Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 4
Özgür Tekirdagli
8 yıl önce - Cmt 25 Ekm 2008, 05:17

18 MAYIS 1944 KIRIM TÜRKLERİ’NİN TOPYEKÛN SÜRGÜN VE SOYKIRIM GÜNÜ

OĞUZ ÇETİNOĞLU

Pek çoğumuzun ‘Tatarlar’ olarak andığı Kırım Türkleri, bu günkü Kırım topraklarına, 9. ve 10. yüzyılda gelmeye başladılar. O tarihlerde ‘Kıpçaklar’ olarak biliniyorlardı. Rus kaynaklarındaki isimleri ‘Kumanlar’ idi. Kıpçaklar, savaşçı insanlar olmakla birlikte, kalıcı devlet kuramadılar. Genel olarak, birlikte oldukları milletlerin yönetimlerinde yaşadılar ve onların kültürlerini benimsediler. 12. yüzyılın sonlarına doğru, tarih kitaplarımızda ‘Altınordu’ olarak geçen, gerçek adı Altın Orda olan devletin temelleri atıldı. 1238 yılına gelindiğinde Batu Han devletin hâkimi olmuştu. Devletin halkı, Kıpçak Türkleri’nden oluşuyordu. Batu Han’ın kardeşi Berke Han Müslümanlığı kabul edince Kıpçaklar, kültürel bir değişim yaşadılar. Bu değişimin sonunda ‘Kırım Türkleri’ denilen millet oluştu. Altınordu Devleti, son hakanları Toktamış Han zamanında, Emir Timur’a yenilince güç kaybetti. 1419 yılında tarih sahnesinden tamamen silindi. Yerine birkaç hanlık kuruldu. Bunlardan biri, 1441 yılında Hacı Giray’ın kurucusu olduğu Kırım Hanlığı’dır. Hacı Giray Han, 1454 yılında, Osmanlı Devleti’nin askerî desteği ile, kendilerini rahatsız eden Cenevizliler’i yendi. Böylece Osmanlı Devleti – Kırım Hanlığı ilişkisi başladı. İkinci Kırım Hanı Mengli Giray döneminde Kırım, Osmanlı Devleti’nin himayesine girdi. Himaye 300 yıl devam etti.



Rusya’nın gelişme politikalarını uygulamaya koyduğu dönemlerde Kırım’da taht kavgaları başlamıştı. Osmanlı Devleti de güç kaybediyordu. Olaylar aynı tarih dilimine denk geldi. 1768 – 1774 Osmanlı Rus Savaşları yaşandı ve 21 Temmuz 1774 tarihinde Küçük Kaynarca Antlaşması imzalandı. Bu Antlaşmaya göre Kırım, Osmanlı’dan kopartıldı, bağımsızlaştırılarak Rusya’nın kolayca yutabileceği bir lokma haline getirildi. Ruslar, Kırım’daki taht kavgalarını körükleyerek iç savaş haline dönüştürdüler. Bu sebeple Kırım Türkleri’nin bir bölümü, 1778 yılında, ‘Ak Topraklar’ dedikleri Osmanlı yönetimindeki bölgelere göç etmeye başladılar. Yerlerine, 75.000 Rus köylüsü yerleştirildi. 8 Nisan 1783 tarihinde Rus Generali Potemkin komutasındaki Kızıl Ordu, Kırım’ı işgal etti. Lokma, yutulmuştu. Kırım, Rusya’nın bir vilâyeti haline getirildi. Kırım Türkleri’nden bir bölümü daha Ak Topraklar’a doğru yola çıktı. 1783 – 1800 yılları arasında 500.000 kişi yurdunu terk etti. Ayrılanlar, toplam nüfusun % 35’i idi. Göçler, 1800’lü yıllar boyunca hep devam etti. Sayı, 1,5 milyona ulaşmıştı. 1900’lü yılların başında, yarımadada kalan Kırım Türkleri’nin sayısı, 300.000 olarak tahmin ediliyor.



İkinci Dünya Savaşı yılları, Kırım Türkleri için acılarla dolu olarak geçti.



SÜRGÜN KARARI VE UYGULANMASI


Savaş sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin, Kırım Türkleri’nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek top yekûn sürgüne gönderilmesini emretti. Emir, 18 Mayıs 1944 gecesi Kırım Türkleri’ne iletildi. İki saat içerisinde, evlerinden hiçbir eşyayı almaksızın, bulundukları köyün – kasabanın – şehrin meydanında toplanmaları isteniliyordu. Evini terk etmek istemeyenler zorla götürüldü. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen oracıkta öldürüldü. Çığlıklarla inleyen gökyüzünün karanlığını delmeye çalışan güneş, kana bulanmış Kırım topraklarına ilk ışıklarını gönderirken, 423.100 kişiden oluşan Kırım Türkleri, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, âdeta istif eder gibi yerleştirildiler. Vagonlara doldurulanların 57.000’i 0–5 yaş arası çocuk, 68.000’i ise 60’ın üzerinde yaşlı insanlardı.



Ertesi gün, Arabat bölgesinde bir köyde, 150 civarında Türk’ün unutulduğu anlaşıldı. Haber Stalin’e ulaştırıldığında emir verdi: ‘Bunların işini 24 saat içerisinde bitirin !’ Emir yerine getirildi: Bebek, ihtiyar ve genç... köy halkı, küçücük bir tekneye dolduruldu. Tekne, kıyıdan bir-kaç mil açılınca batırıldı. Karadeniz’in hırçın dalgaları soydaşlarımıza mezar oldu. Türkler’le birlikte Kırım’da yaşayan Musevî dinine mensup Türkler ile aynı dine mensup Yahudiler de sürgün edildiler. Çünkü bu iki gruba mensup insanlar, Tırım Türkleri ile iyi ilişkiler içerisinde idiler.



Yapılan işlem, Kırım Türkleri’ni yok etme politikasının, o günün öncesinde ve sonrasında, tarihin yazmadığı bir vahşetle uygulanması idi. Bir aydan fazla süren yolculuk sırasında, kimsenin vagonlardan inmesine asla izin verilmedi. Her türlü ihtiyaçlar, vagon içerisinde karşılanıyordu. Ölenlerin cesetleri kokmaya başlayıp esasen zor teneffüs edilen hava, tehlikeli ölçüde zehirlenince, pencerelerden rast gele atılıyordu. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü.



Trenler; Kabartay, Sibirya, Kırgızistan, Kazakistan ve Özbekistan’da yolcularını boşalttılar. Özbekistan’a gelenler, daha önceden hazırlanmış ve tembihlenmiş Özbek Türkleri tarafından taşlandı. Yaralananlar ve ölenler oldu. Hayatta kalmayı başarabilenlerin % 3’ü, çok kötü şartlar altındaki hayata dayanamadı. Açlık, sıtma, verem ve diğer hastalıklar sebebiyle ilk altı ay içerisinde öldü. Geri kalanlar, farklı iklim şartlarındaki sürgün bölgelerinde can, mal ve kültürel değerlerini korumaları engellenerek âdeta açık hava hapishanesi şartlarında yaşamaya mahkûm edildiler.



Kırım Türkleri, 1956 yılına kadar zor şartlar altında hayatta kalmak için uğraş verdiler. Bulundukları yerleşim alanının dışına çıkmaları yasaktı. Eğitim görmeleri engelleniyor, kültürlerini korumalarına izin verilmiyordu. Kırım şivesiyle konuşanlar, şarkı-türkü söyleyenler cezalandırılıyordu.



1956 yılında Krusçev, Stalin dönemini karalama kampanyası başlattı. Bu kampanya ile Kırım Türkleri, rahat nefes alma imkânı bulabildiler. Kültürel organizasyonlarına ve eğitim görmelerine izin verildi. Bu yumuşamadan cesaret alan Kırım Türkleri, vatana dönmek istediklerini ilgililere duyurmaya başladılar, Kremlin’e temsilciler gönderdiler. 1960’lara gelindiğinde sürgündeki Kırım Türkleri’nin millî mücadelesi, firesiz bir kitle hareketine dönüşmüştü. Miting ve protesto toplantıları düzenlendi. Toplantılara katılanlar ağır şekilde cezalandırıldı. 23 Nisan 1978 günü Musa Mahmut isimli bir Türk, soydaşlarına yapılan haksızlığı protesto etmek için kendisini yakarak intihar etti. Kırım Türkleri’nin efsaneleşen lideri Abdülcemil Mustafa Kırımoğlu hapse mahkûm edildi.



6 Temmuz 1987’de başlayıp 5 Ağustos 1987’ye kadar devam eden Moskova gösterilerinden sonra, SSCB yönetimi, Kırım Türkleri’nin vatana ihanet suçlarını kaldırdı. Yine de dönüş izni vermedi.



VATANA DÖNÜŞ



Beklenen izin 1990 yılının Temmuz ayında çıktı. Kırım Türkleri’nden bir grup, 2-3 ay süren çileli yolculuktan sonra ata yurduna döndü. 1944’e ayrılırken üzerlerindeki elbiselerden ve gönüllerindeki vatan aşkından başka hiçbir şeyleri yoktu. Dönüşte; ceplerinde diplomaları, altlarında arabaları, cüzdanlarında az veya çokça bir paraları vardı. Kimi inşaat mühendisi, kimi doktor, kimi müzisyen olarak meslek sahibi olmuştu. Vatana döndükten sonra aylarca naylondan yapılmış çadırlarda yaşadılar. İmkânı olanlar kendi evlerini kendileri inşa ettiler. Olmayanlar, zor şartlar altında, fakat vatanda olmanın huzuru içerisinde yaşamaya çalışıyorlar.

Sürgünden dönenlerin sayısı 260.000 civarında. Daha bir o kadarı dönüş izni bekliyor, imkân arıyor.

Ukrayna Cumhuriyetine bağlı, 30.000 kilometrekarelik alana sahip Kırım Muhtar Cumhuriyeti’nde 2.600.000 insan yaşıyor. Etnik dağılım şöyle: Ruslar: % 67, Ukraynalılar: % 22, Kırım Türkleri: % 10 orana sahip. Yarımadada 30.000 Yahudi, 5.000 Ermeni, 2.500 Alman, 1.500 Bulgar, 800 Karaim (Yahudi dinine mensup Türk) ve 500 Kırımçak (İsrail Yahudi’si) yaşıyor.

Ruslar, Kırım’ın Rusya’nın bir vilâyeti olması için çalışıyorlar. Ukraynalılar, Türkler ve diğerleri tam bağımsızlık veya mevcut statünün devamından yana görüş bildiriyorlar.

Kırım, Rusya ve Ukrayna kıskacında huzursuz günler yaşıyor.

Sürgündeki son Kırım Türkü anayurduna dönmeden, Kırım’ın gelecekteki statüsünü belirlemek huzursuzlukları artırır.

Kırım’da, sürgünde yaşayan Kırım Türkleri; büyük önderleri Gaspıralı İsmail Bey’in söylemi ile: “Dilde, fikirde ve işte birlik” sağlayabilirlerse, arzuladıkları çözüme kolay ve tez ulaşabilirler


Kaynak: OĞUZ ÇETİNOĞLU


Burhanettin Akbaş

8 yıl önce - Cmt 25 Ekm 2008, 11:39

Bu fotoğraf da "Hiçbir Türk kalmayacak, ne Mora'da, ne dünyada!" şarkılarının söylendiği o günlere ait... Bir Osmanlı Türkünün nasıl vahşice öldürüldüğünü gösteriyor. Şehidimiz ve etrafına toplanmış yamyamlar görülüyor.


MertcanBilgili

8 yıl önce - Cmt 25 Ekm 2008, 12:26

Alttaki yazı benim yazmış olduğum 1944 Kırım Türkleri sürgün ve soykırımına ait "academic research" tür paylaşmak istedim.

Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_1
Date:28/05/08
Final Paper

In history there are many deportations done by Eastern Europe countries to the Muslim ethnic groups living there and a very wide one of them was the Crimean Tatar deportation. The deportation started in 18th May of 1944 with the order of Joseph Stalin who was the head-commander of the Soviet Russian Army. (Biyografi.info ) The ethnic group which was deported by Stalin is mentioned in I. Aydıngün and A. Aydıngün’s research(2007); as a “Turkish speaking, Hanafi-Sunni Muslim ethnic group” who lives at the northern side of Black sea and the Crimea is a self-governing territory inside of the Ukraine today. For the same resource again, they found the right to turn their homeland only after 1989. For understand better this paper this a necessity to know the denotations of some words.
Merriam-Webster’s Collegiate Dictionary says,“Deportation is the removal from a country of an alien whose presence is unlawful or prejudicial”and the “Genocide is deliberate and systematic destruction of a racial, political or cultural group.” Deportation gave occasion to many deaths and property looses, which made historians to do some researches on this issue and Dr. Kemal Özcan is one of the researchers who were curious about the deportation.
Those occasions were mentioned in Dr. Kemal Özcan’s book (2002)as below; In the light of the researches done by Crimean Turkish National Movement, 238.500 citizen of Crimea deported to Central Asia Countries like Ozbekstan, Kyrgzstan, Altay territory and Turkey. Very huge percentage(86,4%) of those immigrants were children and women.After 55 years from deportation begins, as stated in first paragraph they found the right to return their home.
Today with including Tatar returners there are 2.033.700 citizen lives in Crimean Republic but only about 13% of this population consists Crimean Tatar; however, Crimean Tatar Turkish is one of the formal languages of the country. (ukrcensus.gov.ua 04/08)Surely the forced immigrants of Crimea faced with many problems during and after this 55 years period.




Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_2

As can be seen on the information above many Crimean Tatar Turk were deported to the territories which were Turk-Cultured but not familiar , as a result of the deportation, forced immigrants’ lifes were affected by various problems, for example; as mentioned in F. Taştekin and M. Özkaya’s research, they lost their properties, homes and religious facilities, these buildings and belongings were shared to the Ukranian and Russian people after deportation. Today more than 250.000 Crimean Tatar Turk returned to their homeland but they could not be able to take their homes back. These all problems caused some affects on Crimean Tatar Turks lifes; this paper will focus and give answer to the question which asks “What are the results and affects of the Crimean Tatar’s deportation.”
A variety of perspectives surely could be found on Crimean Tatar Turk Deportation because, it’s results were very dramatic, and impressive on exilers’lifes, but in this paper, three part of them is going to be handled. Those are, in chronological order, reasons and background information of deportation, happened events during the deportation with relevant statistics, and last, returning to the homeland: Crimea.
Many of researchers and historians thinking in the same way for the deportation of Crimean Tatar Turks. This belief is mainly focusing on the Second World War and depending on the relationship between Tatar Turks and German soldiers. But why Tatars preferred to be against to the Soviet Russia? By J.Otto Pohl’s paper, (2000) this belief is as it follows, In early thirties Stalin started to build an ethnicide on Crimean Tatars, as an example; in the years between 1935 and 1938 Soviet government “eliminated” 14 of 23 Crimean Tatar Language Publications in the Crimean ASSR. Moreover, Stalin regime “executed” many of Crimean Tatar “Intellectuals” like authors and philosophers and as a result of that, Crimean Tatars started to stand against Soviet Russia. During the World War Two German Government tried to use this conflict to gain more benefit in the war. Beside J. Otto Pohl other historians are thinking also like that.
In several ways like J.Otto Pohl, I.Aydıngün and A.Aydıngün are thinking the same. Depending on their paper written in 2007 for a journal, we can understand that, Soviet Russia’s policies on Crimean Tatar Turks made them against Russian government. For instance, the “main objective” of Soviet Russia was to “integrate” the Crimea to the Russia.After Russian Revolution in 1917 a group of Nationalist Tatar tried to found a substantive nation as Crimean Tatar government. The Bolsheviks

Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_3

obviated this movement as fast as they can. Head of Crimean Nationalist Numan Çelebi Cihan was sentenced to death for his endeavour to found the independent Crimea. In twenties Crimean revivalwas emerged and some improvements done in the country, but this “free atmosphere” of Crimea couldn’t endured so much. In the period of the years 1920 to 1930 as declared in the first paragraph, many “intellectuals” and leaders of Crimea who were mostly communist, killed or “sent in to exile”. Those devoted cases were the biggest building blocks of Tatars, to stand with German Army against Soviet Russia during World War Two. Beacuse, the Crimean Tatars were mostly helpful to the German Army, Stalin(leader of Russia) thought that this is a necessity to deport the Crimean Tatars from their home to Central Asia. This deportation caused a lot of deaths and ilnesses because of baneful weather, transport and life conditions during the event. Different sources are giving different numbers for deaths during and after deportation but all of them include more than 180.000 person.
The Crimean Tatar deportation was one of the broadest deportations ever by covered person, deaths and illnesses. Different sources giving different numbers but all of them says nearly the same things. One of them is Dr.Kemal Özcan’s research which was published in 2002, according to his book; not only Crimean Tatars but also other Caucasian ethnic groups deported at the same time by Soviet Russian Army. For the Beriya’s report which was exhibited to the Stalin; in total 225.009 caucasian deported to their destinations and also he reported that 183.155 of them were Crimean Turks, 15.040 of them were Greek, 12.422 person was Bulgarian and rest of them were members of other nationalities like Germans and Armenians. One of the other reporters of Stalin, Kabulov says in his report that Crimea is “cleaned” totally from Turks after this deportation ended. By Crimean Turkish National Movement’s report it is mentioned that in the year 1944, 238.500 Turk were deported from Crimea and again according to same resource 86.4% of those people were women or child. Another official resource written by Nemikin who was a member of Crimean Communist Party central committee says deported Turks’ number was 187.859 and for Public Police Chiefs of Soviet Government Comission this number was 188.626. Those researches shows that the number of deported people not clearly definite but every of them is above the 180.000 person. Beriya’s, Kabulov’s and Crimean Turkish National Movement’s researches are also cited in Özcan’s book. Pohl’s paper again also gave importance to the percents and numbers.


Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_4

J.Otto Pohl’s paper , also gives nearly the same numbers, but beside of that, it includes also the numbers of Crimean Tatar Turks who died after deportation because of bad life conditions in the places that they were deported. In his paper he says that from 18th May of 1944 to the 20th May of 1944 in total, 183.155 Tatars “sent enroute to Uzbekistan” . The “death toll” after deportation in Uzbekstan’s special settlements for Crimean Tatars were very great. According to NKVD archives from 1944 to 1946, 26.775 exiler were died, which means that 17.8% of exilers “perished” because of desert climate conditions in Uzbekstan and 2/3 of them were children and women. By Ibid’s reports; from 1945 to 1950 while there were 32.107 deaths in Uzbekstan’s special settlements, only 13.823 births happened, but this numbers includes not only Crimean Tatars but also the other exiled nations. In anyway, it can clearly be visualised that a huge percent of these death and birth numbers belongs to the Crimean Turks, because their numbers in settlements were also many times greater than other nationalities. For Michael Rywkin’s researches, 42.000 Crimean Tatar were died because of deportation by May 1949. Not likely Michael Rywkin, many Crimean activists thinks that 100.000 or 46% of Crimean Tatar population in 1949, died. Ibıd and Michael Rywkin’s researches are also cited in Otto Pohl’s paper. As can be seen in researches, every single Crimean Tatar Turk lost their home and forced to move to the places in Central Asia where Soviet Russia fixed and a significant percent of whom had died because of exiguous life conditions. After those 45 years under pressure in foreign countries, in the year 1989 Crimean Tatar Turks have found the right to the repatriate.
Returning home was one of the most important parts of this whole deportation period. High soviet of USSR, in 14th of November 1989 declared that “With Stalin regime’s barbaric actions, during Second World War years; Balkarians, Kalmıks, Chechen-Ingushs, Crimean Tatars, Kara Chays, Mesqetian Turks and Germans were deported form where they live”, and after comfirmation of this deportation same authority said that; ”High Soviet of USSR, thinks that; this is a necessity to give back the rights of Soviet Unions which were faced with pressure, with no circumstances.” After these comments made by the highest chair of Soviet Union, all ethnic groups which were deported including Crimean Tatars, have found the right to return their home freely and without any circumscription, there were no jural and artifical barricades. USSR government constituted a committee to organise the repatriation(By merriam-webster’s dictionary, repatriation is: “to restore


Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_5

or return to the country of origin, allegiance, or citizenship”) and they prepared some plans to returning Crimea. Due to 1990, in total 83.116 Crimean Tatar Turk could have found the chance to return to their ancestors territories, others were not so lucky because, being in a poorhouse situation was a very wide problem, those years in exilers’ lifes. ( Özcan, 2002)
Prof. Semyon Gıtlın declared this issue(n.d) in his paper as; when they returned to their homelands, Crimean Tatar Turks couldn’t find a “coveted peace” over there. They were between the “clashing geopolitical interests” of Ukraine and Soviet Russia. Kiev was thinking about Crimean Tatars to be an ethnic ally of Russia with Russian-Speakers in the Crimean Peninsula but, the Russian separatism problem ,which is still an issue of the day, emerged over the Peninsula those times.
Today after repatriations, the population of Autonomous Republic of Crimea is 2.024.000, however; only 12,64% of the country consist of Tatars, as mentioned in ukrcensus.gov.ua. For further information, there are many Tatar Turks, from Turkey to Kyrgzstan, living all over the Central Asia today.
In the light of all researches above, it could be said that Crimean Tatar Turks effected in a dramatically bad way from the Second World War. These all historical cases ended but their bad effects are still endures on Tatar Turks today. After all events finished, there is still a discussion point about Crimean Tatar Turks’ returning policy. This point mainly focusses on the difficulties, faced with, while repatriation. After they have seen the problems which happened to early repatriators, Crimean Turks shouldn’t try to return their homelands.
The territories which were given to Turkish exilers were not suitable for human health,because of that, Tatar Turks were wery ambitious to return to their homeland, but after first repatriants returned to the Crimea, they realised that the new Crimea is not as perfect as they thought.
First, people who suppose repatriating is a logical think to do, might think that they could easily find jobs and well-developed houses, but when they reached to the Crimean Peninsula they have realised that, there was a wery wide unemployment problem those years in their homeland. Olena Kulenkova’s paper (n.d) shows that , unemployment rate was 49,6% among Crimean Tatars. This rate was for general, in some districts unemployment rates were higher than 49,6% as, 51% in

Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_6

Bakhchisaray district, 60,3% in Saky district, 65,6% in Leninsky district, 59,4% in Yalta district 53,6% in Feodosia district and 58,7% in Sudak district. Beside unemployment problem there was also a “housing and infrastructure” problem. As mentioned in, State Committee for Nationalities and Migration’s researches; 48.8% of Crimean Turks did not have the housing of their own. Their 5.2% were living in public houses , 1.8% were in the privatized apartments, 16.8% were in the hostels(dormitories), 4.4%were in the rent apartments, 11.5% found shelter with relatives and friends and 4.4% has other housing, and nearly half of the house owners’ houses were not completely constructed. Another important problem was the infrastructure problem and it’s percents were as below 75% of new arrivals’ villages has the electricity, 27% has water supply, 3% has gas pipelines(heating was not existing) and 10% have roads and connection to the highways. State Committee for Nationalities and Migration’s researches, also cited in Kulenkova’s paper. The researches above shows that; life was not as easy as it used to be before deportation, which means repatriation was not a beneficial thing for repatriants lifes, because they were supposed to build again a new life including infrastructure and other costs with the insufficient help of unsatisfactory jobs. Not only occupation but also housing was a bad problem for repatriants, Hablemitoğlu is focussing on these problems in his book.
Another point was Soviet Russia’s hypocrisy, people who were planning to repatriate might thought that Soviet Russia, would keep the promise which was given to repatriants, like some promised donations. About the Soviet Russia’s decree, Dr. Necip Hablemitoğlu (2004) says in his book that; Supreme Soviet of Russia declared a decree in 5th May 1967; which was given the permission to Crimean Turks to repatriate with many rights, like free plantation territories or houses, but when they returned to their homeland, they have seen that their all properties were plundered by Ukranians, their villages’ names were changed and their buildings, including historical artifacts, were destroyed or changed. Moreover they couldn’t find the right to resettle their homeland. They were forced by national police of Ukraine to turn to the Uzbekstan and with this movement done in 1967-68, 12.000 Tatar Turk were re-deported to the Uzbekstan, but this time, Turks covered the cost of heading to the Uzbekstan. This means that, the Crimean Turkish people who spent all of their


Title :Crimean Tatar Deportation Mertcan BİLGİLİ p_7

money to return to their homeland, suffered second time with not given permission to re-settle there, as declared in the Supreme Soviet of Russia’s decree. Because of this hypocrisy of Soviet Russia, the Crimean Turks shouldn’t made an attemption to repatriation so they shouldn’t loose their whole money and hopes. Beside housing and resettling, there were also some other problems which repatriants faced with, Özcan is focusing on the other problems in his book.
Those years, repatriants might also thought that, everybody would found a place to live and a job to work, but when they returned, they have seen that they are responsible to find these jobs and homes, not the government. Just Like the Kulenkova and Hablemitoğlu, Dr. Kemal Özcan also pointed in his book(2002) that, the Crimean Tatar Turks who wants to repatriate were in a bad state. With new law, came into effect in 1974, Government officials wanted from repatriants to have a place to stay and have a work permition. In the year 1977, 300 Turkish family were given the right to resettle to the Crimea, but other 2098 Turk who also applied to resettle to the peninsula, denied to resettle to Crimea by government officials. That means, by the year 1977 there were still a problem with repatriation right of Turks, many of them denied to resettle to their homelands because they havent’t got their own houses, and they were staying at the families which were officially resettled to the Crimean peninsula, Attorney general's office of Ukraine’s secret governmental report(1977). This report is also cited in Özcan’s book. Those pointless declinations were another point for Crimean Tatar Turks to not repatriate to the Crimea, because Ukranian government was really unfair to the Tatar Turks on resettling problems.
In conclusion, as clearly can be seen from the researches, done by many historians and government officials , including percentages and reports, above, after having the right to return to their homeland, problems for Tatar Turks did not ended, on the contrary the new problems added to their lifes like occupation, housing and infrastructure problems or as healthcare problems; deaths and epidemic diesases, and today, after 64 suffering years later from the deportation, Crimea is still an autonomous country under the Ukraine government. Which means that they still couldn’t reach to the pure peace in their ancestors territories, and returning home does not elicits pure liberation for them.



Samir Savalan

8 yıl önce - Cmt 25 Ekm 2008, 12:35

1900 lü yıllardan bu güne kadar türklere karşı soykırım devam etmektedir!Osmanlı türkünden Tatar türküne , Altay türkünden Kırgız türküne kadar tüm türkler bu soykırıma maruz kalmışlardır!Peki neden? Neden bu soykırım neden bu kadar katliam?
Bence nedeni bir olmayı birakdıgımız içindir!1900 lü yıllardan başlayarak Türk dünyası çökmeye başlamıştır!Güçlü Osmanlının yıkılışı,Türki cumhuriyyetlerin Sovyetler tarafından işgali.Biz Bir olmadıgımız için Turanı masal yaptık!Ama ermeniler Masalı Devlet yaptılar!
Azerbaycan şairi Almaz Yıldırımda türk dünyasının çöküşünü görüyordu ve "Kara Destan" şiirini yazmıştı.Yazdıgı şiirler yüzünden Sibirya ya sürgün edilecegini biliyordu.Ama yine de yazdı.Turan ın yavaş-yavaş masal olmasını şöyle anlattı:


KIMSE BILMEZ TANRIDAĞIN YAŞINI,
DUMAN ALMIŞ ALTAYLARIN BAŞINI,
UÇURMUŞTUR BAŞTAN DEVLET KUŞUNU
SERVETINE YÜZ ÇEVİRMİŞ ZAMAN HEY...
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

DÖRT BİR YANA DAĞILMIŞ TÜRK SOYLARI,
SÖNMÜŞ OCAK GÖÇÜP GİTMİŞ BOYLARI,
DERTLI-DERTLI AKAR BOZKIR ÇAYLARI,
SAKLAR İÇDEN GİZLİ UMUT, GÜMAN HEY...
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

AĞ ALNINA KARA YAZI YAZILMIŞ,
YAYLALARDA DÜĞÜN DERNEK BOZULMUŞ,
GELİNLERİN GUR SAÇLARI ÇÖZÜLMÜŞ,
YARA KALMIŞ,DILER ELDEN AMAN HEY...
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

HARAB OLMUŞ BUHARASI BAŞKENTİ,
MATEM TUTMUŞ SEMERKENDİ,TAŞKENTİ,
KENDI SÖYLER,TÖKER GÖZDEN YAŞ KENDI,
NE OZAN VAR. NE YAZAN, NE SAMAN HEY...
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

KAZAN,BAŞKURT BATMIŞ,KIRIM SÜRÜLMÜŞ,
MENIM ÇEKİK GÖZLÜ YARIM SÜRÜLMÜŞ,
KONUM-KONŞUM,BÜTÜN VARIM SÜRÜLMÜŞ,
BULUNARMI SİBİRYADA İMAN HEY?..
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

TÜRK ELLERİ BİR BİRİNE YADLANIR,
KAZAK, KIRGIZ.TÜRKMEN,ÖZBEK ADLANIR,
AZERI TÜRK YANIR,İÇTEN ODLANIR,
ANA YURDUM İÇTEN HALI YAMAN HEY...
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...


ORGUN ÇAĞLAR, YATMIŞ ELLER AYILMAZ,
TARIM ÇAYI DOĞRU YOLA KOYULMAZ,
HEY SESLENIR AMUDERYA,DUYULMAZ,
BU DERYADA KALMAMIŞDIR DERMAN HEY,
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

HAZAR COŞAR,HABER SALAR KÜRÜNE,
AKAR GİDER, KÜR SÜRÜNE SÜRÜNE,
IDIL AĞLAR, ALTAY ORDU YERİNE,
ARAL KENDI VARLIĞINDAN PİŞMAN HEY,
KOCA TÜRKÜN DÜŞTÜYÜ DERT YAMAN HEY...

AZERBAYCAN DERT İÇİNDE BOĞULMUŞ,
SEVENLERİ DİYAR DİYAR KOVULMUŞ,
AĞLA, ŞAİR,AĞLA, YURDUN DAĞILMIŞ,
NERDE GOPUZ,NERDE KIRIK KAMAN HEY?..
NERDE BÜYÜK VATAN, NERDE TURAN HEY?..


ALMAZ YILDIRIM


Özgür Tekirdagli
8 yıl önce - Cmt 25 Ekm 2008, 16:17

19.-20. Yüzyıllarda Ermenistan’daki Azeri Türklerinin Göç Ettirilmesi Ve Soykırım Gerçekliği

Ermeni Enstitüsü - 18 Ekim 2006 - İntikam BEŞİROĞLU


Tarihi Türk topraklarından olan Erivan Hanlığı son iki yüzyıllık süreç içerisinde Ermenilerin bu bölgeye göç ettirilmeleri ile beraber Ermenilerin kontrolüne geçmeye başlamıştır. Ermeniler Erivan ve çevresinde çoğunluk nüfusunu sağlamak için bölgede meskunlaşmış Türk nüfusunu çeşitli dönemlerde bir süreç halinde göç ettirmişlerdir. Haliyle bu göç bölgede yüzyıllardır yaşayan Türklerin istekleriyle değil Ermenilerin uyguladıkları tehcir ve soykırım politikalarıyla gerçekleştirilmiştir. Bu yazı Ermenilerin tarihsel süreç içerisinde Ermenistan’daki Azeri Türklerine uyguladıkları soykırım gerçekliğini canlı şahitlerle anlatmaktadır.

1. Giriş

Dünyanın çeşitli ülkelerinde tarihi gerçekleri saptırarak 1915 yılında Osmanlı döneminde soykırıma uğradıklarını kabul ettirmeye çalışan Ermeniler, kendilerinin yaptıkları soykırımları binbir yolla gizlemeye çalışıyorlar. Fakat tarihi gerçekler Türklerin soykırıma uğradığını ispatlamaktadır. Bunu birçok Ermeni yazarları da itiraf etmektedir. Biz de bu yazıda asırlarca Azerilerin İrevan[1] dediği, Ermenilerin ise Erivan dediği bölgede yaşayan Türklerin tarihi vatanı olan bu topraklarda onlara (Türklere) karşı yapılan soykırımın boyutlarını ortaya koyabilmek için özellikle Ermeni ve Rus kaynaklarından yararlanmaya çalıştık.


Her ne kadar tarihi gerçekleri saptırmada uzmanlaşan Ermenilerin Erivan bölgesinde gerek nüfus, gerekse soykırım konusunda gerçekleri gizlemelerine rağmen Ermeni ve Rus yazarlarının eserlerinde 19. ve 20. Yüzyıllarda bugünkü Ermenistan topraklarında nüfusun çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu ve Türklere karşı soykırım yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Yapılan soykırımın asıl amacı tek bir Türkün yaşamadığı”Büyük Ermenistan” devletini kurmaktı. Bu amaçlarına ulaşmak için Ermenilerin 19. yüzyılda ve özellikle de 20. yüzyılda Azeri Türklerine karşı soykırımlar yapmış, insanların topraklarından tehcirini gerçekleştirmiştir. Çeşitli tarihlerde yapılan soykırım ve tehcirler şunlardır; 1905-1907 yılları katliamı, 1918-1920 yılları soykırımı, 1948-1951 yıllarında yapılan tehcir ve 1988-1989 yılları soykırımı ve tehciri. 170 yıl içerisinde yapılan soykırım sonucu günümüz Ermenistan’ında tek bir kişi bile olsa Türk insanı yoktur. Gerek Türkiye’de ve gerekse Azerbaycan’da çok sayıda Ermeni rahat bir şekilde yaşamaktadırlar. Ermeni soykırımı iddialarının asıl amacı mevcut Ermeni devletinin sınırlarını Türkiye Cumhuriyeti ve Azerbaycan toprakları üzerinde genişleterek hayal ettikleri “Büyük Ermenistan” devletini kurmaktır.

2. Bugünkü Sınırları İle Ermensitan Devleti’nin Kuruluş Tarihi ve Nüfusu


Bu günkü sınırları ile Ermenistan Devleti’nin kuruluş tarihi 19. yüzyılın ilk yıllarıdır. 1804-1813 yıllarında birinci Rusya-İran Savaşı sonucu imzalanan Gülistan Anlaşmasına göre Erivan ve Nahçıvan hanlıkları hariç Aras Nehrinin kuzeyinde olan Azerbaycan hanlıklarının Rusya tarafından işgal edilmesi tamamlanmış oldu. Ülkenin güneyindeki hanlıklar, Erivan ve Nahçıvan hanlıkları dahil İran tarafından işgal edildi. Bu savaş sonucunu kabul edemeyen İran, Rusya ile yeni savaşa karar verdi ve Ekim 1826 tarihinde Şemkir yakınlarında yapılan savaşta ağır yenilgiye uğradı. Böylece ikinci İran-Rusya savaşı 10 şubat 1828 tarihinde Tebriz yakınlarında Türkmençay Anlaşması ile sona ermiş oldu[2]. Anlaşma şartlarına göre Erivan ve Nahçıvan Hanlıkları da Rusya tarafından işgal edilmiş oldu[3]. 20 Mart 1828 tarihinde Çar I Nikolay Türkmençay Anlaşmasını onayladı ve 21 Mart 1828 tarihinde Ermeni vilayetinin kurulması ile ilgili fermanı imzaladı. 1828 yılına kadar, yani Erivan Hanlığının Çar Rusya’sı tarafından işgalinden önce nüfusu ve milli terkibi aşağıdaki gibiydi[4]:


Milletler Nüfus Sayısı


Azeri Türkleri 84.089

Ermeniler 57.305

Kürtler 26.911

Diğer 850

Toplam 169.155


İşgalden hemen sonra 1831 yılında Erivan şehrinin nüfusunu çoğunluk olarak Azeri Türkleri oluşturmuştur. Şehirde 7331 Azeri Türkü, 4484 Ermeni ve 105 kişi de diğer milletlerden ibaretti[5]. Bir başka bilgiye göre bu dönemde Erivan şehrinin nüfusunun dörtte birini Ermenilerin oluşturduğu ve Türklerin çoğunlukta olduğu anlaşılmaktadır[6].


Ayrıca, 1441-1828 yılları arasında Erivan’ın kimler tarafından yönetildiğini bir Ermeni olan Hovhannes Şahhatunyan Ermeni dilinde yazmış olduğu “Eçmiedzin Vilayetinin ve Ararat Baş Kazasının Tarihi” (Eçmiedzin, 1842, II CİLTTE) adlı eserinde şöyle sıralamaktadır[7]:


1. Emir Se’d (14.yüzyılın sonu-1410)

2. Pir Hüseyin Emir Se’d’in oğlu(1410 yıldan )

3. Pir Yakup Pir Hüseyin’in oğlu(1420 yılından )

4. Ebdül Pir Hüseyin’in oğlu (1430 yılından )

5. Yakup Bey (1440 yılından)

6. Hasan Ali Karakoyunlu (1460 yılından)

7. Uzun hasan (1471yılından)

8. Hasan bey Bayandur (1475 yılından)

9. Div Sultan Rumlu (1515 yılından)

10. Hüseyin Han Sultan (1550 yılına kadar)

11. Şahgulu Sultan Ustaclı (1550-1575)

12. Lala Paşa “Kara Mustafa” adlı -Sultan Murat Dönemi- (1577)

13. Mahmut Han “Tohmak” -Hudavend Şah Dönemi- (1578-1583)

14. Ferhat Paşa –Sultan Murat Dönemi-(1583)

15. Mehemmet Şerif Paşa (1604 yılına kadar)

16. Emirguna Han Gacar –Şah Abbas Dönemi-(1605-1625)

17. Tehmezgulu Emirguna oğlu (1635)

18. Murtuza Paşa – Sultan Murat Dönemi-(1635)

19. Kelbeli Han (1636-1639)

20. Mehmet Han “Çağata Kütük” (1639-1648)

21. Hosrov Han (1648-1652)

22. Mehmetgulu Han (1652-1656)

23. Necefgulu Han (1656-1663)

24. Abasgulu Han (1663-1666)

25. Sefergulu Han (1666-1674)

26. Sarahan Bey (1674-1675)

27. Sefigulu Han-Tebrizli Rüstem Han’ın oğlu-(1675-1679)

28. Zal Han (1679-1688)

29. Murtuzagulu Han (1688-1691)

30. Mehmetgulu Han (1691-1694)

31. Zöhrab Han (1691)

32. Ferzeli Han –Sultan Ahmet Dönemi-(1694-1700)

33. Zöhrap Han (1700-1705)

34. Ebdül Muhammet Han 1705-1709)

35. Mehreli Han (1709-1719)

36. Allahkulu Han (1719-1725)

37. Recep Paşa (1725-1728)

38. İbrahim ve Mustafa paşalar (1728-1734)

39. Ali Paşa (1734)

40. Hacı Hüseyin Paşa (1734)

41. Mehmetgulu Han (1735-1736)

42. Pir Muhammet Han 1736

43. Halil Han (1752-1755)

44. Hasan Ali Han Gacar (1755-1762)

45. Hüseyin Ali Han (1762-1783)

46. Gulam Ali Han (1783-1784)

47. Muhammet Han (1784-1805)

48. Mehdigulu Han (1805-1806)

49. Muhammet Han Şorağalı (1806-1807)

50. Hüseyin Han Gacar kardeşi Hasan Han’la (1807-1827)


Görüldüğü üzere Erivan’ı yaklaşık 400 yıl yönetenler içerisinde milliyet bakımından Ermeni olan tek bir kişi yoktur. Erivan Bölgesi bazı dönemlerde Osmanlı sınırları içerisinde, bazı dönemlerde ise Safevi sınırları içerisinde bulunmuştur. Bazı dönemlerde de bu bölgede Hanlıklar şeklinde bağımsız devletler kurulmuştur.


Erivan Hanlığının Çar Rusya’sı tarafından işgalinden hemen sonra bölgenin Ermenileştirilmesi politikası yürütülmeye başlatıldı. Bu şekilde Çar Rusya’sı Kafkas’larda çıkarlarını koruyabilmek için bölgede en yakın müttefikleri olan Ermenileri bu topraklara yerleştirmeye başladı ve bunun için bütçeden bol miktarda para harcadı. Ayrıca, Türkmençay Anlaşmasının 15. maddesine göre Ermenilere hiç bir zorlukla karşılaşmadan İran’dan göç etme hakkı verilmişti. Ermeniler genellikle Erivan, Nahçıvan ve Ordubad bölgelerine yerleştirilirdi. Türkmençay Anlaşmasına iştirak etmiş olan dönemin İran sefiri Griboyedov A. S. şöyle yazmaktadır[8]:

“1828 yılından –1830 yılına kadar biz İran’dan Kafkaslara 40 bin ve Türkiye’den 84 bin Ermeni yerleştirdik. Onları Ermeni nüfusun sayıca çok az olduğu Yelizavetopol (Gence) ve Erivan Guberniya’larının (vilayet) en verimli topraklarına yerleştirdik ve kendilerine 200 bin desyatin* hazine toprağı ayırdık”.

Osmanlı Devleti’nde Ermenilerin Zeytun isyanı 1895 yılında bastırıldı. Dış güçlerin kışkırtmasıyla başlatılan Zeytun isyanı esnasında Ermeniler amaçlarına ulaşabilmek için Türklere ve Kürtlere saldırmışlardır. İsyanın bastırılmasından sonra Ermenilerin Erivan Bölgesine yeni göçler başladı. Göç eden Ermenilerin anlattığına göre Türklerden kaçmadıklarını, Ermeni milliyetinden olan katillerden kaçtıklarını söylemekteydiler.[9] Bu göçlerden sonra asırlarca Türk toprağı olan Erivan bölgesinde Ermeni nüfus çoğunluk oluşturdu. Suni olarak Ermeni nüfusun çoğalması sonucu Çar Rusya’sında 1897 yılında yapılan ilk nüfus sayımına göre, 9 Haziran 1849 tarihinde Çar fermanı ile oluşturulmuş Erivan Guberniyası’nda toplam nüfus 829.550 kişi olmuştur. Bu nüfus içerisinde Azeri Türklerinin sayısı 313.178 kişi olarak kalmıştır[10].


3. 1905-1907 Yıllarındaki Katliam


19. yüzyılın sonlarına kadar Ermeniler perakende bir şekilde eylemlerini yaparak amaçlarına ulaşmaya çalıştılar. Bu yıllarda “Taşnak” Partisi’nin kurulması ile birlikte organize bir şekilde faaliyete geçen Ermeniler 20. yüzyılın başlarında “Türksüz Büyük Ermenistan” politikasını uygulamaya başladılar. “905-1907 yılları arasında Erivan bölgesinde Azeri Türklerine karşı yapılan soykırımla ilgili çok kısıtlı bilgiler mevcuttur. Hatta Azerbaycan Devlet Tarih Arşivi’nde bu dönemle ilgili belgeler yoktur. Bu dönemle ilgili belgeler Sovyet döneminde çeşitli yönetim kademelerinde ve arşivlerde çalışan Ermeniler tarafından yok edilmiştir. Bu gün 1905-1907 yıllarında Erivan bölgesinde Azeri Tüeklerine karşı yapılan soykırımı anlatan ve dönemin basın-yayın organlarından, canlı şahitlerin hikayelerini kaleme alarak her bir olayı tekrar tekrar araştırarak objektif bir şekilde yazılan Büyük Azerbaycan edibi Memmet Seid Ordubadi’nin “Kanlı Yıllar”[11] eseridir. Bu eseri Sovyet döneminde “Milletler Kardeştir” ideolojisine aykırı olduğu için yasakladılar. Eserin tekrar basılması Azerbaycan’ın 1991 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra mümkün olabilmiştir.


4. 1918-1920 Yılları Soykırımı


Osmanlı Devleti 29 Ekim 1914 tarihinde Birinci Dünya Savaşı’na girerek çeşitli cephelerde İtilaf devletlerine karşı savaşmaya başladı. Enver Paşa komutasındaki Türk ordusu Ruslara karşı Kafkasya cephesinde ilerleyince Ermeniler Rus Ordusunun yanında savaşa katıldı. Ermenilerin ileri gelenleri kapı kapı dolaşarak bütün Ermenileri silahlanmaya çağırdı Türkler aleyhine harekete geçen Ermenilerin masraflarını İngilizler karşıladı. Ruslar ve İngilizler tarafından desteklenen Ermeniler, Kafkas ordusunun ilerleyişini engellemeye ve yıpratmaya çalıştılar[12]. Ruslar her zaman olduğu gibi kendi amaçlarına ulaşmak için Ermenilerden yararlanmak istemişler, fakat onlar için her hangi bir riske girmemişlerdir. Bu defa da aynı şekilde Ermenilere desteğini kaldırarak Rus ordusu Kafkas cephesinden çekildi. Silahlanan Ermeniler Türk ordusundan kaçarak Erivan Bölgesine yerleşmeye başladılar. Osmanlı Devleti’nde Türklere karşı yaptıkları katliam ve soykırımı[13] Erivan Bölgesi’nde tekrarladılar.


1918 yılında Kafkas’larda üç bağımsız devlet kuruldu. Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan. Taşnakların iktidarda olduğu Ermenistan Devleti asırlarca Türk toprağı olan Erivan Bölgesini bir taraftan Türklerden temizleme, diğer taraftan Ermenileştirme politikasını yürütmeye başladı. Erivan Bölgesini Türklerden temizleme politikası soykırım yapılarak gerçekleştirilmekteydi. Azeri Türklerine karşı yapılan soykırımla ilgili bilgiler birçok Azeri kaynaklarında mevcuttur. Ancak, önemli olan soykırımın Ermeni kaynaklarında itiraf edilmesidir. Ermeni ve Rus kaynaklarına göre 1918-1920 yılları arasında Taşnakların iktidarda olduğu Ermenistan’da 500 bin Azeri Türkü soykırıma uğramıştır. Gerçekte ise bu rakam bir milyondur. 1926 yılında yayınlanan Büyük Sovyet Ansiklopedisi’nde Ermenistan nüfusunun 1918 yılında 1.510.000 kişi olduğu ve bu nüfus içerisinde Ermenilerin 795 bin, Azeri Türklerinin 575 bin ve diğer milletlerin de 140 bin kişi olduğu belirtilmektedir[14]. Bir Ermeni olan Korkodyan’ın “Ermenistan’ın nüfusu 1831-1931” eserinde ise şu ifadeler yer almaktadır[15]:


“1920 yılında Sovyet Ermenistan’ı Devletinde Taşnakların soykırımından dolayı ancak 10.000 kişi civarında Türk nüfus kalmıştır. Soykırımdan kurtulmak için kaçan Türklerden hayatta kalan 60.000 kişinin 1922 yılında geri dönmesinden sonra buradaki Türk nüfusu 72.596 kişi olmuştur.”


Görüldüğü gibi birisi Ermeni, diğeri Rus kaynaklarından alınmış bu rakamlarda 500 bin Türk insanının yok olduğu, dolayısıyla öldürüldüğü ispatlanmaktadır. (gerçek rakam ise 1 milyon kişidir) Yine, Türklere karşı yapılan soykırımı bir Ermeni olan A. A. Lalayan “İstoriçeskie Zapiski” eserinde şöyle itiraf etmektedir[16]:


“Ermeniler tarafından Azerbaycanlıların katledilmesi önceden planlanmış, devlet politikasıydı ve sadece Azerbaycan’ın hudutları ile sınırlı kalmamıştır. O zaman hiç şaşmamalı ki, Ermenistan’da Taşnak hükümeti 30 aylık iktidarı döneminde(Mayıs 1918-Kasım1920) Azerbaycanlı nüfusun % 60’ı öldürülmüştür.”


Yine bir Ermeni olan A.Palayan 1936 yılında yayınlanan “Revolyutsyonnıy Vostok” Dergisi’nde (No: 2-3) bir Ermeni katilin itiraflarını şu şekilde yazmaktadır[17]:


“Ben Basargeçer’de (Ermenistan’ın bir bölgesidir) hiç umursamadan Tatarları (Türkleri) öldürdüm. Bazen insan bunları kurşunla öldürmek istemiyor. Bu köpeklere karşı en etkili yöntem savaştan sonra kurtulanları toplayıp kuyuya doldurmak ve üzerlerine ağır taşlar dökmektir ki, onlardan hiç kimse kurtulmasın. Ben de aynen böyle yaptım: bütün erkekleri, kadınları ve çocukları toplayıp kuyuya doldururdum, üzerilerine de ağır taşlar döktürdüm.”


1918-1920 yıllarında Ermenistan’da Azeri Türklerine yapılan soykırım dönemin Tiflis, Bakü ve Erivan gazetelerinde de geniş yankı bulmuştur. Örneğin, Tiflis’te yayınlanan “Gruziya” Gazetesi, Zengezur Kazası reisi’nin 30 Ekim 1918 tarihli bildirisinde Ermeniler tarafından Aralık 1917-Ağustos 1918 tarihleri arasında baskına uğrayan birkaç Azeri köyünün ve katledilen insanların sayısını şöyle vermektedir.[18]


1. Behreli köyü, Aralık 1917; katledilen 9 kişi, maddi zarar 100 bin Manat

2. Karakilise köyü, Ocak 1918; katledilen 165 kişi, maddi zarar 90 bin Manat

3. Şıklar köyü, Haziran 1918; katledilen 95 kişi, maddi zarar 500 bin Manat

4. Şeki köyü, Ağustos 1918; katledilen 95 kişi, maddi zarar 19 milyon Manat

5. Vağurdu köyü, Ağustos 1918; katledilen 96 kişi, maddi zarar 13 milyon Manat

6. Sisiyan köyü, Eylül 1918; katledilen 60 kişi, maddi zarar 800 bin Manat

Azerbaycan’da neşredilen “Azerbaycan” Gazetesi şöyle yazmaktaydı:[19]


“Ermeniler, Zengezur Kazası’ndaki Çamurlu köyündeki 4 erkeği ve 6 kadını vahşicesine katlettiler. Erkeklerin başını, kadınların ise göğüslerini kestiler”


Erivan’da yayınlanan “Joğovurd” Gazetesi’nde Muradyan isimli bir Ermeni Azeri Türklerine karşı yapılan soykırımı şu şekilde anlatmaktadır:[20]


“Bizim hükumetin tedbirleri sonucu Azerilerin yaşadığı Tokluca, Akbulak, Ardanış (Göyçe Kazası) köylerinin nüfusu Ermenistan sınırlarını terkettiler. Ben sahipsiz kalan köyleri gördüm. Orada birkaç kedi gördüm ve şaşırtıcı sükunetin etkisiyle havlayan köpeklerin sesini işittim”


5. Sovyet Dönemindeki Tehcir


Sovyetler döneminde Ermeni taşnakları şekil değiştirerek bolşevik oldular. Ermeniler bolşevik adı altında Sovyetler Döneminde Azeri Türklerine karşı soykırımı devem ettirdiler. Bu soykırım gizli şekilde yapılmakta ve Ermenistan’ın Türklerden tamamen temizlenmesi amaçlanmaktaydı. Sovyetlerin ilk yıllarında devlet karşıtı suçlamasıyla birçok Azeri Türkü ölüme mahkum edildi veya en azından Sibirya’ya sürgün edildi. Ermenistan’ın Ermenileştirilmesi politikası İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da devam ettirilmiştir. 1943 yılında Tahran Konferansında Sovyet-İran ilişkileri müzakere edilirken savaşta zararlı taraf gibi İran’a yardım amacı ile burada yaşayan Ermenilerin Sovyetlere göçü kararlaştırılmıştır. Ermenilerin Ermenistan’da yerleştirmesi istenmekteydi. Bunun için ise Ermenistan’dan Azeri Türklerinin tehciri gerekirdi. SSCB Bakanlar Kurulunun 29 Aralık 1947 tarihli kararı ile Ermenistan’da yaşayan Azeri Türklerinin Azerbaycan’a tehciri yasallaştırıldı. Karara göre Ermenistan’da yaşayan Azerilerin güya pamuk yetiştirilmesinin geliştirilmesi amacıyla Azerbaycan’ın Kür ve Aras Nehirleri arasındaki sıcak iklimin hüküm sürdüğü bölgeye yerleştirilmesi gerekiyordu ve bu insanların evlerine dışardan gelen Ermenilerin yerleştirilmesi isteniyordu. Ermenilerin itiraf ettiği gibi dışardan gelen Ermeniler genellikle kırsal kesimde yaşayan Azerilerin evlerinde yaşamak istemediler. Bu Ermeniler şehirlerde yaşamayı tercih ettiler. Bu dönemde Ermenistan’da 476 köy harabeye çevrilmiştir.[21] 1948-1952 yılları arasında Ermenistan’dan Azerbaycan’a 150 bin Azeri Türkü sürüldü. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra açlıkla mücadele eden insanlar bir de tehcir edildiler. Tehcir edilen 150 bin Azeri Türkü Azerbaycan’ın sıcak bölgelerine yerleştirildi. Bu insanların yarısı açlıktan ve iklim değişikliğinden hayatını kaybetti[22].


1948-1952 yılları arasında yapılan tehcirden sonra Sovyetlerde 1959 yılında yapılan nüfus sayımına göre Ermenistan’da nüfusun milli terkibi aşağıdaki gibi olmuştur[23]:


Milliyetler
Nüfus Sayısı

Ermeniler
1.361.800

Azeriler
107.700

Ruslar
56.500

Kürtler
25.600

Toplam
1.551.600



Görüldüğü gibi Ermenistan’ı Azeri Türklerinden temizleme politikası başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Parsamyan’ın vermiş olduğu rakamlarla bu rakamları karşılaştırıldığında 130 yıl içerisinde Erivan bölgesinin nüfusunda aşağıdaki değişiklikler olmuştur:

-Ermeniler 57.305 kişiden 1.361.800 kişiye yükselmişti

-Azeriler 84.089 kişiden ancak 107.700 kişiye ulaşabilmişti

-Kürtler 26.911 kişiden 25.600 kişiye gerilemişti.


Doğum oranının çok yüksek olduğu Kürt nüfusun hiç artmadığı hatta gerilediği, dolayısıyla Azeri Türkleri gibi müslüman Kürtlerin de acımasızca soykırıma uğradığı açıkça görülmektedir. Görüldüğü üzereErmenistan’ın Azeri Türklerinden temizleme politikası bu yıllarda da devam ettirilmiştir. Fakat Ermeniler bu yıllarda da tamamen amaçlarına ulaşamamışlardı. Çünkü Türk nüfusu Ermenistan’dan tam anlamıyla bertaraf edilememişti.


1960’lı yılarda Ermenistan’ın Azeri Türklerinden temizleme politikasının yeni merhalesi başladı. Bu aşamanın özellikleri şunlardır:

1. Azeri aydınlarına karşı yapılan baskılar. Bu döneme kadar var olan, Azeri Türkçe’sinde eğitim yapan okullar kapatıldı. Örneğin, 1930 yılında kurulmuş Azeri Türkçe’sinde eğitim yapan Erivan Pedagoji Enstitüsünün dört bölümü (Azerbaycan Dili, Tarih, Coğrafya, Fizik ve Matematik) kapatıldı. Yine, öğretmen kadrolarının yetiştirilmesinde önemli olan 1925 yılında kurulmuş Erivan Azerbaycanlı Pedagoji Meslek Okulu kapatıldı. Netice itibariyle Ermenistan’da Azeri okullarından mezun olan ortalama 5000 öğrenci mezun olduktan sonra öğrenimini devam ettirmek için Ermenistan’dan gitmek zorundaydı. Ayrıca Ermenistan dışında yüksek öğrenim görmüş insanlar Azeri oldukları için işle temin edilmemekteydi. Çalışma imkanı bulamayan bu insanlar yine Ermenistan’ı terk etmek zorundaydılar ve genellikle eğitim gördükleri Azerbaycan’a geri dönmek mecburiyetinde kalmaktaydılar. Bu şekilde Ermenistan’ın herhangi bir köyünde yaşayan aile sayısı kadar Azerbaycan’da aile yaşamaktaydı. Örneğin, benim doğduğum Ermenistan’ın Vedi ilinin Halisa köyünde 550 hane Azeri ailesi yaşamaktayken, Azerbaycan’a dönmek zorunda bırakılan aile sayısı da 500 aile civarındaydı.

2. Devletin yönetim kademelerinde olan Azeri Türkleri işten çıkarılarak Ermenilerin işe alınması. Bu dönemde Ermenistan’ın Basageçer, Krasnoselo, Karabağlar, Zengibasar, Yedi illerinde (Bu illerin nüfusunun % 75-90’ı Azeri Türkleriydi Komünist Partisi İl başkanları (Sovyet Döneminde Komünist Partisi İl başkanları aynı zamanda devletin yerel yönetimlerini temsil etmekteydiler) görevlerinden atıldılar. Ermenilerle Azerilerin karışık yaşadıkları 10 fide ise başkan yardımcıları Azeri türkü olduğu için işten çıkarıldılar. Sadece nüfusunun % 80’i Azeri Türkü olan Amasya ili istisnaydı. Ayrıca, Azeri Türkçe’siyle yayınlanan bütün basın organları kapatıldı.

3. 1965 yılında sözde “Ermeni Soykırımı“nın 50. yıldönümü Ermenistan’‘da anılması. 1960’lı yıllarda Ermenistan’ın basın ve yayın organlarında Türkler aleyhine geniş propaganda başlatıldı. Uzun yıllar gizli faaliyette bulunan “Taşnak” partisi bu yıllarda açık bir şekilde faaliyetini devam ettirdi. 23 Nisan 1965 tarihinde sözde “Ermeni Soykırımı”ının 50 yılı anıldı ve Erivan şehrinde 400 bin kişilik miting yapıldı. Bu mitingde Ermenilerin sloganları şunlar olmuştu; “Batı Ermenistan (Anadolu) Ermenistan’ın Olmalıdır”, “Karabağ Bizimdir”, “Nahçıvan Ermenistan Toprağıdır”, “Ermeniler, 1915 Yılının İntikamını Alma Zamanıdır, Birleşin” vb. Milletlerin kardeş olduğu propagandası yapılan Sovyetler gibi sıkı yönetimi olan bir ülkede Ermenilerin 400 bin kişilik miting yapması ve açık bir şekilde Türkler aleyhinde bulunmaları onu göstermektedir ki, Ermeniler hiçbir zaman Türklere ve bütün Türk Dünyasına karşı olan düşmanlıklarını ve hayal ettikleri “Büyük Ermenistan” devletini kurmak amaçlarını unutmamışlar. Hangi milletin egemenliğinde ve yönetiminde yaşasalar da devamlı bu fikirle yaşamış, çocuklarını da bu düşünce ile yetiştirmişlerdir.

Sovyet Döneminde Ermenistan’da yapılan nüfus sayımlarında devamlı Azeri Türklerinin sayısı ile ilgili bilgilerde saptırmalar yapılmıştır. Sovyetlerde nüfus sayısını arttırmak amacıyla çocuk sayısı eşten fazla olan annelere “Kahraman Ana” ünvanı verilmekteydi. Ermenistan’da “Kahraman Ana” ünvanı verilen her 10 kişiden 7-8’i Azeri Türküydü. Buna rağmen nüfus sayımında Azeriler az gösteriliyordu, Azerilerle Ermenilerin karışık yaşadıkları köylerde ve hayvancılıkla uğraşan birçok Azeri genellikle nüfus sayımına alınmıyordu.

6. 1988-1989 Soykırımı ve Tehciri


170 yıl boyunca devam eden Ermenistan’ı Azeri Türklerinden temizleme politikası 1988-1989 yıllarında sonuçlandı ve nihayet 8 Ağustos 1991 tarihinde Ermenistan’da Azeri Türklerinin yaşadığı son köy olan Nüvedi köyünden de Azerilerin kovulmasıyla Ermenistan % 100 Ermenilerin yaşadığı bir ülke oldu. Son olarak 230 bin[24] Azeri Türkü öldürülerek, dövülerek ve her türlü işgenceye maruz kalarak Ermenistan’dan çıkarıldı.Bu yıllarda 214[25] Azeri Türkü zalimane bir şekilde katledilmiştir. Örneğin 50’si ölünceğe kadar dövülmüş, 35’i (7 çocuk ve 10 yaşlı) işgence sonucu hayatını kaybetmiş, 15’i (9 yaşında çocuk ve 78 yaşında yaşlı kadın) yakılmış, yine diğer 15’i (2 çocuk 6 yaşlı) kurşuna dizilmiş, 7’si araba ile üzerinden geçilerek katledilmiş, 3’ü suda boğulmuş, birisi ise elektirik verilerek öldürülmüştür. Amasya ilinden olan 19 yaşındaki Hakverdiyev B. İ ise asılarak öldürülmüştür.[26] 230 bin Azeri Türkünün yaşadığı zulmü bu soykırımın canlı şahidi olarak doğduğum köy olan Ermenistan’ın Vedi ilinin Halisa köyünde yaşadıklarımı yazmakla yetinmek istiyorum. Çünkü, bu makalenin yazarının yaşadıklarını ve gördüklerini asgari olarak her bir Azeri Türkü yaşamış ve görmüştür.


“Halisa köyü Erivan şehrinden 45 km uzaklıkta Iğdır’ın Aralık ilçesinin karşısında Aras Nehrinin kıyısında konuşlanmıştır. 30 Kasım 1988 tarihinde Erivan’dan ve komşu köylerden gelen Ermeniler köyümüzü bastılar. Ermeniler gruplar halinde “Türklere ölüm”diye bağırarak ve köyün her yerine yayılarak çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapmadan herkesi acımasız bir şekilde dövmeye, para ve altınları insanların elinden almaya başladılar. Baskın sırasında ben anneannemin yaşadığı sokaktaydım ve 6-7 Ermeninin 65 yaşındaki anneannemi dövdüğünü gördüm. Kendimi onun üzerine atarak korumaya çalıştım. Bunun üzerine Ermeniler anneannemin yerine bana vurmaya başladılar. Kısa bir sürede saldırgan Ermenilerin sayısı 20’yi geçti ve beni tekme tokat yere yatırarak üzerime çullandılar. Yediğim darbelerin etkisiyle bayıldığımı ve bir gün sonra Nahçıvanın Sederek köyünün hastanesinde ayıldığımı öğrendim. Sonradan bir yıl içerisinde çeşitli hastanelerde tedavi gördüm. Ailece evimizi terk etmek zorunda kaldık ve ayrılırken de hiçbir malımızı götüremedik.. Evden ayrılma sırasında sadece babam ailemize ait olan Kuranı götürebilmişti ki, onu da Ermeniler babamın elinden alarak yaktılar. Halisa köyünde İsmayılova Gülgez ismindeki ihtiyar nine 20 Ermeni tarafından tekmelenerek gözümüzün önünde öldürüldü. Bu işgenceler sonucunda Azerbaycan’a geldikten sonra bir çok insan kısa bir sürede hayatını kaybetti”


7. Kültür Soykırımı


19. ve 20.yüzyıllar arasında Ermenistan’daki Azeri Türkleri sadece can kaybına uğramamışlar, aynı zamanda cebri kültür kaybına da maruz kalmışlardır. Ermenilerin hayali olan “Büyük Ermenistan” sınırları içerisinde yer alan Van Gölünün adı asırlarca aynı kalmış ve hiç değişmemiştir. Oysa 170 yıl içerisinde, Rusların Erivan Bölgesini işgal etmelerinden sonra Ermeniler bu toprakları Türklerden temizlemekle yetinmemişler, Türkçe ifade edilen vilayet, dağ, nehir, göl, köy vb. isimlerini değiştirerek Ermeni kimliği vermişlerdir. Asırlarca Azeri Türklerinin yaşadıkları yerlerin isimlerinin değiştirilmesi 1935 yılından başlayarak 1978 yılına kadar devam ederek 465 köyün ismi değiştirilmiştir. En son Ermenistan Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan’ın 9 Nisan 1991 tarihili kararı ile 97 köyün adına Ermeni kimliği verilmiştir.[27] Adları değiştirilen yerlerin bazıları şunlardır:


Ağbaş-Abovyan, Eskipara-Voskepar, Hamamlı-Spitak, Göyçe Gölü-Sevan, Basargeçer-Vardanis,Vedi-Ararat, Zengibasar-Masis vb


8. Sonuç


Bugün dünyada Ermenilerin kendilerine soykırım yapıldığı iddiasıyla Azerbaycan ve Türkiye’ye yapmaya çalıştığı baskılar aslında Ermenilerin yaklaşık 170 yıldır Anadolu ve Azeri Türklerine yaptıkları soykırım ve tehcir gerçekliğini gizlemeye yöneliktir. Ermenilerin biz Türklere (Anadolu ve Azeri Türkleri) yapmış oldukları soykırım ve tehcirin hem Türkiye’de ve hem de Azerbaycan’da inkaredilemez kanıtları bulunmaktadır. “Ermeni sorunu” diye gündeme getirilen sorun aslında Emenilerin kendileri için büyük sorunlar teşkil edebilecek niteliktedir. Yapılacak şey bir an önce bütün dünyaya Ermenilerin yaptıklarını kanıtları ile sunmaktan ibarettir. Bu kanıtlar ise biz Türklerde yeterince mevcuttur.


--------------------------------------------------------------------------------

[1] Evliya Çelebi’nin “Seyehatname” isimli eserine göre 1407-1408 yıllarında Timur’un askerlerinden biri olan Hocacccan Lahicani bu topraklara yerleşmiştir. Daha sonra akrabalarını da buraya getirerek pirinç yetiştirmişlerdi. 1509-1510 yıllarında ise Şah İsmayil, Veziri Revangulu Hana bu topraklarda kale inşaa etmeyi emretmiştir. 7 yıl içerisinde Zengi Nehrinin kıyısında inşaa edilen kale Revan olarak adlandırılmıştır. Azeri Türkçesinde halk dilinde “R” harfi ile başlayan adların önünde “i” harfi kullanıldığı için Revan kalesinin ismi de sonralar İrevan olmuştur.

[2] Bu anlaşmaya göre Azerbaycan iki kısma bölünmüş oldu. Kuzey Azerbaycan Rusya tarafından, Güney Azerbaycan ise İran tarafından işgal edilmiş oldu. Ermeniler Kuzey Azerbaycan’da ve Erivan bölgesinde katliam ve mezalimleri Güney Azerbaycan’da da tekrarlamışlardır. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İtilaf Devletleri (İngiltere, Fransa, Rusya) Türklere karşı kullanılmak üzere 90 bin kişilik Ermeni Ordusu kurma girişimlerinde bulundurlar. Ermeni ordusu Urumiye civarında kuruldukça Salmas-Urmu ve Hoy’da köylere baskınlar düzenleyerek Türkleri katletmeye başladılar. Ancak bu dönemde Rusya’da bolşevik ihtilalinin olması ve Rus Ordusu’nun dağılması Ermeni Ordusu’nun kuruluşunun tamamlanmasını durdurdu. Bu dönemde 8.000 kişilik Ermeni çetesi Hoy şehrine baskın düzenledi. Osmanlı Ordusu’nun yaklaştığı haberini duyan Ermeniler 17 Mart 1918 tarihinde Urumiye şehrinde soykırım başlattılar ve 10 bin Türkü katlettiler. (Büyük Resuloğlu, “Soykırım” Edebiyat Gazetesi, 6 Nisan 2001, Bakü)

[3] BÜNYADOV Ziya, Azerbaycan Tarihi, Azerbaycan Devlet Neşriyatı, CİLT I, Bakı, 1994, ss. 455-457

[4] PARSAMYAN V.A., İstoriya Armyanskogo Naroda 1801-1900, Kniga Pervaya, İzdatelstvo “Ayastan”, Erivan, 1977, ss. 75-88

[5] KORKODYAN Z., Xophrtayin Hayastani Bnagçutyunı (1831-1931), Hpataopagutyun Melkonyan Fondi, Erivan, 1932, s. 94

[6] İOANİSYAN A.İ., 18.Yüzyılda Ermeni-Rus Münasebetleri, CİLT II, Erivan, 1964, s. 23

[7] BUDAGOV Budag ve Diğerleri, Ermenistan Azerbaycanlıların Tarihi Coğrafiyası, Gençlik Yayınları, Bakı, 1995, s. 8

[8] GRİBOYEDOV A.S., Soçineniya v Dvux Tomax, CİLT II, Moskova, 1971, s. 340

*Desyatin-Bir hektarın onda biridir.

[9] VELİÇKO, V. L., Kafkas, Russkoe Delo i Mejduplemennie Vaprosı, Elm Yay., Bakı, 1990, s. 99

[10] Azerbaycan Sovyet Ansiklopedisi, Baş Redaksiya Yayınları, CİLT IV, Bakı, 1980, s. 79

[11] ORDUBADİ, Memed Seid, Kanlı Yıllar, 3 No’lu Matbaa Yay., Bakı 1971, Kanlı Yıllar kitabı 1905-1907 yılları arasında Bakı, Tiflis, Erivanşehirlerinde ve genellikle bütün Kafkas’larda Azeri Türklerine yapılan soykırımı anlatmaktadır. Bu dönemde Erivan Bölgesi’nde Azeri Türklerine yapılan soykırımın boyutlarını anlayabilmek için “Kanlı Yıllar” eserinden birkaç hadisenin verilmesi yeterli olacaktır:

“9 Haziran 1905 tarihinde Ermeniler Azerilerin yaşadığı Tekye (Eçmiadzin Kazası) köyüne baskın düzenlediler. Müslümanlar tamamiyle silahsızdılar, Ermenilerin ise her türlü silahı vardı.Bundan dolayı Ermenilerin şerrinden canlarını kurtarmak için insanlar köyü terk ederek dağlara kaçtılar. Köyü harabeye çeviren Ermeniler 200 cilt kuran ve mukaddes kitapları yaktılar. Azerilerin mescidde saklandıklarını zanneden Ermeniler mescidi kurşunladılar.

29 temmuz 1906 tarihinde Kafan kazasının Meden-bazarını dağıttıktan sonra Ermeniler Karahana köyüne baskın düzenlediler. Ermeniler kaçarak canlarını kurtarmak isteyen insanları yakalayarak katlediyorlardı. Kana susamış Ermeniler köyü dağıtmakla yetinmeyerek kaçarak saklanan 30 kadını yakalayıp her türlü mezalimi yaparak katlettiler. Aynı gün Ermeniler Azerilerin yaşadığı Halaç, Sadaşlı, İcevar, Daşnov köylerini dağıtarak insanları vahşice katlettiler.

[12] EYİCİL Ahmet, “Zeytun Ermenilerinin Tehciri ve Fındıcak İsyanı”, Tarih Dergisi, TDAV Yay., İstanbul, Şubat 2001, s.14

[13] Bu katliam ve mezalimlerin gün ışığına çıkması için SERDAR Törehan’ın “Batı’nın Ermeni Politikası” makalesinde (Tarih Dergisi, TDAV Yay., Kasım 200, İstanbul, ss. 47-48) Muş ahalisinden Mehmet Resul’ün yeminli ifadesini buraya almak istiyorum:

“Ben asker olarak harpte bulunuyordum. Aldığım yaralar yüzünden Bitlis tarafına doğru çekilen müfrezeyi takip edemeyerek; benim gibi yaralı ve kötü durumda olan 3 askerle birlikte geri kaldık Bir müddet sonra Rus askerlerinin rehber/eri olan Ermeni çeteleri yanımıza geldiler. Arkadaşlarımızdan Harputlu Hüseyin ismindeki askerin gözlerini çıkararak; “Kalk bak. Osmanlı askeri geliyor mu?” dediler. Sonra zavallıyı şehit ettiler. Diğer askerin de sağ tarafının derisinin bir kısmını yüzerek çanta şekline getirdiler. Bu biçareye de; “Elini sok. Bu çanta da padişahınızın parası var mı?” diyerek bir takım işgenceler yaparak şehit ettiler. Üçüncü arkadaşımızı yere yatırıp tenasül aletini keserek ağzına soktular. “Bu boruyu çal. Size Osmanlı askerlerinden imdat gelsin” diyerek onu da şehit ettiler. Sıra bana gelmişti. Bu Ermeniler beni alarak bir dere içine götürdüler. Yaktıkları ateşte tüfeklerinin şişlerini iyice kızdırdıktan sonra 24 yerimden dağladılar. Feryat ve yalvarmalarıma katiyen önem vermiyor/ardı. O sırada birkaç Rus askeri yetişti. Bunlardan birisi beni Ermenilerin elinden alarak Rus Müslümanlarından olduğunu bildirdi. Daha sonra Rus-Kazak-Ermeni çetesiyle birlikte Bitlis’e doğru yola çıktık. Yolculuk esnasında göç eden kafilelere rastlıyorduk Ermeniler bu kadın ve çocuklara, zavallı ihtiyarlara şiddetle saldırıyor, yürekleri parçalayacak bir vahşetle onları şehit ediyorlardı. 6-7 tane Ermeni,, 6 Müslüman kızını getirerek rükuya varacak şekilde çıplak bir şekilde durdurarak fiili şen-i işlerine başladılar.

[14] BUXARİN İ.İ., Bolshaya Sovetskaya Ensiklopediya, İzdatelstvo Sovetskaya Ensiklopediye, CİLT 3, Noskova, 1926, s.437

[15] KORKODYAN Z., A.g.e., s.184

[16] BUDAGOV Budag ve Diğerleri, A.g.e., s.10

[17] HİDAYET, Diderginler, Genclik Yayınları, Bakü, 1990, s.156

[18] HİDAYET, Diderginler, Gençlik Yayınevi, Bakü 1990, s. 156

[19] Azerbaycan Gazetesi, Bakü 9 Ocak 1919

[20] Joğovurd Gazetesi, Erivan, No: 5, Yıl 1920

[21] Komünist Gazetesi (Erivan), 20 Ocak 1975

[22] PAŞAYEV Atahan, Respublika Gazetesi, Bakü, 1990, No=14,15

[23] PROXOROV A.M., Bolshaya Sovetskaya Ensiklopediya, İzdatelstvo Sovetskaya Ensiklopediye, CİLT 2, Noskova, 1970, s.210

[24] United Nations Development Programme, The Report on the Status of Women of Azerbaijan Republic, p. 51

[25] Ermenistan’da öldürülen 214 kişinin listesi “Ülfet” Gazetesi’nin 22 ubat 1992 tarihli sayısında verilmiştir. Bu bilgiler eski SSCB Baş Savcılığı’na ve Azerbaycan İçişleri Bakanlığı’na yapılan şikayetlere göre hazırlanmıştır.

[26] YUNUSOV, Arif “1988-1989 İllerinde Ermenistan’daki Gırğınlar” Ekspres-Xronika Gazetesi, No: 9, Bakü 1991

[27] Budagov, Budag v.d., age, s. 7



Kaynak: http://www.turksam.org/tr/a1097.html


Özgür Tekirdagli
8 yıl önce - Cmt 25 Ekm 2008, 18:21

1 fotoğraf 1000 kelimeye bedeldir derler, ama bu fotoğraflar DÜNYA' ya bedel. Ağlamamak elde değil, onların arasında kimimizin akrabaları var, kimimizin dostları. Onlar da bu vatanın evlatlarıydılar.






Erzincan'da ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını.

Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.




Balta ile Katliam: İzmit'in Kollar köyünden ermeniler tarafından balta ile katledilen Müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı; 1- Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.



Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır'ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak ermeni komitecileri tarafından şehit edilen askerler.

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.




Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri.

Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.




Sivas'ta ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa.

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.




16 Şubat 1918'de, Erzincan'ın Vagarir köyünde, ermeniler tarafından şehit edilen ve bir evin arkasında bulunan şehit edilmiş Türkler.

Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.




Erzincan'ın Odabaşı bölgesinde, ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk.

Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.




25 Nisan 1918'de, Subatan'da ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler.

Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.




Silvan civarında, Beşnik ermeni köyüne Van ve Tolorya'dan gelip, Doryan Dano ve kardeşlerinin başında bulunduğu ermeni çeteleri tarafından 11 Haziran 1915 tarihinde Şeytankaya mevkiinde şehit edilen milis subayı Hamid Efendi komutasında bulunan erzak kafilesi, jandarması ve subayları.

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.




Hasankale'de, ermeniler tarafından şehit edilen kadın ve çocuklar.

Kaynak: Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.





Diyarbakır'ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas köyü Mersani deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki ermeninin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar.

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.




29 Ağustos 1914 tarihinde ermeni çeteleri tarafından Siverek-Urfa Yüksekyol ve Karacadağ civarında türbe ziyareti sırasında esir edilip canlı hedef yapılarak şehit edilen Müslüman Türkler.

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.




1. Dünya Savaşında Erzurum, istilacı Çarlık Rus Ordusunun ilk hedefi üzerindeydi. Osmanlı Ordularının hezimeti üzerine, önlerinde ciddi bir engel görmeyen Rus Ordusu, General Yudeniç' in komutasında Erzurum' a doğru ilerledi.

Erzurum 16 Şubat 1916 da Ruslar tarafından işgal edildi. 1917 yılında Rusya' da Çarlık rejimi yıkılmış, Bolşevikler ülkede duruma el koymuşlardır. Rusya' da bu yönetim değişikliği üzerine Ruslar, işgal ettikleri Doğu Anadolu Bölgesini boşaltarak ülkelerine dönmeye başlamışlardır. Ancak Doğu Anadolu' da Ermenistan hayaliyle yaşayan Ermeniler süratle silahlanarak, Erzurum ve çevresinde soykırıma giriştiler. Erzurum Rus II. Topçu Kale Komutanı olan Twerdo Khlebov, Ermenilerin bu kanlı hareketlerine sadece seyirci kaldı.




Erzurum ve çevresinde Türklere uygulanan soykırımı Taşnak Generali Antranik yönetmiştir. 2 Mart 1918 tarihinde Erzurum Merkez Kumandanlığına tayin olunan General Antranik Alaca, Tepeköy. Ilıca, Yeşil yayla katliamlarında aktif rol oynamış, binlerce insanın hayatına acımasızca son verdirmiştir. Ayrıca Erzurum ve çevresindeki Türk soykırımında Fransız asıllı Ermeni Albayı Morel, Divan-ı Harp üyesi Sohumyan, Muratyan, Dr. Azeryef ve Dr. Karakin Pastırmacıyan görev almışlardı.

1918 yılının Şubat ve Mart aylarında bu tarihi şehir insanıyla, medeniyetiyle, kültür varlıklarıyla ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Şehrin her mahalle ve şose yollarında, çarşılarda Ermeni çete noktaları kurulmuştu. Yol yaptırmak bahanesiyle toplu halde götürülen insanlar Kars kapı ve Yanık dere bölgelerinde, senelerce ekmeğini bölüştüğü Ermeni canileri tarafından şehit edilmişlerdir.

Sonra Erzurum Garnizonlarında bulunan Ermeni askerleri evlere saldırarak yağma, öldürme, ırza geçme gibi muameleleri yapmaya başlamışlardır. Erzurum'a giren Türk birlikleri şehir içinde 2127 şehit defnetmişler, ayrıca Kars kapıda da 250 ceset bulmuşlardır. Türk-Ermeni ilişkilerini tarihi perspektif içerisinde incelediğimizde, bölgede Türk insanıyla birlikte yaşamış, kapı komşusu olmuş Ermeni'nin ihaneti açıkça ortadadır. Milleti Sadıka diye adlandırılan Ermenilerin Aşkale, Tazegül, Cinis, Alaca, Ilıca, Tepeköy, Erzurum-Merkezde; Yanık dere, Kars kapı, Ezirmikli Osman Ağa ve Mürsel Paşa konakları, Yakutiye Kışla hamamı, Yeşil yayla, Hasankale-Tımar, Köprüköy, Horasan da yaptıkları insanlık dışı katliamlar sonunda Türk Milleti'nin hafızasında "Yerli Gavur" olarak unutulmayacak bir iz bırakmıştır.

Kazım Karabekir Paşa, 12 Mart sabahını şöyle dile getiriyordu: "Erzurum'da halk göz yaşları içinde kimi babasını, kimi karışım yakılmış yada süngülenmiş buluyor, saçlarım yoluyordu, sokaklarda canlılıktan bir iz bile kalmamıştı. Yerlerde çocuk, kadın ve yaşlılar kanlar içinde yatıyordu." Ermenilerin yalnız son gece (11-12 Mart 1918) 3000 Müslüman Türk'ü öldürdüklerini, Erzurum'daki Rus Yarbayı Twerdo- Khelebof anılarında ifade etmiştir. "Demiryolu istasyonun da sanki bir mezarlık ölülerini dışarıya çıkarmıştı. Cenazeler arasından geçerek feci duruma gözlerimizle şahit olduk. Bilhassa Tahtacılar semtinde karşılıklı yer alan Osman Ağa ve Mürsel Paşa konaklarına doldurulup yakılan ve katledilen Erzurumlular insanı titrediyordu."

Erzurum'da resmi belgelere göre 9563 yerli Türk ahali Taşnak Ermeni çeteleri tarafından şehit edilmiştir.12 Mart 1918 günü Türkün kalbi olan Erzurum'un esaretten hürriyete, ölümden hayata kavuştuğu bir gündür. 12 Mart 1918 de Türk Hükümeti, Doğuda ki güzel toprakları, yüksek dağları mert kanıyla sulayarak, düşmana göğüs geren Erzurum'u karanlık bir günden kurtardığının yıl dönümüdür.

12 Mart 1918 tarihi Erzurum kalesinin beklediği kutsal sabahtır. 84 yıl önce bir 12 Martta zamanın saygısı altında kalan, hatırladıkça kanayan bir yara içimizi sızlatır, sevincimizi göz yaşlarımızın ıslaklığı, mutluluğu kederimizin hüznü, Hürriyetimizde kanımızın pahası, yaşamımızda Türk olmanın gururu, bayrağımızda varlığımızın manası vardır ve saklıdır, işte 12 Mart kutlu günümüzün bizlere hatırlattıkları bu duygu ve fikirlerdir.




Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.



Özgür Tekirdagli
8 yıl önce - Pzr 26 Ekm 2008, 01:59

RUMLARIN TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

(YABANCI GÖZLEMCİLERİN AĞZINDAN)






Mathiati Katliamı : 208 Türk’ün yaşadığı Lefkoşa’nın Mathiati Köyü’ndeki vahşet.

“(…) İlk dakikalarda üç Türk ciddi olarak yaralandı. Türkler beyaz, küçük evlerinden sokağa fırladıklarında, küfreden ve çığlıklarla gülen kalabalık, bunları yol boyunca iteklemeye ve tekmelemeye başladı. Dipçik darbeleriyle yerlere yıkılan dehşete kapılmış Türkler, sokaklarda sürüklenirken; kalabalık evlere doluşup, ocaklardan yanan kütükleri çekip perde ve yatakları yakmaya başladı. Yıllar boyunca güneşte kurumuş ahşap çatı kirişlerini önce dumanlar, sonra da ateş sardı. Gürültüyle uyanıp ağlamaya başlayan emzikli bebeleri sıkıca tutmuş, çoğu gecelikli ve ayakları çıplak olan kadınlar, yürüyebilen ve pantolon veya mavi çizgili pijamalarının paçalarını tutmuş çocuklarıyla birlikte, yaralılarını sürükleyen Türkler alevler içindeki sokaklarda itilip kakılıyorlardı. Rum gençler histerik bir biçimde evlere ateş ediyor, kısılmış sesleriyle çılgıncasına bağırıyorlardı. Ateşler evlerin bir kısmını bütünüyle kaplamadan gruplar halinde içlerine doluşup eşya ve tabak-çanağı kırmağa değerli eşyaları kapıp ceplerine doldurmaya başladılar. Evlerin gerisinden gelen çılgınca sesler saldırganların dikkatini Türklerin hayvanlarına çekti. Ahırlara doluşup sağlam inekleri, keçi ve koyunları makineli tüfekle taradılar. Tavukları havaya atıp, gıdaklar ve çırpınırlarken ateş ediyorlardı; gövdeleri bir tüy bulutu halinde parçalanıyordu. Kalabalık kana susamış bir çılgınlık içinde bağrışıyordu. Türkler, donmuş, açık yol boyunca sürüklenip köyden çıkarıldılar. Azap içinde, tamamıyla Türklerin oturduğu bir sonraki köyün, Kochatis’in yakınlarında bırakıldılar. Kochatis köyünün Türkleri komşularına yardım etmek için evlerinden fırlarken kalabalık ateş etme, yakma ve yağmalama çılgınlığına devam etmek üzere Mathiati’ye geri döndü.”

(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, Ankara 1969, s. 31)







Ayvasıl Katliamı : Ayvasıl (Ayios Vasilios) Köyü Katliamı :

“Silah sesleri duyuldu; tüfek dipçikleri ile kilitli kapıları kırdılar; insanlar sokaklara sürüklendi. 70 yaşında bir Türk, kırılan ön kapısının sesiyle uyandı. Sendeleyerek yatak odasından çıktığında, bir sürü silahlı gençle karşılaştı. “Çocuğun var mı?” diye sordular. Şaşkın bir biçimde “Evet” dedi. “Dışarı gönder” diye emrettiler. 19 ve 17 yaşlarındaki iki oğlu ve 10 yaşındaki kız torunu aceleyle giyinip, silahlı adamların peşinden dışarı çıktılar. Çiftlik duvarının dibine dizildikten sonra, silahlı adamlar tarafından makineli tüfek ateşiyle öldürüldüler. Başka bir evde, 13 yaşında bir erkek çocuk elleri dizlerinin arkasına bağlanıp yere yıkıldı. Ev talan edildi ve talancılar çocuğu tekmeleyip ırzına geçip, sonra da bir tabancayla başının arkasından vurdular. O gece Ayios Vasilios’ta toplam olarak 12 Türk katledildi. Diğerleri toplandı, itilip kakılarak oradaki Türklerin yanına sığınmak üzere Skylloura yoluna çıkarıldı. Gecelikleri, pijamaları ve çıplak ayaklarıyla soğukta sendeleyerek ilerlemeye başladılar. Rumlar karanlıkta arkalarından ateş ediyorlardı. Silahlı adamların dikkati Türk evlerine çevrildi. Evleri yağmalayıp tahrip ettiler, yorulduklarında da ateşe verdiler. Aynı yörede, tek kalmış çiftlik evlerinde dokuz Türk daha öldürüldü.”

(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 73)






Kumsal Katliamı :

“Silahlı adamlar kapıları kırdılar; dipçikleyerek, döverek, yumruklayarak ve küfrederek Türk evlerine doluştular. Kumsal’dan geri çekiliş başladı. Bir kere daha, Naziler’in saldırısı altında bozguna uğrayan Avrupa’da olduğu gibi aileler, şaşırmış, dehşete düşmüş bir halde kulaklarında tüfeklerin gürültüsü ve makinelilerin takırtısının yankısıyla evlerinden soğuk sokaklara döküldüler.

Kayıp düşerek, birbirlerine tutunarak koşmaya başladılar. Sokakta bir kadının “Allah rızası için birisi yardım etmeyecek mi?” diyen çığlığı yankılandı. Kumsal’ın Türk sakinlerini 159′u o gece kaçamadı. Banyodaki dört kişi ve ev sahibesinden başka dört kişi daha o gece öldürüldü. 150’si rehin alındı. Rehinelerden bir kısmını bir daha gören olmadı.”

(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 76)






İtalyan Gazetecinin Gözlemleri : Ocak 1964′de Kıbrıs’ta bir İtalyan gazetecinin gözlemleriyse şöyledir :

”Şu anda Türklerin köylerinden göçlerine şahit oluyoruz. Rum terörü acımasız; binlerce kişi evlerini, topraklarını, sürülerini terk ediyor. Bu sefer Helenlik laflarının ve Plato’nun bütününü bu barbarca ve kudurmuş davranışları gizlemesi imkansız Türk köylerinde akşam üstü saat dörtte sokağa çıkma yasağı yürürlüğe giriyor. Tehditler, silah sesleri ve kundakçılık girişimleri karanlık basar basmaz başlıyor. Ne kadın, ne de çocuğun gözetilmediği Noel katliamından sonra, herhangi bir mukavemet imkansız gözüküyor.”

(Giorgio Bocca, İl Giorno, 14 Ocak 1964)


Amerikalı Gazetecinin Gözlemleri : Lefkoşe’nin Ayios Sozomenos köyündeki olaylar hakkında, Time muhabiri Robert Ball’ın gözlemleri şöyledir:

“En şiddetli çarpışma, Rumların yumru yumru zeytin ağaçlarının örtüsünden yararlanarak taarruz ettikleri köyün batı kıyısında olmaktaydı. Dokuz Türk’ün sığındığı kerpiç evin bir penceresi bir roketatar mermisiyle uçurulmuş, ikinci katı da kurşun delikleriyle tam anlamıyla kevgire dönmüştü.

Umutsuzluk içinde dere yatağına doğru, kaçmaya çalışan bir Türk çoban, kapıdan birkaç adım ötede vuruldu. Bir diğeri ise eline geçirdiği bir yabayla Yunan mevzilerine tek başına, nafile bir taarruza kalktı, hemen öldürüldü.”

(Robert Ball, Time, 14 Şubat 1964)


İngiliz Gazetecinin Gözlemleri :

“Kıbrıs’ın istilasından sonra yüzlerce Kıbrıslı Türk, Milli Muhafızlarca rehine alınmış, Türk kadınlarının ırzına geçilmiş, çocuklar cadde ortasında öldürülmüş ve Limasol’daki Türk mahalleri tamamen yakılmıştı.”

(David Leigh, The Times, Londra, 23 Temmuz 1974)


Bir Alman Turistin Gözlemleri :

“Yunanlılar’ın kasaplığını insan zekası kavrayamaz… Magosa etrafındaki köylerde Rum Milli Muhafızları, vahşetin eşsiz örneklerini gösterdiler. Türk evlerine girdiler; acımasızca kadın ve çocuklara mermi sıktılar; birçok Türk’ü, gırtlağından kestiler; Türk kadınlarını toplayarak ırzlarına geçtiler…”

(Almanya’nın Sesi, 30 Temmuz 1974)




Ezilmiş Çiçekler’den Alıntı :

“Kıbrıs Rumları, XX. yüzyılda, çağdışı davranışlar sergileyerek giriştikleri katliamlarda masum Kıbrıs Türkleri’ni hunharca öldürmekle kalmayıp kazdıkları çukurlara yarı canlı insanları da doldurmuşlardır. İşte gün ışığında mezardaki pek çok insan cesedi Yunan vahşetini dünya kamu oyuna tanıtıyor. Toplu mezarlardan çıkarılan Kıbrıslı masum Türklerin cesetleri, yıllardan beri adada derebeylik yasalarını uygulayan Rumların, ne derece sefil bir yaratık olduklarını kanıtlıyordu…”

(James Rayner, Ezilmiş Çiçekler, Lefkoşe 1982, s. 25)

[ bu tarz fotoğrafşarı lütfen 400 piksel tuğrasız yükleyelim..- Uğur! - Pzr 26 Ekm 2008 10:55 ]


Özgür Tekirdagli
8 yıl önce - Çrş 29 Ekm 2008, 03:56

29 Nisan 1951 Güneş'in Söndüğü Gün

O S M A N B A T U R


Türküz dedik çekip çekip vurdunuz...
Bizi vurup bizden hesap sordunuz...
Ölümden öteye köy mü kurdunuz!..
Korkumuz yok, korkumuz yok sizden...

Türk Dünyası’nda öyle kelimeler vardır ki sayfalar ve ciltler hacmi ile anlatılacak kavramları çağrıştırır. Sürgün denilince Kırım Türkleri ve Kafkas Halkları akla gelir. Katliam ve soykırım kelimeleri Kerkük Türkleri’ni akla getirir. İşkence kelimesi ise Çinlileri ve Çin zulmü altında inleyen Doğu Türkistanlıları...

Osman Batur, Çin işkencelerine başkaldıran efsânevî bir kahramandır. Başarılı oldu. Kısa da olsa, bir dönem için milletini Çin işkencelerinden kurtardı. Bu başarısı sebebiyle de işkence uygulanarak şehid edildi.

HAYATI
Asıl adı Osman İslâmoğlu idi. Batur, O’na milletinin verdiği bir unvan, bir sıfattır. Kahraman ve cesur anlamındadır. O, bu unvan ve sıfatla özdeşleşmiş, böylece anılmaya hak kazanmıştır.

Altay vilâyetindeki Köktogay bölgesinin Öndirqara mevkiinde doğdu. Orta halli bir çiftçi ailesinin oğluydu. Dedesi din adamı idi. Osman Beğ, 40 yaşına kadar doğduğu bölgede tarımla uğraşarak geçimini sağladı. 1940 yılında Çin zulmü dayanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Camilere tecavüz eden, Kur’an-ı Kerim’i yakan Çinlileri protesto eden Türkler, ‘isyancı’ oldukları bahanesiyle tutuklandı. Resmî makamlar, Türk’lerin ellerindeki silâhları toplamaya başladılar. Babası ve ailesinden bâzı kişiler, silâhlarını Çin askerlerine teslim ettiler. Osman Beğ,

- Bu gün silâhımızı alanlar, yarın canımızı da alırlar. Ben silâhımı Çinlilere vermem. İstiyorlarsa ve güçleri yetiyorsa, gelip alsınlar !”

Dedi ve tek başına dağa çıktı. Savaştan başka kurtuluş yolu olmadığına inanıyordu. Başlattığı mücadele aynı gün destek gördü. Arkasından ilk gidenler arkadaşı Süleyman ve büyük oğlu Şerdiman oldu. Silâhını Çinlilere teslim eden babası İslâm Bey, oğlu için hayır duâlarını ve başarı dileklerini dile getirdi. Oğlunu koruması için Cenab-ı Allah’a duâ etti. Annesi Ayça Hanım:

“- Ben oğlumu bu günler için doğurdum. Çinliler asırlardır koyun boğazlar gibi biz Türk’leri öldürüyorlar. Bizim canımız, bizden önce ölenlerin canından daha kıymetli değildir. Bizden sonrakilerin yaşaması için oğlum, ben diğer çocuklarım ölmeye hazırız !” Diyordu.

Kısa zaman içerisinde, etrafında gözü pek insanlardan bir mücâhit ordusu oluştu. Zelebay Telci, Nurgocay Batur, Kâseyin Batır, Canım Han Hacı, Süleyman Batır, Musa Mergen Aktepe, Sulibay, Ökürbay , Nogaybay, Ahid Hacı, Halil Teyci, Karakul Zalin... bu mücâhidlerden birkaçıdır. O artık, soydaşlarının Osman Batur’u idi.

Osman Batur ve silâh arkadaşlarının mücâdelesi, 1941 yılı Ekiminden 1943 yılı Temmuzuna kadar gerilla savaşı şeklinde devam etti. 22 Temmuz 1943’te Altaylar, Çinlilerden tamamen temizlenmişti. Altay Türkleri artık bağımsızdı. Mücâdelesini sürdürdü. Altay Geçici Halk Cumhuriyeti Başkanlığına seçildi. 1944 – 1945 yıllarında, Tanrı Dağları’nın kuzeyindeki Doğu Türkistan Kazak Türkleri’nin yaşadığı bölgeleri de Çin İstilâsından kurtardı. 1945 yılının Ekim ayından 1947 yılının Şubatına kadar üç vilâyetten oluşan Doğu Türkistan Hükümeti’nin askerî ve mülkî âmiri olarak Vâli sıfatıyla görev yaptı. O’nu, Şubat 1947’den Eylül 1949’a kadar Doğu Türkistan Cumhuriyeti koalisyon hükümetinin aslî üyesi olarak görüyoruz. Aynı zamanda, Altay Vâliliği görevini de devam ettiriyordu. Bütün bu görevleri sırasında Çinliler ile silâhlı mücâdeleden bir an bile geri kalmadı.

Jiang Zemin ve Demirel Dostluğu
Çinliler, yönetimleri altında bulunan Türk’lerle meskûn bölgelerin birer birer elden çıkmakta olduğunu anlayınca, büyük bir ordu oluşturdular. Osman Batur ve beraberindeki mücâhidler, sayıca kendilerinden 10 kat fazla ve modern silâhlarla donanmış düzenli orduya karşı savaşa devam ettiler. Osman Batur, bu savaş sırasında, 1950 Kasımında, cephânesi bittiği için Kamambal Dağı’nda, Çinlilere esir düştü. Ellerinden ve ayaklarından zincirlerle bağlanarak zindana atıldı. Her gün kesintisiz işkence görüyor, kendisine yardımcı olan Türk’leri ele vermesi için sıkıştırılıyordu. Çinliler, işe yarayacak bilgi alamayacaklarını anlayınca Osman Batur’u göstermelik bir mahkemeye sevk ettiler. Mahkeme, önceden verilmiş kararı, 19 Nisan 1951 tarihinde açıkladı: “Devrim düşmanlığı suçundan idam...” Karar, 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşunlanmak suretiyle uygulandı. Osman Batur’un son sözleri, bağımsızlık için mücadele edenlerin yolunu aydınlatacak bir meş’ale idi:

“- Ben can verebilirim. Milletim, dünya durdukça mücâdeleye devam edecektir.”

KİŞİLİĞİ
Osman Batur 1,85 boyunda, iri gövdeli bir insandı. Kısa ve kalın boynu, siyah saçları, yarı kapalı denecek ölçüde kısık gözleri vardı. Kaşlarının arası kırışıktı. Çok az konuşurdu. Kudret ve kötü tâlih şahsiyetinde birleşmişti.

Daha 10 yaşında iken usta bir binici ve iyi bir avcı olmuştu. 12 yaşına geldiğinde Kazakların büyük kahramanı Böke Batur’un dikkatini çekti. Böke Batur O’nu himâyesine aldı. İyi bir silahşor, usta bir dövüşçü olarak yetişmesine katkıda bulundu. Sonra çete savaşlarının inceliklerini öğretti. Rusların ve Çinlilerin, soydaşlarına yaptığı işkenceleri görüp yaşadığı için Rus ve Çin milletinden nefret ediyordu. Böke Batur’un telkinleriyle bu nefret, şuurlu bir inanca dönüştü. Dedesi dolayısıyla iyi bir Müslüman olarak yetişmişti. İslâmiyet’in komünizmle bağdaşmadığını anlamakta gecikmedi.

Böke Batur, öğrencisinin yetiştiğine inandığı gün:

“- Benim sana verebileceğim başka bir şey kalmadı. Benim işim bitti. Artık bana ihtiyacın olmayacak. Fakat milletimizin sana ihtiyacı var.”

Dedi. Osman Batur, hayatı boyunca kendisine ihtiyacı olanlar için mücâdele etti. Hayatı, bu mücâdele ile dolu olarak yaşadı ve inandığı ülkü uğruna can verdi. Mekânı Cennettir inşallah.

Kazaklar ve Uygurlar Osman Batur’u hiç unutmadılar. Dünya durdukça unutmayacaklar. “Bize sen ruh ve şuur verdin, hürriyet aşkını sen bize öğrettin. Ey büyük kahraman ! senin yolundan gidecek azimli kahramanlar yetiştireceğiz.” Diyerek O’nu anıyorlar. Adına şiirler yazılıyor, anma günleri düzenleniyor.

Osman Batur, yeni ve genç Osman Batur’ların bedeninde yaşamaya devam ediyor.

ÇİN ZULMÜ BİTMEZ !

Jiang Zemin ve Bush İttifakı
Çinliler, Altay Türkleri’nin millî kahramanı Osman Batur’u işkencelerden sonra şehit etmekle ancak, bir büyük kahramanın aziz bedenini ortadan kaldırabilmişlerdi. Bağımsızlık düşüncesini, Türk’lerin bağımsızlık için mücâdele azmini yok edemediler. Edebileceklerini zannedip işkence ve zulümlerini sürdürdüler.

Osman Batur’un tek erkek kardeşi Delihan İslâmoğlu, istiklâl için giriştiği savaşta esir alınarak şehid edildi. Osman Batur’un ikinci hanımı, üç oğlu ve beş kızı da esir alındı. 18 yaşındaki kızı Kabiyra ile 14 yaşındaki oğlu Baybolla, anneleri Mamey’in gözleri önünde doğranarak şehid edildi. 11 yaşındaki oğlu Kariy ve 9 yaşındaki kızı Sapiyan, 20 metre derinliğindeki kuyuya diri diri atıldı. Evlâtlarına yapılan bu zulüm, işkence ve katliam neticesinde Mamey Hatun, aklını kaybetti ve onu da Çinliler olay yerinin yakınındaki nehrin azgın sularına attılar.

Osman Batur’un; Şerdiman, Nimetullah ve Nebî isimli oğulları, babalarının şehit edilmesinden sonra da bağımsızlık savaşını devam ettirdiler.


KAYNAK: O. ÇETİNOĞLU






Osman Batur idam sehpasına değil de, sanki madalya için şampiyonluk kürsüsüne çıkıyor... 29 Nisan 1951, Urumçi...


Efe Kahraman

8 yıl önce - Pts 17 Ksm 2008, 07:49

Ermeni: 'Türklere biz savaş açtık'





Sözde soykırım iddiaları, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından yalanlandı. Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te ...


Uluslararası faaliyet gösteren Ermeni lobilerinin sözde soykırım iddiaları, Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni tarafından yalanlandı. Kaçaznuni’nin 1923 yılında Bükreş’te yapılan Ermeni meselesi ile ilgili Taşnak Partisi toplantısında sunduğu rapor gerçekleri bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Kaçaznuni’nin Osmanlı döneminde yaşananları anlattığı kendi imzasını taşıyan rapor, Türk Hava Kurumu (THK) tarafından Rusça’dan Türkçe’ye tercüme edilerek kitap haline getirildi. Kitapta yer alan bilgiler Türkler’in Ermeni soykırımı yaptığı iddialarını kesin bir dille yalanlarken, kitap Türkiye genelindeki bütün kütüphanelere ulaştırıldı. Kaçaznuni’nin yakın tarihe
ışık tutan belge niteliğinde sözlerinin yer aldığı kitap, Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı nasıl bir ihanet içinde olduklarını da gözler önüne serdi. Yıllarca sözde soykırıma uğradıklarını iddia eden ve dünya kamuyonunu baskı altına almaya çalışan Ermenilerin bütün tezlerini çürüten ilk başbakanları, 128 sayfalık raporunda şu çarpıcı ifadelere veriyor:

> Operasyona katıldık
1914 sonbaharında, Türkiye henüz savaşan taraflardan birine katılmadığı dönemde, Güney Kafkasya’da büyük gürültü içinde ve enerjik biçimde Ermeni gönüllü birlikleri oluşturulmaya başlandı. Sadece birkaç hafta içerisinde Ermeni devrimci Taşnaksutyun Partisi hem bu birliklerin kurulmasına hem de Türkiye’ye karşı gerçekleştirdikleri askeri operasyonlara aktif biçimde katıldı.

> Barışı sabote ettik
Türklere karşı ayaklandık. Barışı sabote etmek için savaştık bile. Artık hepimiz Türklerin düşmanı olan İtilaf devletlerinin kampındaydık. Türkiye’den “denizden denize Ermenistan” talep etmekteydik. İtilaf devletlerinin
ordularını Türkiye’ye göndermeleri ve hakimiyetimizi temin etmeleri için Avrupa ve Amerika’ya resmi çağrılar yaptık. Nihayet şu da var ki, var olduğumuz sürece aralıksız
olarak Türkler’le savaştık. Öldük ve öldürdük. Artık, Türklere ne
gibi bir güven telkin edebiliriz ki?

> Gerçekleri göremedik
Askeri operasyonlara katıldık. Kandırıldık ve Rusya’ya bağlandık. Tehcir doğruydu ve gerekliydi. Gerçekleri göremedik, olayların sebebi biziz. Türklerin milli mücadelesi haklıydı. Barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. Sevr Antlaşması gözümüzü kör etmişti. İsyanımızın temelinde İtilaf devletlerinin bize vadettiği büyük Ermenistan hayali vardı. Ama biz hiç bir zaman devlet olamadık. Türkiye Ermenistan’ı diye bir devletin hayalden öte olmadığı gerçeğini göremedik.

> Aklımız dumanlanmıştı
Biz Ermeniler kayıtsız şartsız Rusya’ya yönelmiş durumdaydık. Herhangi bir gerekçe yokken, zafer havasına kapılmıştık. Sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar hükümetinin Ermenistan’ın bağımsızlığını bize armağan edeceğinden emindik. Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin sözlerine büyük önem vererek, kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.

> Türkler doğru yaptı
1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu bir tehcire tabi tutuldu. Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır. Bu yöntem en kesin ve uygun olanıydı. Kızgınlık ve korku içinde bulunan biz Ermeniler, ‘suçlu’ arıyorduk ve bu suçluyu Rus Hükümeti ve onun kalleşçe politikaları olarak belirledik. Siyasal açıdan olgunlaşmamış ve dengesiz insanlara özgü bir şaşkınlık içinde, bir uçtan diğerine savrulmaktaydık. Rus Hükümeti’ne karşı dünkü inancımız ne denli körü körüne ve temelsizse, bugünkü suçlamalarımız da o denli körü körüne ve temelsizdi. Siyasal bir parti (Taşnaksutyun) olarak biz, meselemizin Rusları ilgilendirmediğini ve onların gerektiğinde cesetlerimizi çiğneyerek geçip gidebileceklerini unutmuştuk.

> Barış teklifini reddettik
1918 yıllarında emperyalistlere karşı savaşlarında bozguna uğrayan Türkler, direnerek iki yıl içerisinde tekrar kendilerine geldiler. Yeni genç ve milliyetperver duygularla hareket eden bir nesil ortaya çıkarak, Anadolu’da kendi ordusunu yeniden organize etmeye başlamıştı. Türkiye’de milli bilinç ve kendisini savunma içgüdüsü uyanmıştı. Onlar küçük Asya’dan istikballerini hiç olmazsa bir şekilde temin edebilmek için Sevr Antlaşması’na askeri güçle karşı koymak zorundaydılar. Bizim bu dönemde barışı reddetmemiz ve silahlanmamız büyük bir hataydı. Çok geçmeden sınırlarımıza askeri operasyonlar başladığında, Türkler
bizimle bir araya gelmeyi ve görüşmelere başlamayı teklif ettiler.
Biz ise onların bu teklifini geri çevirdik. Bu büyük bir hataydı. Bu, görüşmelerin kesinlikle başarıyla sonuçlanacağı anlamına gelmezdi ama bu görüşmelerde barışçı bir sonuca ulaşma ihtimali vardı.

> Ovanes Kaçaznuni: Herkes bizi kandırdı
“Kaderden şikayet etmek ve felaketlerimizin sebeplerini kendi dışımızda aramak acıklı bir durumdur. Bu bizim (hastalıklı) milli psikolojimizin karekteristik bir özelliğidir ve Taşnaksutyun Partisi de bundan kaçamamıştır. Sanki uzak görüşlü olmamız bir kahramanlıktı, çünkü isteyen herkes, Fransızlar, İngilizler, Amerikalılar, Gürcüler, Bolşevikler tek kelimeyle bütün dünya
bizi kolayca aldattı, atlattı ve ihanet etti. Oysa bizler safça bu savaşın Ermeniler için yapıldığına inandırılmıştık.”

> Barışı sabote ettik
KAÇAZNUNİ raporunda şöyle diyor: Osmanlı’dan, Akdeniz’e uzanan bir Ermenistan talep ettik. Derhal gönüllü birlikleri oluşturduk, Türklere karşı ayaklandık ve savaştık. İsyanımızın temelinde İtilaf Devletlerinin bize vaat ettiği Ermenistan hayali vardı, gerçeği göremedik.

> Halaçoğlu: Bu itiraflar gerçeğin ta kendisidir
Konuyla ilgili görüşlerine başvurduğumuz Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Ermenistan’ın ilk başbakanı Kaçaznuni’nin itiraflarının gerçeğin ta kendisi olduğunu söyledi. Halaçoğlu, “1923’te başbakanlık görevine gelen Kaçaznuni, aynı yıl Bükreş’te Ermeni meselesinin ele alındığı Taşnak Parti Konferansı’nda, şimdi Türk Hava Kurumu tarafından kitap haline getirilen 128 sayfalık raporu tebliğ olarak sunmuştur. Bu konferansa katılan SSCB ve Avrupalı delegasyonun huzurunda Kaçazuni, bütün gerçekleri açıklamıştı. Kaçaznuni, buradaki konuşmasında, ‘İtilaf devletleri bizi hep Anadolu’da bir Ermenistan hayaliyle kandırdı. Bu boş hayale kapılarak Taşnak çeteleri kurup, 7 cephede savaşan Osmanlı ordularına silah ve mühimmat götüren birliklere saldırdık. Sonuçta İtilaf devletleri verdiği sözü tutmadı. Biz de Osmanlı’ya ihanetimizin bedelini tehcir ile ödedik. Böyle yapmasaydık belki de bu tehcir olayı başımıza gelmezdi’ diyerek bugünkü sözde soykırım iddilarını ortaya atanlara tokat gibi bir cevap vermiştir. Türk Hava Kurumu’nun bunu kitap haline getirmesi sözde soykırım iddialarını savunan devletlere de ibret olacak bir harekettir. Bunda emeği geçenleri takdir ediyorum ve kendilerini destekliyorum” diye konuştu.






Sözde soykırımın olmadığını dünyada herkes biliyor. Ama bu bir psikolojik savaş.Türkiye’den Amerika’ya göç eden Ermeniler hala içlerinden sürülmenin ve katliamlarını unutmuyormuş sözde.Erivan’a hiçbir değeri olmayan bir anıt dikmişsin 24 Nisanda anma törenleri komediden başka bir şey değil.Ama hiç bir zaman demezler biz Türklere komşularımıza hainlik ettik,onları acımasızca öldürdük! Birde hiç sevmediğim tek konu; bazı insanlarımızın ermeni sempatizanlığı. Türklere yapılan soykırımdan bahsettiğim zaman; hadi canım Ermeniler iyi insanlardır. Biz İstanbul’da kaldığımızda oruç tutarken onlarda yemiyor falan filan yok. Bizimde hatamız var. Türkiye’de ya da dünyadaki Ermeniler hepsi kötüdür demiyoruz. Ama ataları Hainlik yapmıştır.Türkiye’deki insanlarımızın Bazıları Bu konu hakkında bilgi sahibi bile değiller.Devletimiz sözde 1915 olaylarını kendi lehimize çevirecek projeler içinde olmalı.Çünkü biz masumuz.!!!

Kaynak: http://forum.vatan.tc/ermeni-turklere-biz-savas-a ...ml;msg9504


Turgay34
8 yıl önce - Sal 23 Arl 2008, 17:48

Tarlan Bara demiş ki,


Alıntı:
Böyle bir haber niye bunca senelerden beri şimdi ortaya çıkıyor? Eğer doğru ise, yıllardır böyle bir haberin üstüne kim oturmuş?


Bu haber doğru da olabilir. Çünkü daha gün yüzüne çıkmamış o kadar bilgi, belge var ki.. Eğer ömrümüz vefa eder ve yakın tarih üzerindeki sis perdesi kalkarsa ezberlerimizi yeniden gözden geçirmek zorunda kalabiliriz..



sayfa 4
cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET