Hakan Sungur
13 yıl önce - Sal 09 Şub 2010, 19:28
Ben her şeyin farkındayım da, ikisi arasındaki farkı anlatmak istedim ama sanırım anlatamadım.
Devletin çeşitli taşınmazlarında 25 bin yatak kapasitesi var. Deprem oluyor ve daha fazlasına ihtiyaç duyuluyor. 55 bin yatak kapasiteli prefabrik barakalar inşa ediliyor ve mevcut kapasiteye ilave ediliyor. Yani % 220'lik bir artış sağlanıyor. İhtiyaç ortadan kalktıktan sonra prefabrik barakalar kaldırılıyor. Peki şehir neden daha en başında taşınmaz olarak 80 bin yatak kapasitesine sahip değildi? Çünkü bunları kullanılmadan, boş olarak hazırda tutmak çok masraflı olurdu. Ki yatak dediysek, döşek, yastık, battaniyeden ibaret değil bu. Bunun duvarı var, duvarının badanası var; penceresi var, penceresinin macunu var; tuvaleti var, tuvaletinin gideri var, musluğunun pası, fayans aralarındaki derz dolgusu var, aynası, kapısı, bacası, sobası, çürüme ihtimali, güvelenme olasılığı var.
İşte Londra'daki durum bu. Peki Ataköy'deki durum ne?
Yerli turizmin geliştiği, turistik bir şehir var. Otellerinin yatak kapasitesi toplamda 22 bin 500. Yabancı bir komite tarafından doğal güzellikleri keşfediliyor ve önümüzdeki senenin turizm kenti olarak seçiliyor. Bu bağlamda şehre 15 bin 500 yabancı turist gelecek. İlk başta sorun yok gibi görünüyor ama komitenin incelemesinden sonra oteller konforsuz bulunuyor. Şehrin yetkilileri şehre yeni konforlu oteller kazandırmak yerine, geçici olarak iyileştirmeyi tercih ediyor. Kimi otel odaları küçük bulunuyor ve birleştiriliyor; odalara ortapedik yataklar, değerli mobilyalar, alafranga tuvaletler konuyor. Nitekim kapasite 15 bin 500'e düşüyor ama gerekli konfor sağlanıyor. Yabancı tusitler geliyor, şehirden de, otellerden de memnun kalıp, ülkelerine geri dönüyorlar. Onların ardından her şey eski haline çevriliyor. Peki burda yanlış olan bir şeyler yok mu? Yerli turistler ve gelecekti yabancı turizm için de bu konforun sağlanması ya da devam ettirilmesi gerekmez miydi?
Londra'daki stadyum ihtiyacı, tıpkı deprem zamanlarında hissedilen barındırma ihtiyacında olduğu gibi, bir şehrin başına 40 yılda bir gelir. Portatif tribün fikri dahiyanedir, şapka çıkartılmalıdır.
İstanbul'daki localı, kafeli, restoranlı modern arena ihtiyacı ise, turistik bir şehrin konforlu otel ihtiyacında olduğu gibi devamlı bir ihtiyaçtır. Portatif tribün fikri basittir, vizyonsuzdur; fikrin övülecek yanı yoktur.
O da portatif tribün, bu da portatif tribün yaklaşımına göre; Öresund Köprüsü'yle Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin yaptırdığı üst geçitler kıyaslanabilir. Sonuçta her ikisi de köprüdür, moderndir, o veya bu şekilde bir ulaşım ihtiyacını karşılamaktadırlar. Ben böyle bir yaklaşımı asla kabul etmiyorum.
|