, yada Nimet Baş’ı, yine meselâ, bir Cemil Çiçek’le yada Ahmet Davudoğlu ile bir tutamayacağımıza göre, “kadının gülüşünden bakışına, cinsel yaşamına bile ayar veren iktidar” Donkişotun yeldeğirmenleri gibi kurgusal, oryantalistlerin islamofobisi kadar manasız bir hasım hüviyetindedir. Beni ancak sahici insanlar rahatsız edebilirler, soyutlamalar değil, kavramlar hiç değil.
CÇ: Peki, Erdoğan sahici bir insan değil mi? Türkiye’de kadın cinayetlerinin arttığı sırada medyanın abartması dedi. Kadın-erkek eşitliği üzerine Erdoğan’ın sahici bir insan olarak söyledikleri sizi rahatsız etmiyor mu?
AA: Erdoğan’ın sahici olmasının da ötesinde hasbi ve harbi olduğu muhakkaktır. Ancak, yanılmıyorsam kadına şiddetin aslında artmadığını, medyanın abarttığını söyleyen yine bir kadındı, Erdoğan değil. Sema Maraşlı isimli internet gazetecisi hanım hemcinsi köşe yazarlarının kadına şiddet konusunu gündemde tutuyor olmalarından da ayrıca şikâyetçiydi! Ve hanımın yazdıkları beni hayli rahatsız ettiydi, çünkü, kadın cinayetlerinin 2009-2013 son beş yılda yüzde yüz arttığı bir vakıa iken (bakınız, Hacettepe’den Merve Beşli’nin yüksek lisans çalışması) olayları gündemde tutan kadın köşecilere ancak teşekkür edilir, çemkirilmez. Öte yandan, Erdoğan’ın kadın-erkek “eşitliği” yerine “eşdeğerliliği”ni savunuyor olmasından rahatsız olmam, çünkü bu tutumu hiçbir zaman inkâr etmediği muhafazakâr dünya görüşünün bileşkenlerinden biridir.
CÇ: “Gezi” hangi açılardan totaliter bir rejime başkaldırı anlamı taşır? Hangi açılardan “Ergenlerin sokağa dökülmesi”nden ileriye gitmez?
AA: Ne rejim totaliterdir, ne de Gezi totaliter bir rejime başkaldırı. Sokağa dökülenler de ille “ergen” değildiler, nitekim. Olsa olsa, kendilerini içinde buldukları, sürdürmek zorunda hissetikleri hayat, idealize ettikleri hayatla örtüşmeyen, yanlış zamanda, yanlış mahallede doğmuş olmaktan muzdarip yurttaşlarımız. Muzdarip derken ironi yapıyor değilim. Mutsuzlukları bana hüzün verirken, teselliyi, rejimle mutmain olan daha büyük kitlelerde bulurum.
CÇ: Törende, Emine Erdoğan’ın, yani iktidar sahiplerinin, sizi gözyaşlarıyla dinlemesi, sizin kendinize ve edebiyatçı kimliğinize bakışınızda bir soru işareti, bir sorgulama nedeni yarattı mı?
AA: Allahallah, ne garip bir kriter! Sizi doğru mu anlıyorum, yani, benim “edebiyatçı” kimliğimin tescil edilmesi yada zarar görmemesi için Hanımefendinin gözlerinden yaş değil, ateş fışkırması mı gerekecekti? “İktidar sahipleri”ni ne kadar öfkelendirirsen o kadar iyi bir yazar olursun. Bu mudur?
CÇ: Yeni Türkiye’den siz ne anlıyorsunuz? Nasıl bir Türkiye öngörüyorsunuz?
AA: Öngörmekten ziyade umuyorum, diyelim. Hormonları normal seviyelerine gerilemiş, atar ergenliğini arkasında bırakmış, akıl baliğ, rasyonel bir Türkiye umuyorum. Şimdilerde böyle değil mi, diyeceksiniz, değil. 2014 itibarıyla önyargıların, mesnetsiz korkuların güdümünde, koyunun altında buzağı arayan, esrik bir toplum hüviyetindeyiz. Alev Alatlı’nın teşekkür konuşmasının tt olmadığı, abuk sabuk gündemlerin rağbet görmediği bir Türkiye düşlüyorum.
CÇ: Son alarak, sizin Erdoğan Başbakan iken danışmanlarından, beyin takımından olduğunuz bilgisini edindim. Doğru mudur?
AA: Saçmalamışlar.
CUMHURBAŞKANLIĞI 2014 BÜYÜK EDEBİYAT ÖDÜLÜ
TEŞEKKÜR KONUŞMASI
3 Aralık 2014
… görüldüğü gibi (tanıtım filmini kotaran arkadaşlara ayrıca teşekkür ederim) ben bir muhacirim, Sayın Cumhurbaşkanım. Muhacirim derken, kelimeyi özgün anlamında kullanıyorum: “hicret eden.”
1912 Balkan göçü, ailemin hemen tüm erkeklerini yitirdiği, çetin bir ricattı. Malûm. Benim sözünü ettiğim hicret, rahmetli Ali Şeriati bağlamında: aklî hicret.
Yollara düştüm, güneşin battığı diyarlardan, doğduğu diyarlara… Aydınlanma kutbundan, merhamet kutbuna hicret etmekteyim. Aydınlanma kutbu dediğim, yegâne terazisi yasaların harfinden ibaret olan nizam. Merhamet kutbu, yasaların ötesinde kadim değerlerin esas olduğu toplumsal düzen. İkisinin arasında biryerlerde, kendine göre hakikatı arayan bir entelektüel muhacir. Bu, benim.
***
Önceki gün ağırladığınız Rusya Devlet Başkanı Sayın Putin’in has danışmanı Aleksandr Soljenitsin’in “merhamet kutbuna vardığınızda insanlık görevinizi yerine getirebilmek için üstüne para vermeye hazırsınız demektir” mealinde bir vecizesi vardır. Toprağı bol olsun, cesur, soylu, yüce gönüllü, ahlâkçı bir yazardı. Gelmiş geçmiş toplum mühendislerinin en zalimi Josef Stalin’in gulag mahkûmlarını görev edinmişti.
“Ölenler göreve çağırıyorlar,” diye anlatırdı, “Milyonlarca ölü… her gün, her birisi göreve çağırıyor. Onlar ölü. Sen yaşıyorsun. Görevini yap. Dünya olan biten herşeyi öğrenmeli… Görevini yap. Nefretin ve zulmün cehenneme çevirdiği cinnet çukurunda telef olan yüzbinlerin hiç değilse insan olduklarının kaydedilmesini sağla. Görevini yap.”
Bunu burada neden naklediyorum?
En kalbi müttefiklerimizin, en beklenmedik kuytularda saklı olabildiklerini hatırlatmak için anlatıyorum.
Soljenitsin yaşasaydı, yüzbinlerce Suriyeli mülteciye kapılarını açan hükümetinizi mutlaka ululardı.
***
Yasanın bireylerin kendi kafalarında saklı, adaletin kendi silâhlarının ucunda olduğu, nesnel hukuktan nasibi almamış toplulukların ne denli korkunç olabildiklerini biliyoruz. Geçen yüzyılda, Hitler Almanyası, Stalin Rusyası, bu yüzyılda Esad’in Suriyesi, DEAŞ dehşeti… Saymakla bitmez.
***
Öte yandan, dinden, gelenekten, kadim örf ve adetlerden soyundurulmuş, yegâne ölçüsü nesnel yasaların harfinden ibaret olan toplumlar da eşrefi mahlukata layık bir düzenlemeler değil.
***
Avrupa ’aydınlanma’sı, insanlığın dini dogmalardan silkinip, ‘akıl ve mantık’ yolunda ilerleyeceğini vaad etmişti. Olmadı.
İnsanı evrenin merkezine yerleştirmek niyetiyle döşenen yol, eşrefi mahlukatın rakamlara indirgendiği, sarf malzemeleri misali muhasebeleştirildiği, ülkelerin sınırlarının cetvelle çizildiği, mekanik olduğu kadar da acımasız ve kaba bir dünya görüşüne evrildi.
İnsanın araç değil amaç olduğu unutulurken, infaz yasalarına uygun olduğu sürece, ölen çocukların hesabının sorulamadığı bir nizam inşa edildi ve yerleştirildi.
Bugün geldiğimiz, Birleşmiş Milletler, NATO, IMF gibi kurumların onayını alan “haklı olma hali”nin temyiz edilemez olduğu noktadır. 21. Yüzyıl, ekonomik yığışımlar ve ekurilerinden oluşan bir oligarşi niteliğindedir. Yeni oligarkların ayar verdiği bir düzen yaratıldı.
***
Neden nefret edip etmeyeceğimizin bile yasal
|
 |
turgutkuzan
3 yıl önce - Cum 24 Nis 2020, 17:29
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya)
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=171059 linkinde Şifre : Temas başlığıyla yaptığım paylaşımda Alev Alatlı'nın eserlerinden paylaşımlar yapacağımı belirtmiştim.
Şifre : Temas başlıklı konuyla ilgili olduğu için öncelikle Rüya (Schrödinger in Kedisi lI. Kitap) isimli kitabından alıntılarımı paylaşmayı uygun görüyorum.
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya) isimli kitaptan anlatılar :
(Not : Bundan sonraki notlar daha önce başka bir forumsitesinde yaptığım paylaşımlardan alınmıştır. )
------
Mış Gibi Eğitim
Konu başlığını görenlerin aklına Doğan Cüceloğlu'nun "Mış Gibi Yaşamlar" isimli kitabının geleceğini tahmin ediyorum.
"Mış Gibi Eğitim" kavramını anlayabilmek için Doğan Cüceloğlu'nun kitabının içeriğini hatırlamak faydalı olacaktır.
Kitabın tanıtım yazısı şu şekildedir :
--------
Ne demek ‘mış gibi’ yaşam?
Düşüncelerinin arkasındaki niyetin farkında olmayan, sözü, gözü, davranışı birbirine uymayan insanların yaşamı demek.
"Böyle insanlar var mı?" diye sorarsanız, çevrenize bir bakın!
Aklı, düşüncesi çocuğuna yardım etmekle dolu olduğu halde asık yüzlü, kırıcı, ilgisiz anne veya babaları; öğretmen olduğunu söyleyen ama hiç kitap okumayan insanları göreceksiniz.
Üstelik mış gibi yaşam, insanların bu anlayışla oluşturduğu ya da işlettiği kurumlar yoluyla giderek tüm topluma yayılıyor:
Vatandaşa yardım etmek için oluşan bürokrasi, köstek olmak konusunda uzmanlaşıyor; güven duymamız için oluşturulan kurumlar güvensizliğin kaynağı haline geliyor; adaleti sağlamak için yapılan yasalar adaletsizliğin düzenini sürdürüyor.
Kimimizin körleşip fark etmediği, kimimizin kanıksayıp artık yadırgamadığı mış gibi bir yaşam yaşıyoruz.
Sanki kaderimiz olmuş, kuşaktan kuşağa sürüp gidiyor: Yaşıyormuş gibi görünüp de aslında yaşamamak...
Ve yaşamadığının farkında bile olmamak...
Ancak, farkında olan, gözlemleyen ve irdeleyen iki kişi var!
Doğan Bey ve Arif Bey sizi sohbete davet ediyorlar.
--------------------------------------
Doğan Cüceloğlu yaşamların "mış gibi" olmaMAsı gerektiğini söylüyor.
Alev Alatlı ise Rüya (Schrödinger in Kedisi lI. Kitap) isimli kitabında "MIŞ GİBİ YAPARAK öğrenmek" kavramını GELECEĞİN EĞİTİM SİSTEMİ olarak tanımlamaktadır.
Geleceğin eğitim sistemine / "MIŞ GİBİ YAPARAK öğrenmeye / öğretmeye" hazır mısınız?
|
 |
turgutkuzan
3 yıl önce - Cum 24 Nis 2020, 17:31
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya)
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya) ilk baskısı 2007 yılında yapılmıştır.
Kitap içeriğinde, bir yönüyle 2020'li yıllarda ülkemizde olacak / olması gereken eğitim sistemi anlatılmaktadır.
Kitapta anlatılan sistemin özelliklerine geçmeden önce, bu sistemin benimsenme sebeplerini açıklayan cümleleri kitaptan alıntılayalım :
------
- SİMÜLASYON, yaparak öğrenmek demektir.
Bir çocuk gibi, dünyayı taklit ederek öğrenmek.
Oyuncaklarını yada başka nesneleri, temas ettikleri insanların, hayvanların yerine koyarak öğrenmek.
MIŞ GİBİ YAPARAK öğrenmek.
- Eski Türkiye'nin öninsançocuk hüviyetini en büyük avantajımız olacak şekilde dönüştürmeyi başardık derken söylemek istediğiniz buydu!
Adsız'ın ÖNGÖRDÜĞÜ eğitim sistemi! Şirazlı, uzun uzun başını salladı,
-Evet! Evet, Aklı korumanın yolu, Aklı olabildiğince çok sayıda kısmi gerçekle açmak!
Doğrularının sayısı kısıtlı olan Akıl, tanımadığı bir durumla karşılaştığında şaşırıyor, karışıyor, reddediyor çünkü.
Oysa çocuklar hiçbir şeye şaşırmazlar.
Çevrelerindeki insanları, hayvanları ya da başka bir şeyleri, oyuncaklarına ittihat ettirir, oyuncakları aracılığı ile konuşturur, hareket ettirir, dünyayı taklit ederler.
-Ve bu yetenekleri zaman içinde kaybolur!
-Yukardakiler, kaybolan bu yeteneklerini BİLGİSAYAR SİMÜLASYONU ile yeniden kazanma yoluna gittiler.
Yapay çevreler, sanal dünyalar kurdular. Yapay zekâ geliştirdiler.
Ama dikkat et, onların simülasyon modelleri, olanı taklit eder, OLABİLECEĞİ DEĞİL!
Belirli şartlar altındaki bir sistemin nasıl çalıştığını gösterir, sistemin EN İYİ NASIL ÇALIŞABİLECEĞİNİ değil!
Oysa, MUCİZELER DİYARI'nın sisteminde unsurlar canlıdır.
Akılları ile birlikte gönülleri de gelişir.
Birbirlerinden etkilenir, birbirlerini dönüştürürler.
-Bu durumda, BETİMLEME SADECE BİR ANDIR, derhal değişir!
----
Geleceğin eğitim sisteminin "MIŞ GİBİ YAPARAK öğrenmek / öğretmek" olduğuna itirazı olan yoksa sistemin nasıl işlediği ile ilgili kitaptan alıntılarımıza geçebiliriz.
Not:
Simülasyon diğer adıyla benzetim; Teorik yada fiziksel gerçek bir sistemin, bilgisayar ortamında modellendikten sonra bu model ile sistemin işletilmesi amacına yönelik olarak , sistemin davranışını anlayabilmek veya değişik stratejileri değerlendirebilmek için deneyler yürütülmesi, bu sistemlerin özelliklerini ve davranışlarını bilgisayar aracılığıyla değerlendiren bir tekniktir.
Simülasyon alanındaki gelişmeler için https://www.simulasyonturk.com sitesi ziyaret edilebilir.
|
 |
turgutkuzan
3 yıl önce - Cum 24 Nis 2020, 17:34
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya)
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.
Kitapta kullanılan simülasyon "Reddi İlhak Simülasyonu / Büyük simülasyon" isimleriyle anılmaktadır.
Kitapta isim ile ilgili açıklama şu şekildedir :
-----
-Reddi İlhak! Ne tuhaf! Tarih hatası gibi!
-Mağduran Müdafaai Hukuk Cemiyeti nin Yeni Dünya Düzenine ilhak olunmayı reddettiğinin ilanı, dedi General,
-Hata bunun neresinde?
-Alınmayın, canım! Kurtuluş Savaşı na ait bir ibare yi, görünce şaşırdım birden! Masal gibi geldi!
-Gelmesin, dedi General, aynı sitemkâr sesle,
-Masal gibi gelmesin! KOALİSYON'un Düveli Muazzama nın isim ve coğrafya değiştirmiş yeni bir terkibi olduğunu gözden kaçırırsak, Mağdurlar ın hukuk mücadelesinde açık veriririz.
-----
Düveli Muazzama : Düvel devlet kelimesinin çoğuludur.
Günümüz Türkçesi ile Büyük Devletler, Büyük Güçler olarak ifade edilebilir.
Genel olarak bu terim ekonomileri, dış siyasetleri ve askeri güçleri ile küresel alanda etkisi olan devletleri kapsamaktadir.
Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde daha çok İngilizler kastedilerek kullanılmıştır.
"İsim ve coğrafya değiştirmiş yeni terkibi" ile kastedilen anlamı forumdaşlarımın takdirine bırakıyorum.
|
 |
turgutkuzan
3 yıl önce - Cum 24 Nis 2020, 17:36
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya)
Allah (c.c.) rahmeti, selamı ve bereketi üzerimize olsun.
Schrödinger'in Kedisi 2 (Rüya) isimli kitapta anlatılan simülasyon insanın yeryüzündeki deneyimidir.
Reddi İlhak Simülasyonu'nu anlayabilmek için kitaptan alıntılarımıza devam edelim :
-----
BÜYÜK SİMÜLASYON, insanın yeryüzündeki deneyiminin simülasyonu.
Mağdurların insanlığın ekinine sahip çıkabilmek için kullandıkları holistik yöntem.
Sonsuza kadar onarabileceğimiz ideolojimiz diye de düşünebilirsiniz.
- Sonsuza kadar onarabilecek bir ideoloji... sonsuz revizyon. Her an onarılan bir ideoloji mümkün mü? Eşyanın tabiatına aykırı değil mi? Urallar gülümsedi,
- İdeoloji den muradınız yaşayakalmaya elveren bir tasarım ise aykırı değil, hayır, dedi.
...
- Bizimki zamanı da içeren dört boyutlu bir matriks, her an yeni bir veri ekleyip büyütmeye çalışıyoruz.
Eşitlik anlayışımız kimseyi simülasyonun dışında bırakmamak yönünde
-. Zaman zaman çok zor, çok meşakkatli ama böyle.
Ülkümüz, Göksel Gerçekliki gezegenimize bire bir yansıtmak.
Göksel düzenle uyum içinde yaşamak. Yıldız Fidanlığı nı gördünüz.
Göksel Güç, kimseyi kayırmaz, hiçbir canlıyı diğerine yeğlemez.
Göksel Güç' ün egemen olduğu Dünya da öyle olmalı.
------
Kimseyi kayırmayan, hiçbir canlıyı diğerine yeğlemeyen "Göksel Güç" te kim ola ki?
|
 |
sayfa 1  |
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
|