Ana Sayfa  



Burç




Çrş 10 Ksm 2004, 00:57   Osmanlı'nın çöküşü

Bu aşağıdaki yazı, Osmanlı'nın çöküş nedenini çok güzel bir şekilde açıklamış,
borç batağına nasıl girdiğimizi ve Atatürk devri dışında, günümüze kadar nasıl
aynı oyunların oynandığını anlatıyor.


Alıntı:
Türkiye yüz elli senedir denetleniyor


1854 Osmanlı-Rus Kırım savaşında, Osmanlı, İngiliz ve Fransız donanması müttefik olarak Kırım'a asker çıkardılar. 1855'de Sivastopal zapt edildi. Paris Anlaşması ile savaşa son verildi ve savaş sonunda Fransa ile İngiltere bir taşla birkaç kuş vurmuşlardı. Öncelikle Rus donanması ve tersaneleri yok edilmişti. Rusya'nın Avrupa'daki ilerlemesi bir süre durdurulmuştu. Ruslar'la, Osmanlılar'ın düşmanlığı eskisinden daha fazla artarak devam edecekti. Bunlardan daha önemlisi Osmanlı devleti, İngiltere ve Fransa'nın para tuzağına düşmüş, yüz yıl sürecek bir borç ödeme planına girmişti.

İngiltere'nin Avrupa'daki imparatorlukları yok etme stratejisinin ilk kurbanı seçilen Türkler kendi sonlarını kendileri hazırlamışlardı. Avrupa'nın emperyalist oyunlarını öğrenememenin cezasını ağır ödeyeceklerdi. Türk aydınları devlet içinde tutunacak bir dal bulmada çok geç kalmışlardı. Kırım Harbi; Osmanlı devinin çöküşünü hazırlayan II. Viyana Kuşatması'ndan sonraki hataların en büyüğü idi.

Kırım Savaşı sonrası Türkler'e "borç prangası" takılmıştır. Avrupa ile bu borç süreci Düyun-u Umumiye adıyla 1854'den 1954'e kadar sürmüştür. Ancak Avrupa'nın yerini 1946 yılında Amerika Birleşik Devletleri almış, Düyun-u Umumiye koşulları hemen hemen aynı kalmakla beraber borç yönetiminin adı IMF (Uluslararası Para Fonu) olarak değişmiş ve devam etmektedir.

Askeri, ekonomik, politik, mali ve de hukuki her türlü oyunlar oynanarak borç prangası ayağımıza takılı olarak Türkiye yüz elli senedir yaşamına devam etmektedir. 1854 Kırım Savaşı'nın Osmanlı yönetimine bazı önemli katkıları olmuştur. Bu savaş dolayısıyla Batılı asker, politika, tıp, teknik uzmanlarla temaslar yapıldı. Ruslar'a karşı yüz yıllık bir süreçten sonra kazanılan savaş, Osmanlı'nın onuruna çok şey katmıştır. Ancak buna karşın borçlanmaya başlamayı kabullenmek yanında Osmanlı'nın sosyal yaşamındaki eksikleri ortaya çıkmıştır. 1856 İkinci Tanzimat Fermanı ile ıslahat hareketleri başladı. Kırım zaferinin getirdiği moral ve kolay borçlanma padişah ve etrafının Dolmabahçe Sarayı'nı ve diğer idari birimler içinde Çırağan Sarayı'nın yaptırılması Lale Devri'nde halkı isyan ettiren Sadabat köşklerini fazlası ile aşmıştı.

Islahat-ı Maliye Komisyonu

Kırım Savaşı bir taraftan devamlı dış borçların artmasına neden olmaktaydı. Aydınlar ve halktan ses seda çıkmıyordu. Ayağa takılan borç prangasının kuralları çalıştırılmaya başlamıştı. Düyun-u Umumiye idaresi 1881'de kurulmuş olmasına rağmen onun ilk nüvesi yirmi iki sene önce kurulmuştu. Maliye Bakanlığı bünyesinde dördü Türk, üç tanesi yabancı olmak üzere yedi üyeli "Islahat-ı Maliye Komisyonu" 1859 yılında ilk borçların verildiği en hızlı dönemde kurulmuştu. Bu komisyonun görevi, memleket maliyesini tetkik, vergilerin miktarını tespit, kamu masraflarını sınırlamaktı. Böylece IMF'nin bugünkü Türkiye masası kurulmuş oluyordu.

Batı, sömürge programını uygulamaya başlamıştı. Osmanlı Hazinesi'ne el konuldu ve Osmanlı Bankası 1863 yılında İngiliz ve Fransız sermayesi ile kuruldu. Böylece Osmanlı'ya verilecek borç ve ödemelerin kayıtlarını komisyonun denetim olanağı sağlanmış oluyordu. Bu banka Osmanlı Devleti'^nin Merkez Bankası konumunda idi.

Osmanlı tarihinde görülmemiş bir harcama başladı. Önce dört yüz yıllık Topkapı Sarayı'nın, imparatorluğun yönetimine yetmediği, ilave yapılarla kullanım olanağının zorlaştığı, gelen yabancı konukların, krallarının yaşadığı saraylarla karşılaştırılınca bir anda Topkapı Sarayı'nı gözden düşürüyordu. Topkapı Sarayı, 1853 yılına kadar imparatorluğun yönetim ve yaşam merkezi olarak kaldı. Yerini Dolmabahçe'ye devretmesi Abdülmecit'in Batı özentisinden başka bir şey değildi.

Sultan Abdülmecit, Boğaz'ı çok sevmişti. Dolmabahçe Sarayı'ndan sonra Beylerbeyi'nde de bir sarayın inşaasını başlattı, ancak ömrü bu sarayı görmeye yetmedi. İlerideki tarihlerde Abdülmecit yerine geçen kardeşi Abdülaziz, Dolmabahçe Sarayı'nın kaça mal olduğunu dönemin Maliye Bakanı'na sorduğunda ona verilen cevap 3500 kuruş olmuştur. Bu miktar 3,5 milyon kuruşun kağıt ve mürekkep parasıdır.

Osmanlı İmparatorluğu'na borç vermenin yarışına giren İngiltere ve Fransa verilen borçların sadece savaş harcamalarında kullanılmasının yerine getirilmesi için 1855 borç sözleşmesine İngiliz ve Fransız hükümet temsilcilerinden kurulu bu komisyonun kurulmasını ilave etmişlerdi. Verilen borçların Osmanlı devletinin modernleşme hareketlerinde kullanılmasına engel olunmuştu.

İlk mali kontrol

Böylece yabancıların imparatorlukta ilk mali kontrolü böylece başlamış oldu. Bu önemli konuda Şevket K. Arar ve Hüseyin Al'ın Osmanlı Bankası arşiv ve araştırma merkezince yayımlanan (Kasım 2003, İstanbul) Osmanlı Dış Borçları ve Gözetim Komisyonları (1854-1856) araştırmaları bize ışık tutmaktadır. Bugüne değin el değmemiş veya önemsenmemiş bu konu yüz elli senedir güncelliğini korumuştur.

1881 Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumiye'den oldukça farklı özellikler taşıyan bu denetim kurulu IMF ile daha göreli benzerlikler taşımaktadır. Abdülmecid'in babası II. Mahmut döneminde askeri, idari, mali ve sosyal reformlar başlatılmış ve bu reformların hızlanması için İngiltere'den borç talep edilmiş, ancak bu girişimde olumlu bir sonuç alınamamıştı. 1838 Ticaret Anlaşması'nda Osmanlı'nın ekonomi bağımsızlığını ele geçiren İngilizler'de borç vermeye karşı iyimser görüşler belirmiştir.

Bu görüşler 1854 yılında başlayan Kırım Harbi ile hızlanarak gerçekleşmiştir. Borç ile; savaşa gereksiz nedenler yaratılarak sokulan Osmanlı'nın yıkılma süreci başlamış oldu. Borç alma fikri padişahın çevresini saran Galata bankerleri ile onların ortağı devşirme bürokrasiden (kapıkulu) gelmektedir. İngiltere ve Fransa, Mısır'ın yıllık vergilerinin bir kısmına el konularak 2 milyonu ileride kullanılmak üzere 3 milyon sterlinlik borç verilmiştir. Bu 3 milyonluk borçtan Osmanlı'nın eline kesintilerden sonra 2,018 milyon sterlin geçmiştir. Öncelikle verilen borcun denetlenmesi şartı getirilmişti. Bu, Osmanlı bürokratının işine hiç gelmiyordu. Alınan borcun harcanmasındaki hırsızlıkları Batı biliyor ve engellemek istiyorlardı. Kapıkulu devşirme bürokratların foyası meydana çıkmıştı. İngiltere ve Fransa'nın direk kefil olmasında başlayan sorumluluk ile o güne değin Batı'ya çalışan devletin farelerinin deliğine yıllarca hesaplarına çalıştıkları devletlerce zehir konuluyordu.

Osmanlı padişahı ve bürokrasisi bu denetimle ilk defa karşılaşıyor ve onur kırıcı bulduğu bu koşulun kaldırılmasına uğraşıyordu. Ancak kural konulmuştu ve komisyon üstelik iki kere kurulmuştu. Birincisinde beş üyelikten üç tanesi Osmanlı'ya, biri İngiliz, diğeri Fransa'ya veriliyordu. Komisyon başkanlığı da Osmanlı'ya bırakılmıştı. İkinci komisyon bir yıl sonra 1855 yılında borcun bakiyesinin kullanımında yeniden kuruldu.

Maliye Teftiş Kurulu

Üye sayısı üçe indi. Başkanlık Osmanlı'dan alındı. Tarafların üyeliği eşit paylaşılmıştı. Bürokratlar her türlü engellemelerle denetimin yapılmasında başarı sağlıyorlardı. İngiltere bu denetimde ısrarlı olunca ikinci komisyonda Batılılar ağırlıklarını ve yetkilerini artırdılar. Harcamaların sadece Kırım Harbi harcamalarında kullanılacağına dair Osmanlı'dan yazılı taahhütname aldılar. Ayrıca günümüz IMF'nin niyet mektubu da böylece başlamış oluyordu. İngiltere resmi olarak Osmanlı Devleti'nden mülkiye ve maliyede yeniden yapılanma çalışmalarına başlanması, verilen borçların harcamalarının aylık ve yıllık bazda dökülerek acil olarak Londra ve Paris'e gönderilme taleplerinin kabulünü yazılı olarak istiyor ve alıyordu.

Bu konuyu irdelememizin nedenleri IMF çalışmalarının benzerliğinden ziyade Osmanlı'nın çökmesini en önemli etkenlerinden birinin bürokratların olduğunu vurgulamaktır. Türkiye Cumhuriyeti; seçilenlerin, seçenlerin, atayanların, atanmışların denetlendiği bir düzende kurulmasının nedenleri Osmanlı bozuk düzeninin Mustafa Kemal Atatürk'te yarattığı birikimlerden doğmasıdır diyebiliriz. Nitekim Cumhuriyet kurulduğunda Maliye Bakanlığı idari kadroları ile örneğin defterdarlık, mal müdürlüğü ve teftiş kurulları aynen korunmuştur. Gazi'nin bu davranışı Maliye teşkilatının bir nevi aklanmasıdır.

Atatürk'ün, Osmanlı Devleti'nden aynen devraldığı ve devam ettirdiği Maliye teşkilatının denetim birimi olan Maliye Teftiş Kurulu, II. Abdülhamid'in tahta yeni çıktığı dönemlerde kurulmuştu. Septisizm ile kuşku hastalık halinde bir psikolojik rahatsızlık olarak onun genel yapısında yer almıştı. Özellikle Abdülaziz'in tahttan zorla indirilmesi ve şüpheli ölümü onun bu rahatsızlığında etkili olmuştur. Bu hastalık onu ilerleyen süreçte acımasız bir diktatör yapmıştı. Abdülhamit, Batılı devletlerle daha dengeli ve kuşkulu ilişki yürütüyordu. Bürokraside oldukça etkin bir reorganizasyon yapmıştı. Bu kadroları yetiştirecek eğitim kurumlarında devşirmelerin yerine o zamanki tabirle Osmanlı gençlerine yer açılması için çalışmalar yapıldı. Örneğin Mülkiyeyi Şahane'yi (Siyasal Bilgiler Okulu) modernize ederek öğrenci sayısı on iki kat artırıldı.

Devşirme bürokratlar

Ekonomi ve ticaretin azınlıkların elinden Türkler'in eline geçmesini ve ayrıca devlet kurumlarında ekonomi ve maliye eğitimi almış Türk gençlerinden yararlanmak amacıyla 1883 yılında Hamidiye Ticaret Mektebi Alisi'ni (Yüksek Ticaret ve Ekonomi Okulunu) kurmuştur. Maliye Teftiş Kurulu da 1879 yılında başlatılan umumu maliyenin tanzim ve ıslahı çalışmaları kapsamında 21 Haziran 1879 yılında devlete ait tüm mali işlerin denetimini doğrudan Maliye Bakanı'na bağlı olarak yapacak yetkili bir kurul olarak kuruldu.

Teftiş kurulu neden kuruldu? II. Abdülhamit tahta çıktığında öncelikle Osmanlı'nın Batı'ya borcu ödenemeyecek düzeye ulaşmıştı. Diğer bir neden de 1854 ve 1855 yıllarında kurulan özel denetim komisyonu devşirme bürokratların engellemeleri ile sonunda kalkmıştı. Şu bilinen gerçeği II. Abdülhamit şehzade iken yaşamıştı. Devletinizi siz kendiniz denetlemezseniz yabancılar denetler. Bu onur kırıcı duruma borç batağına saplanmış bir devlet karşı koyamazdı.

Alınan borçlar; örneğin Rumeli demiryolu yapımı gibi çok büyük ihalelerle yabancılara verilip paylar çıkarcı bürokratlar ve Galata bankerlerinin hırsızlığı devam ediyordu. Bunun mali denetiminin yapılmasını II. Abdülhamit ısrarla istemesine ve teftiş kurulunun kurulmasına karşı da aynı bürokrasi engellerini ortaya koyuyordu. 1881 yılında kurulan Duyun-u Umumiye 8 bin kişilik kadrosu ile Osmanlı'nın vergi kaynaklarını yüzde 70'ini tahsil ediyordu. Bu rakamın doğruluğunu kim kontrol edecekti? İmparatorlukta böyle bir idari birim yoktu. 1879 yılında Duyun-u Umumiye'nin çalışma usul ve esasları karşılıklı tartışılıyordu.

Bürokratlar; II. Abdülhamit'in düşürülmesi için her türlü oyunları oynuyordu. Teftiş kurulunun kadroları dar tutuluyordu. Kurulun yetkileri kullandırılmıyordu. Teftişler, merkezde kurulan Şuray-ı Maliye ve Muhasebe-i Merkeziye gibi istenilenlere göre çalışacak bir sisteme kaydırılıyordu.

Burada iki önemli olayı irdelememiz gerekmektedir. Birincisi 1876 yılında tahta çıkan II. Abdülhamit'in 3 yıl sonra Maliye Bakanlığı bünyesinde bakana bağlı bir teftiş biriminin kurulmasını istemesi, ikincisi ise Atatürk'ün II. Abdülhamit döneminde kurulmuş bir müesseseyi devlet içinde muhafaza ederek devam ettirmesidir.

Borç batağı

II. Abdülhamit'in o güne değin borç batağına saplanmış, Osmanlı'yı çökertme derecesindeki devletin yönetiminin yozlaşmasına bürokratların seyirci kalması hiçbir etkinlik yapılmaması karşısında tek başına mücadele edebilmesi ne kadar dikkate değer ise, Atatürk'ün de hiçbir şekilde önyargılı olmadığını bize göstermiş olması ve kurulun kadrosunu daha da genişleterek teftiş kadrosuna yeni eleman alımının ilk sınavını 1923 yılında açtırması da dikkati çekicidir. Teftiş Kurulu'nun bugün yürürlükte bulunan yetki hükümleri Atatürk'ün sağ olduğu 1936 yılında ayrı bir kanunla verilmiştir.

Atatürk öncelikle Duyun-u Umumiye'nin görevine son verdi. Osmanlı Bankası'nın Merkez Bankası işlevini yeni kurulan TC Merkez Bankası'na devrettirdi. Bir devlet ekonomik özgürlüğüne kavuştuğunda o devlet bağımsız olacaktır koşulu Atatürk'ün koyduğu birinci temel kuraldı.

Mali denetim Cumhuriyet döneminde Hesap Uzmanları Kurulu, Gelirler kontrolörleri ve vergi denetmenlerince yerine getirilmeye çalışıldı ise de uzman sayıları daima çok kısıtlı tutuldu. Kendimize ait öz denetim kurullarımıza bir türlü gelişme olanağı tanımadık. IMF'ye sekiz tane niyet mektubu adı altında devlet taahhütnamesi verilmiştir. Hiçbirinde Maliye Denetim Kurulları'nın kapatılacağı veya reform yapılacağı yer almamaktadır. Yazılı bir detay olmamasına rağmen kamu reformu ve maliyenin reorganizasyonu kapsamında bu kurumların kaldırılması hiçbir gerekçe gösterilmeden yapılmak istenmektedir. Bu olayların seyri bize 1854-1855 yıllarını ne kadar çok hatırlatıyor.

Ulu önder Atatürk'ü artık buna da karıştırmayalım diye gayret göstersek bile tarih onu değil, o tarihi yazdığı için Türkiye'nin bağımsızlığında her zaman yer alacaktır. Ama ne yazık ki Padişah II. Abdülhamit kadar da mı mali denetimin önemini kavrayamadık diyebilmemize engel bir neden bulamıyoruz. Bu yazımızda olayın günümüzdeki güncelliği ve sömürgeciliğin geleneksel ekonomiyi denetleyerek baskı altında tutma yönteminin değişmediğini vurgulamak istedik. 1855 yılında başlayan denetim 1923-1946 yılları arasında geçen 23 yıllık dönem düşülürse yüz elli yılın yüz yirmi yıllık sürecinde denetleniyoruz. O kadar şehit vererek elde ettiğimiz bağımsızlığımıza nasıl ve ne zaman kavuşacağız? En çok bilinen zenginliğimiz olan onurumuzun kabuğu artık kırılmıştır.

Hüseyin Perviz PUR / Yeminli Mali Müşavir
DÜNYA 15.10.2004, CUMA



 mesajı beğendiniz mi?: +1
Cenk-Kaan



Prş 11 Ksm 2004, 02:24  

Ne yazik Türkiyede insanlar fazla bunu takmiyor.
Bu dis borclar bizim ileride basimiza bela olacaga benziyor.
Inanamiyorum. Hükümet hersene bütcenin en az 30% unu faiz ödemelerine ayiriyor.
Bu mesele böyle dururken bizler hele sacma sapan konulari tartisiyoruz.
Sunu da iletmek isterim.
Türkiye gibi borc tuzagina düsmüs bir cok ülkeler var.
ilride bu sistemin cökmesine sebep verecek nedenlerden birisi olabilir.
Osmanliya Krim Savasinda borc veren Bankanin da dolayli yollardan Rothshild Bankin
oldugu söyleniliyor.


 mesajı beğendiniz mi?
ismail+



Prş 11 Ksm 2004, 02:30  

Su anda, borc batagindan kurtulmanin tek yolu ekonomiyi buyutmek. Onemli olan borcun mutlak buyuklugu degil, toplam ekonominin buyuklugune oranidir. Dunya'da borcsuz ulke yok, ama toplam borcunun ekonomiye orani kucuk ulkeler var.

 mesajı beğendiniz mi?
Cenk-Kaan



Prş 11 Ksm 2004, 02:39  

Evet Ismail cok haklisin.
Su an Türkiyenin orani 110%.
Ama baska ülkelere baktigin zaman Yunanistan ve Italyada ayni orana sahipler.
Almanyada yüzde 60 lari asmis.
buda sunu gösteriyor. Burc hakli. Cünkü
sirf Türkiye bu borclar yüzünden bana göre bagimsizligini bile tehlikeye atan tek ülke degil.


 mesajı beğendiniz mi?
irfan x



Prş 11 Ksm 2004, 10:49  

Bu yazıdan çıkarılacak dersler ve bugüne referanslar var. Benim kafama takılna bir soru var, Kırım Savaşı bize nasıl bir borç yükü getirmiş? Burdaki ayrıntıyı bilmiyorum.

Kırım Savaşı denmişken aklıma geldi. Geçenlerde bu savaşla ilgili yabancı bir belgesel seyrettim. İngiliz süvarisinin Ruslara karşı yaptığı bir saldırı efsanevi bir şekilde anılırmış ve bu savaşın kader anı olarak kabul edilirmiş. Bu arada da yabancı kaynaklarda bu savaşta Türkler hiç anılmazmış. Bu belgesel, İngiliz süvarisinin saldırısının sadece bir efsane olduğunu, savaşın kaderine etki etmediğini, süvarilerin çoğunun rus topçusu tarafından öldürüldüğünü söyleyip, esas kader anının Türklerin Rus saldırısı karşısında bir bölgede yaptıkları direniş olduğunu, normalde geri çekilmeleri gerekirken direnmeye devam ettikleri belirtiyor. Ve belgeselin sonunda ise yaklaşık şu hüzünlü cümleyi söylüyor; "Türk askerlerinin anıları, Sivastopol tepelerinden düşen bir taş gibi, gözlerden kayboldu"...

Biliyorum, konu biraz saptı, ama yeri gelmişken bularıda söylemek istedim...


 mesajı beğendiniz mi?
Burç




Cum 14 Oca 2005, 18:16  

Film başlıyor!!! Osmanlı'nın ne kadar güçlü olduğunu biliyorsunuz. Ancak; 1838 yılında İngilizlerle yapılan ilk ticaret anlaşması sırasında dış borç "sıfır" dı. Bu anlaşma Reşit Paşa yalısında yapıldığı için "Baltalimanı anlaşması" adını almıştır ve Mustafa Reşit Bey tarafından imzalanmıştır.

Günümüz IMF anlaşmalarına tıpatıp uymakta olan bu anlaşmalarla sanayi, ticaret, maliyede karar mekanizması Avrupalı devletlere bırakılmıştır. Osmanlı borç tuzağına düşürülmüştür. Bağımsız dış ticaret politikamız ortadan kalkmıştır, hatta yerli tüccar %12 vergi öderken yabancı tüccar %5 vergi ödüyordu. Yabancılar Osmanlı Devleti içinde her türlü mal alış-satışını serbestçe yapıyorlardı. Osmanlı pazarları Avrupa'nın açık pazarı haline getirildi. (Bügünkü gümrük birliği gibi) Yabancı rekabete hazır olmayan yerli üretim tümüyle yok oldu. Bazı maddelere bir göz atalım:

1-Geçerlilik süresi sınırsız olan bu anlaşmalar tüm Avrupa devletleri için de geçerlidir.
2-Kapitülasyonlar devam edecek.
3-İngiliz tüccarlara tanınan haklar onların yanında çalışan çıraklara bile tanınacak.
4-Bu kişiler devletin her yerinde her çeşit malı serbestçe alıp satacak.
5-Osmanlıya tanınan tekel haklar iptal edilecek.
6-Yabancılar mal alım ve nakli için vergi ödemeyecekler.
7-İngilizler, dünyanın neresinden olursa olsun istedikleri malları ülkeye rahatça, vergisiz sokabilecekler.

Bu serbest ticaret anlaşmasıyla dış rekabete hazır olamayan ülkemizde pamuk Amerikan pamuğuna, yün Avusturya ve Arjantin yününe yenildi, İngiltere sahip olduğu ayrıcalıklarla bütün yabancı malları ülkemize vergisiz sokarken bizden yaptığı ithalat sönük kaldı.

Artık bütün işler Batı'ya bağlı olarak yapılıyordu. Hatta yükselmek isteyen bürokratlar bu yabancı devlet adamları ile görüşmeler yapmaya başlamıştır.(Dikkat ederseniz günümüzde de iktidara gelmek isteyen parti liderleri sürekli Amerika' ya gidip gelmekte, icazet almakta. Bakanların atanmasında Amerika bu atamayı yapıyor.)

Tanzimat fermanı ilanından sonra Türkiye' ye olan Hristiyan göçü arttı. Rumlar başta olmak üzere tüm yabancılar kendilerine sağlanan mülkiyet hakkı güvenliği, ekonomik, sosyal ayrıcalıklar ve siyasi hesaplara bağlı olarak ülkemizden yoğun bir şekilde toprak aldılar. Tanzimat uygulamaları kendi ülkeleri olan Yunanistan' dan bile daha elverişliydi. Bu durumda çoğu İzmir ve çevresine yerleştiler.

Sizlere özet halinde bu bilgileri sunduğum için arada olup biten gelişmeleri anlatamıyorum. Kaynak kitapları aşağıda belirteceğim.

Nihayet yıl 1854... İngiltere ile yapılan ilk anlaşmanın üzerinden 16 yıl geçiyor ve sıfır borcu olan Osmanlı ilk borcunu alıyor. 3 milyon sterlin! % 6 faizli. Ve Yıl 1875. Osmanlı sahip olduğu bütçenin % 76' sını dış borca ayırıyor.(Aynı günümüz Türkiye' si gibi) Ve o dev imparatorluk 6 Ekim 1875' de borçlarını ödeyemeyeceğini tüm dünyaya duyurdu. Artık bu film bitti! Şimdi yakın tarihimize geliyoruz ama önce şunu mutlaka belirtmeliyim. Fransa maliye bakanlığı müşaviri ve aynı zamanda alacaklı devletlerin hesap komisyonu başkanı Daniel Ducoste 1889'da yazdığı kitapta şu acı gerçekleri yazıyordu.

"Şimdi Türkler hızla borçlanmaktadırlar. Ancak yirmibeş yıl sonra Osmanlı toplumunda borçlanmaya karşı çıkacak muhalif unsurlar ortaya çıkacaktır. İşte o zaman alacaklarımız ve faizleri tehlikeye düşecektir. Bu yüzden Osmanlı devleti üzerinde çıkarlarımızı koruyabilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız vardır. Ben bu yerli misyonerlerin bizden ve bizim yapacağımız siyasi baskılardan daha etkili olacağı kanısındayım. Bunlar Türk halkına kendi dilleri, kendi ikna yöntemleri ile yaklaşabilirler. Bu yerli misyonerler bir kaç yüzyıl teminat unsurlarımız olacaktır" ( Yani ülkemiz içerisinden satın alacakları şerefsiz gazeteci, aydın bozuntusu, bürokrat v.s işbirlikçilerden bahsediyor.)


http://kahrolamerika.sitemynet.com/


 mesajı beğendiniz mi?: +1
SALTUK




Cum 14 Oca 2005, 19:24  

tarihte en buyuk satilik adamlar burokratlardan cikmistir, ve bizim burokrasimizde cok fazla satilmis adam vardir.
bugun buna medyayida eklemek lazim onlarda asagi kalmazlar hele bizim turk medyasi


 mesajı beğendiniz mi?
Hüseyin Cumhur



Cum 28 Ksm 2008, 19:25  

Bir Bodrum atasözü vardır, İşin varsa başında, kayığın varsa kıçında oturacaksın" diye.
Osmanlı neden çöktü derken herkes hep 18. yüzyıldan sonrasını konuşuyor. Osmanlı 300 yıllık bir imparatorluk mu ki? 18. yüzyılda önlemleri aldıran, yenilik gerektiren noktaları çok gerilere, hatta kuruluş öncesi dönemlere götürmek gerekmez mi?.
Ordu, başında imparator ile sefere çıktığında aylarca yıllarca gelmiyorsa tabiki mali müşavirimiz hazineyi eleştirecek, kaçakları, vergi ihlallerini dile getirecektir. Başka biri çıkıp rüşveti, bir başkası azınlıkları öne sürecektir.
Halbuki çöküş tek bir noktadan başlamamış, dolayısıyla tek bir nedene bağlı değildir. Oysa çoğu mesajda en büyük nedenin Avrupa sömürü zihniyeti olduğu vurgulanmış. Aynı Avrupa Fatih döneminde de vardı. O zamanlar Avrupa zayıftı denecekse, demekki Osmanlı İmparatorluğu'nun güçlülüğü, Avrupa'nın zayıflığı gibi basit bir mantık üzerine mi kurulmalı?.
NOT: Osmanlı Cumhuriyeti filminde filmi konuşmak yerine, Osmanlı İmparatorluğu'nu tartışırken hep bunlar aklıma gelmişti. Orada mesele yapılan son yüzyılı, burada, dört yıldır mesaj yazılmayan bu sayfaya taşımakta bu yüzden yarar görüyorum.


 mesajı beğendiniz mi?: +1
ömer..



Cum 28 Ksm 2008, 19:43  

"Osmanlı borçları" dile getilmektedir; fakat bu miktar abartıldığı kadar değildir. Kuşkusuz 1930’ların şartlarında yılda iki taksit halinde 700 bin altın lira ödemek kolay bir iş değildir; ama sonuçta bu, bağımsızlığı uğrunda savaşılan bir ülkenin borcudur ve küçümsenmeyecek bir kısmı da Birinci Dünya Savaşı sırasında alınmıştır. Üstelik bu borcu biz de ödedik, Arnavutluk da, Suriye de, Yemen de, hatta Yunanistan’ın da aralarında bulunduğu 14 ülke de.
Kaldı ki, savaş tazminatı olarak Almanya’ya ödetilen miktar çok daha büyüktür: Tam 24 milyar altın sterlin. Almanlar 1932’de borçlarının tamamını bitirmişlerdir. Ödenmez gibi görünen borçlarını büyük bir savaşın arkasından ödemişlerdir. Uzun vadeli borçlarımızın 15 milyon altın sterlin tuttuğunu göz önüne alırsanız diğer borçlarla birlikte ödeyeceğimiz meblağ yaklaşık Almanya’nın tazminatının yüzde biri civarındadır. Borcumuzun ilk taksidini ödemeye başladığımız tarih Cumhuriyet’in 10. yılı olan 1933'tür.
Her devletin bir sonu olabilmektedir. 100 yıl öncesinde var olan başka devletler de tarih sahnesinde yerlerini devretmişlerdir. Osmanlı 600 sene yaşamış, büyük bir devlettir. Devletin sona ermesi bir anda olmamış, zaman içinde gerçekleşmiştir. Ancak son 10 senedeki toprak kaybı oldukça hızlı olmuştur. Bunda Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın yönetimden indirilmesinin önemli bir rolü vardır. Osmanlı, dünya kültür ve medeniyetinde parlak bir iz bırakmış, hala hayırla yad edilen çok önemli bir devlettir. Devletin sona ermesini sadece borçlara bağlamak yetersiz bir değerlendirme olur.


 mesajı beğendiniz mi?: +1
taha01



Cum 28 Ksm 2008, 22:16  

Aslında o dönemin bugünkünden farklı olduğu söylenemez.. Sultan Abdülmecid'in devleti o dönemde adı "Avrupa Devletler Konseyi"ne sokabilmek için açmadığı takla kalmamıştır.

Tarih: 30 Mart 1856
Avrupa şaşkını ve hayranı Padişah Abdülmecid,Osmanlı Devletini Avrupa Devletler Konseyi’nin bir üyesi olarak tanıyan Paris Barış Antlaşmasının sarhoşluğu içindeydi…

Tarih: 30 Mart 1856
Gayrimüslimlere verilen ayrıcalıklarla dolu Tanzimat ve Islahat Fermanlarını, İngiltere ve Fransa’nın dayatmaları ile ilan etmişti…
Ama hizmetlerinin karşılığını alacaktı…

İlk ödül Fransa’dan geldi:
‘Legion d’ Honeur’ nişanı.
Üzerinde ‘Vatanın (Fransa) Namusu’yazan nişan…

O güne kadar hiçbir Osmanlı Sultanı, yabancı devlet nişanı kabul etmemişti. Ama Abdülmecid Han (?) kabul etti…
‘Nişan’ı, Fransa Elçisi taktı; Fransa İmparatoru adına…
Törenin ihtişamı konuşuldu günlerce…


İkinci ödül İngiltere’den geldi. Abdülmecid, şaşkın ama mutluydu. ‘Diz Bağı’ Nişanı…‘Garter Haçlı Şövalyeleri’ne takılan; yani Hıristiyanlık uğrunda savaşanlara…
Abdülmecid, nişan takılırken şu sözleri duymaktadır:
”Siz bundan sonra, İsa yolunda çalışacak, onun için her türlü özveriyi yapacak bir şövalyesiniz.”

Osmanlı Sultanı ve İslam aleminin Halifesi, artık bir Garter Haçlı Şövalyesi’dir. Padişahlık arması ‘Windsor Şatosu’ ndaki St. George Kilisesi’nin duvarına asılır.



Tarih: 21 Haziran 1867
Artık, Osmanlı tahtında Abdülaziz oturmaktadır.Yanına, tahtın müstakbel varisleri V.Murat ve II.Abdülhamit’i alarak Avrupa gezisine çıkar.
Bu geziden on gün önce, yabancılara toprak satışı yasasını çıkarmıştır. Kardeşinin(Abdülmecid) yolunda ilerlemenin huzuru içindedir.

Tarih: 21 Haziran 1867
Karşılığı gecikmez…Bizzat İngiltere Kraliçesi Viktorya’ dan gelir…bildik bir ödül: ’Diz Bağı’ Nişanı…Hani, şu ‘Ulu Haç’ için savaşanlara verilen ‘Nişan’…
Knight Grand Cross of the Order of the Bath

Tarih: 21 Haziran 1867
Aslında, bu ‘Nişan’ Windsor Kalesi St. George Kilisesi’nde baş rahibin huzurunda törenle verilmektedir. Ancak, İslam dünyasının halifesi için bu kural bozulur… ‘Özel bir hassasiyet gösteren Majesteleri, bir İngiliz savaş gemisinde saint (aziz) elleri ile takar ‘Nişan’ı…
Abdülaziz’ de artık bir Garter Şövalyesi’dir.

Haşmetpenah padişahımız, İngiltere kraliçesi Viktoria'dan Garter Haçlı Şövalyeleri nişanı alırken hristiyanlığı koruyacağına dair kraliçenin önünde diz çökerek söz vermiştir!!!!

Tarih: 14 Mayıs 2008
Gazetelerde manşetler şöyle: “Büyük Şövalye Nişanı’ nın haçsız olanı takılıyor Sn. Gül’e…” “Özel bir hassasiyet gösteriyor majesteleri…”
İlk manşette beyinlilere, ikincisinde ise beyinsizlere mesaj veriyor ‘ulus hasarlı’ basın!
Ne var ki bunda!... Altı üstü bir madalya… onu alınca kimliğimiz mi değişecek!... diyenleri duyabiliyorum.

Bir iğne dahi verilse, eğer o ülke İngiltere ise çok şey değişebilir.
200 yıldır Osmanlı ve Türkiye siyasetinde etkin rol oynayan, ülkemizi; savaşa sürükleyen, işgal eden, sömüren ve hükümetlerimizden anahtarlık yapan, kokuşmuş çoraplarını başımıza takke diye geçiren İngiltere’den bahsedilince binlerce kez düşünmeliyiz.

Türk Halkının Başı, İngiltere tarafından ‘Diz Bağı Nişanı’ ile ödüllendiriliyor ise bu, çok yakında ulusal değerlerimizden bir şeyleri kaybedeceğimize işarettir…

O dönemde Avrupa Devletler Birliği varsa şimdi de Avrupa Birliği var!!! Bizim siyasetçilerimiz bu makamlara nasıl geliyor görün... Hiç mi okumuyorlar, hiç mi tahlil edemiyorlar geçmişte olanları!!! Siyasal düşünceler tarihinin en önemli unsurlarından biri : "Günümüzün zeki siyasetçileri geçmişte olanları takip ederek modern siyasete yön vermektedir." maddesidir, ki zeki siyasetçileri çok iyi görebiliyoruz(!)

Uyan, ey Türk Halkı!
İngiltere’ de ‘Diz Bağı’ denilen bu ‘Nişan’, Türkiye’ de ‘Göz Bağı’ na dönüşüyor.

Kendimiz için değil, bu ülke için okuyalım.. Allah rızası için. Bunları tahlil etmek hiç zor değil. Tarih ve siyasetle biraz alakalı 10 yaşındaki bi çocuk bile bunları okuyup birçok yorum getirebilir. Uyuma ey milletim, uyuma!!!


 mesajı beğendiniz mi?: +2
Mesajları seç: