Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 1
ozanfus
13 yıl önce - Pts 02 Oca 2006, 14:17
Türk Musıkisi Bestekarları [SANAT]


~~~~~DEDE EFENDi~~~~~

Alıntı:
Hammamizade İsmail Dede Efendi (doğum 9 Ocak 1778 İstanbul- ölüm 29 Kasım1846 Mina, Mekke) Klasik Türk Müziğinin büyük sanatcısı.



Babası geçimini hamam işletmeciliğiyle sağladığı için, İsmail Efendi, Hammâmîzade adıyla tanınmıştır. Ancak günümüzde çoğu zaman Dede Efendi diye anılır.

İlköğrenimini yaptığı okulda, sesinin güzelliği dolayısıyla ilahicibaşı olmuştu. Müzikle uğraşan ve evinde meraklılara ders veren Anadolu Kesedarı Uncuzade Mehmed Efendi okuldaki bir tören sırasında ilahi okuyuşunu dinledikten sonra hemen öğrencileri arasına aldı. İsmail, ilkokuldan sonra, yedi yıl hem Uncuzade'nin derslerine devam etti, hem de öğretmeninin yardımıyla girdiği Defterdarlık Muhasebe Kalemi'nde çalıştı. Bir yandan da köklü bir müzik geleneği olan Mevlevilik'in o yıllardaki en güçlü çevrelerinden Yenikapı Mevlevihanesi'nde zamanın değerli müzik ustası Şeyh Ali Nutkî Dede'nin derslerini izlemeye başladı. Şeyhin kardeşi olan müzik kuramcısı Abdülbâki Nâsır Dede'den de yararlandı. Ney üflemeyi ondan öğrendiği söylenir.

1798'de Muhasebe Kalemi'ndeki görevinden ayrılarak tekkede çileye girmeye karar verdi. Çilesi sırasında bestelediği, "Zülfündedir benim baht-ı siyahım" dizesiyle başlayan buselik şarkı, İstanbul'un müzikle ilgili çevrelerinde bestecisinin adı üstünde büyük merak uyandırdı. Ünü kısa sürede bütün kente yayılan şarkı sarayda da okundu. Kendisi de besteci olan III. Selim, şarkının çile doldurmakta olan genç bir Mevlevi dervişi tarafından bestelendiğini öğrenince, onu saraya çağırtarak yapıtı bir kez de kendisinden dinledi ve onu hemen saray hanendeleri arasına almak istedi. Padişahın sürekli ilgilenmesinin etkisiyle, üç yıllık çilesinin son yılı Nutkî Dede tarafından bağışlandı.

1799'da çilesini doldurunca Dede unvanını aldı. Yenikapı'da hücrenişîn (hücre sahibi) olduktan sonra, özellikle ayin günleri, hücresi ondan yararlanmak isteyen müzik meraklılarının uğrağı oldu. Bu sıralarda bestelediği en güçlü eserlerinden Hicaz Nakış büyük yankı uyandırdı. Yeniden saraya çağrıldı, bundan sonra haftada iki gün, padişah huzurunda düzenlenen küme fasıllarına hanende olarak katılmaya başladı. 1802'de saraydan bir kadınla evlendi.

1804'te büyük saygı ve sevgiyle bağlandığı öğretmeni Ali Nutkî Dede'yi, bir yıl sonra üç yaşındaki oğlunu, 1808'de annesini, 1810'da ikinci oğlunu yitirdi. Bayatî makamındaki, "Bir gonca femin yâresi vardır ciğerimde" dizesiyle başlayan bestesi büyük oğlunun ölümünden duyduğu acıyı dile getirir. Türk müziğinde ilk kez kişisel bir konunun işlendiği bu mersiye, Tanzimat öncesinin kişiselliğe ve duygusallığa açılma eğilimi içinde gözlenen kendine özgü romantik bir duyarlığın müziğe yansıması sayılabilir.

İsmail Dede, sanatını geliştirmesine yardımcı olan III. Selim'in 1808'de tahttan indirilerek öldürülmesini izleyen IV. Mustafa'nın bir yıllık padişahlığı sırasında müzik toplantılarına son verildiği için saraydan uzaklaştı. II. Mahmut'un siyasal karışıklığı gidermesinden sonra yeniden saraya alındı. Önce musâhib-i şehriyârî, sonra sermüezzin olduğu bu yıllar, sanat yaşamının en parlak, en verimli dönemi oldu.

İsmail Dede, Abdülmecid zamanında da saraydaki yerini korudu. 1839'da bestelediği Ferahfeza Ayininden sonra bestecilik yaşamında görece bir durgunluk göze çarpar. Kendi sözleri, davranışları göz önüne alınırsa, Abdülmecid sarayını çok yadırgamıştır. Saraydaki havanın birdenbire "alafrangalaşması", Batı müziği zevkiyle yetişen yeni padişah zamanında Türk müziğinin, saraydaki varlığını eskisinden farklı olarak ancak resmi bir ilgiyle sürdürür hale gelmesi, Dede'nin bu çevreden uzaklaşmasına yol açtı. Öğrencileri Mutafzade Ahmed ve Dellâlzade İsmail Efendi ile birlikte padişahtan izin isteyip Hac'a gitmeye karar verdi. Hicaz'da hacı olduktan sonra yakalandığı kolera nedeniyle öldü. Mezarı Mekke'dedir.


İ

smail Dede, Osmanlı tarihinin en bunalımlı dönemlerinden birinde yaşadı. Bir uygarlık ve kültür değişimi üzerinde daha da hızlanan bir toplumsal çöküş ortamında yetişti. Yenilik hareketlerinin yarattığı tepkilerdin doğan kanlı olayları gördü. III. Selim döneminin sınırlı Batılılaşma eğilimlerini, II. Mahmud döneminin hem Doğu'ya hem de Batı'ya yönelişlerini, Abdülmecid'in toplu bir yenileşmeyi öngören Batıcılığını izledi. Kabakçı Mustafa Ayaklanması, III. Selim'in öldürülmesi, Alemdar olayı, Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılması, Mehterhane'nin yerine kurulan Muzika-yı Hümayûn ile ilk resmi Batı müziği öğreniminin başlaması, Tanzimat Fermanı, yaşadığı yılların önemli olaylarıdır. Yaşama biçiminde, kültür ve sanatta görülen "yeni" ile "eski" "geleneksel" ile "yabancı" arasındaki çatışmaya bu değişme süreci yol açmıştır. Bunu izleyen iki yüzyılda Türkiye'nin müzik dünyasında baş gösteren ikilik, daha Dede'nin yaşadığı yıllarda bile büyük gerginlik yaratmıştı. Dönemin bu çelişkileri, huzursuzlukları onun müziğini etkilemiştir.

İsmail Dede hem Mevlevi gelenekleri içinde yetişmişti, hem de bir saray adamıydı. Sanatı, Yenikapı Mevlevihanesi'nde ve sarayda bulduğu canlı müzik ortamı içinde gelişip olgunlaşmıştı. Öte yandan, bir kentli, İstanbullu bir halk adamı olarak İstanbul halkının eğlencelerine eşlik eden hafif müziğe de değer vermişti. Rumeli türkülerini, serhad havalarını öğrenmişti. Bestelediği köçekler, türküler, hafif şarkılar, saraydan çok, kentli halka seslenir. Birçoğu geniş bir dinleyici kesimine ulaşan parçalarıyla bir "kent müziği" yaratmıştır. Ancak, halk müziğine duyduğu ilgi yalnızca hafif parçalarda görülmez. Pek çok bestecide, halk müzik motiflerini birkaç form içinde yansıtmakla sınırlı kalan halk zevki, onun sanatının tümüne özgü bir nitelik olarak ortaya çıkar. Din dışı büyük formlardaki çeşitli yapıtların yanı sıra, Mevlevi ayinlerinde de halk ezgisi üslubuyla bestelenmiş bölümler vardır.

Müziğin her türüne açık tutumunun bir ürünü olarak yapıtları, Türk müziğinin her düzeyde o güne kadar ki gelişiminin geniş ve yetkin bir özetidir. Itrî'den sonra gelen besteciler arasında hiçbirinin sanatı Dede'nin ki ölçüsünde toplayıcı değildir. O, gitgide gelişen teknik ustalığıyla Klasik üslubun bütün inceliklerini yansıtmıştır. Genel olarak Klasik üsluba bağlı kalmış olmakla birlikte, çağdaşlarında bulunmayan bir yenilik çabası da görülür. Sanatının ayrı bir yönü olan bu özellik, Klasik üslubu içerden değiştirmek isteyen bir anlayışın ürünüdür. Gerçi bu yenilik arayışı onunla başlamış değildir, daha öncekilerde de aynı doğrultuda bir çaba görülür; ama bu arayış Dede'de en ileri noktasına ulaşır.

Yenilikleri, öncelikle melodi yapısında görülür. Dinsel ve din dışı müzik onda bir bütündür. Her iki türe özgü melodi çizgileri birçok yapıtında aynı cümle içinde birleşir. Müziğinin en etkili yanı, bu dengenin kuruluşundaki ustalıktan kaynaklanır. Türk müziğinde bir bestecinin kişiliğini, üslubunu ayırt etmekte en geçerli ölçütlerden biri sayılabilecek modülasyon (geçki) sanatında kendi tekniğinin ürünü olan büyük bir ustalık gösterir. Bu alandaki en önemli niteliği kalıplaşmış modülasyon yollarından kaçınmasıdır. İki makam arasındaki ortak sesleri bulmak için giriştiği hazırlığı dinleyiciye farkettirmeden, son derece şaşırtıcı, ama doğal bir biçimde makam değiştirir.

Bestelerinde daha önce hiç uygulanmamış modülasyon örneklerinin sayısı az değildir. Bu makam çeşitliliğinin sağladığı hareketlilik içinde, melodilerindeki akışın yükseliş ve alçalışları müziğine kendiliğinden nüanslanmış bir anlatım kazandırır. Usullerin kullanımı ile güftenin usule uydurulmasına ilişkin yenilikleri de çarpıcıdır. Yerleşik kalıpları zorlayan bu tür yenilikleri yapıtlarına zenginlik katar. Yenilikçi yanı, duyarlık bakımından, Romantizme açık bir özellik gösterir. Klasik üslubun kişisel duyguya yer vermeyen mesafeli tavrından sıyrılma eğilimi, melodi çizgilerinde dile gelen Romantiklere özgü geçmişe özlem duygusu, halk zevkine yaklaşma çabası hep bu tür özelliklerdendir.

Yenilikçiliğin bir başka yönü, Batı müziğiyle olan ilişkisindedir. Muzika-yı Hümayûn'un kuruluşuyla saraya giren İtalyan müziğini dinleme olanağı bulmuştur. Kulak gücüyle kavramaya çalıştığı Batı müziğinin etkisi bazı yapıtlarında, özellikle Rast Kâr-ı Nev'de -vals ritmini gelenekte bulunan üç zamanlı semai ölçüsüyle verdiği- "Yine bir gülnihal.." şarkısında açıkça olduğu görülür. Batı'nın çok sesliliğiyle ilgilenmemiş olduğu halde, bu müziğin melodi yapısını özümlemiş olması nedeniyle bu tür parçaları armonize edilebilir.

Dede'nin sanatına çeşitli düzeylerde bakıldığında, birçok farklı öğeyi doğal bir uyum içinde kaynaştırdığı görülür. Yaşadığı dönemin karşıt yönlerinin onun sanatında bir uzlaşmaya vardığı söylenebilir. Müziği hem dünyasal, hem de dinsel ve mistiktir. Geleneklere bağlı olduğu ölçüde onları geliştiricidir de. Seçkinlere seslenirken halktan uzağa düşmez. Eski ile yeniyi yadırgamadan kaynaştırır. Sanatının özü, bu ikiliklerin uyumundadır. Yüz elli yıldan sonra da geniş bir dinleyici kesiminin duyarlığına seslenebilmesi, sadece sanat gücünün değil, aynı zamanda, eski zevki yeni zevke bağlayan bir köprü rolünü oynamış olmasının bir sonucudur. Bu niteliğiyle, Türk müziği tarihi açısından da büyük önem taşır.

İsmail Dede gelenek içinde bireysel bir sese ulaşabilmiş bestecilerin başında yer alır. Bu yüzden üslubu "Dede Efendi tavrı" diye nitelendirilir. Klasik üsluba bağlı kendisinden sonraki bütün bestecileri etkilemiştir. Çeşitli kaynaklarda onun benzersiz bir naathan olduğuna değinilir. Bir hanende olarak da, Türk müziğinin kendisine ulaşan bütün ürünlerini öğrenmiştir. Öğrendiklerini öğrencilerine öğretmiş, onların öğrencileri de bunların önemli bir bölümünü notaya almışlardır. Böylece İsmail Dede klasik yapıtlar repertuarının bugüne ulaşmasında en eski kaynaklardan biri olmuştur. Ayrıca sultanîyegâh, neveser, sabâbuselik, hicazbuselik, arabankürdî makamlarını da o düzenlemiştir.

Dede Efendi'nin hemen hemen her formda bestesi vardır. En güçlü yapıtarı sayılan Mevlevi ayinleri, müziğinin gelişimini ve niteliklerini daha belirgin biçimde yansıtması açısından da önemlidir. Her yapıtında sanatının ayrı bir özelliğiyle ortaya çıkar. Başka bestecilerinki gibi onun da pek çok yapıtı kaybolmuş ya da unutulmuşsa da, iki yüz yetmişten çok yapıtı aslına uygun bir biçimde günümüze ulaşmıştır. Bu onu klasik repertuarda en çok yapıtın bulunan besteci durumuna getirmiştir.

Başlıca Yapıtları
Ayin'ler, sabâ, nevâ, bestenigâr, sabâbuselik, hüzzam, ısfahan (kayıp), ferahfeza makamlarında;

Takım'lar, sultanîyegâh, arazbar, bestenîgâr, nevâ, ırak, sabâbeselik, hicazbuselik, hisarbuselik, evcbuselik, rast-ı cedid, ferahfeza makamlarında;

Takım'lar (Kömürcüzade Mehmed Efendi ile) neveser, pesendide, şevkefza makamlarında;

Buselik Takım (Dellâlzade İsmail Efendi ile);

Ferahnâk Takım (Şakir Ağa ile);

Mâhûr Takım (Eyyubî Mehmed Bey ile);

Rast Kâr-ı Natık, Rast Kâr-ı Nev;

70'e yakın Peşrev; kâr, beste, ağır semai, yürük semai, şarkı, durak, tevşih, ilahi formlarında yapıtlar.

Kaynak
Kültür Bakanlığı sitesinden alınmıştır: http://www.kultur.gov.tr

Retrieved from http://tr.wikipedia.org/wiki/Dede_Efendi



Dede Efendi'nin Tanınmış Eserleri

Bestenigâr Şarkı
(Usûlü: Curcuna)
Güfte: İsmâil Dede

Ben seni sevdim seveli kaynayıp coştum
Aklımı yağmâya verip fikrimi şaştım
Mecnûn'a şimdi eş - olup dağlara düştüm
Sor güle bülbüle ne çeker hârın elinden
Bir dahi gül koklamayım yârin elinden

Ben seni sevdim seveli döndüm deliye
Huyunu benzettim hele hûrî meleğe
Gönlümü vermişim sana almam geriye
Sor güle bülbüle ne çeker hârın elinden
Bir dahi gül koklamayım yârin elinden


Beyâti şarkı
(Usûlü: Yürük Aksak)

Karşıdan yâr güle güle
Yârim geldi, cânım geldi
Servi gibi salınarak
Yârim geldi, cânım geldi

Elindeki deste güle
Bakıyordu güle güle
Müjdeler olsun bülbüle
Yârim geldi, cânım geldi

Gülizâr Köçekçe
(Usûlü: Yürük Aksak)
Bi-vefâ bir çeşm-i bî-dâd
Ne yamân - ağlattı beni
Ben sînemi nişân diktim
Gamzesiyle vurdu beni

Ben o yâre ne söyledim
Aşkın deryâsın boyladım
çhâr attım, şeş oynadım
Yine felek yaktı beni

Ağlattım aşkın gülüne
Dolaştı zülfü teline
Düşürdü dellâl eline
Hem aldı, hem sattı beni

Gülizâr Köçekçe
(Usülü: Yürük Aksak)
Nâzlı nâzlı sekip gider
Ne güzel ceylân, ne şîrîn ceylân
Dönüp dönüp bakar gider o güzelim ceylân
Aldatır aldanmaz
Serkeş olmuş ava gelmez
O güzel ceylân, o şîrîn ceylân

Gelir yazın gider güzün
Avcısına eder nâzın
Sürmelenmiş elâ gözün
Aldatır aldanmaz
Serkeş olmuş ava gelmez
O güzel ceylân, o şîrîn ceylân

Hicâz Köçekçe
(Usûlü: Yürük Aksak)
Bahârın zamânı geldi (a cânım)
Yavru ceylân gel gidelim
Yollarımız yeşillendi
Ceylân, ceylân, yavru ceylân (gel gidelim)

Kolların boynuma uzat
Zülfünün tellerin düzelt
Avcıların yolun göze
Ceylân, ceylân, yavru ceylân (gel gidelim)

Hüzzâm şarkı
(Usûlü: Yürük Aksak)
Ey gül-î bâğ-î edâ
Sana oldum mübtelâ
Gel bana eyle vefâ
Sana oldum mübtelâ
Sevdiğim saydığım
Sana oldum mübtelâ

âman-ey nevres-fidân
Yandı cânım, el-amân
Bu sözüme gel, inan
Sana oldum mübtelâ
Sevdiğim saydığım
Sana oldum mübtelâ

Râst şarkı
(Usûlü: Yürük Semai)
Güfte: ısmail Dede
Yüzündür cihânı münevver - eden
Fedâdır yoluna bu cân-ü ten
Senin - çün yandığım nedendir neden
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh

Niçin kıyarsın acep bu dostuna
Kapıldım elâ gözlerin mestine
Mâilim ol gonca - gülün hüsnüne
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh

Firâkınla benim sinem dağlıyor
Bu gönül sinemde yâre bağlıyor
Nedendir bu, iki çeşmi, ağlıyor
Senden midir, benden midir
Dilden midir, bilmem âh

Rast şarkı
(Usûlü: Semai)
Yine bir gül-nihâl aldı bu gönlümü
Sîm-ten, gonca-fem, bî-bedel ol güzel
âteşin ruhleri yaktı bu gönlümü
Pür-edâ, pür-cefâ, pek küçük, pek güzel

Görmedim kimsede böyle dil - rübâ
Böyle kaş, böyle göz, böyle el, böyle yüz
â'şıkın bağrını üzmeğe göz süzer
El-amân, el-amân, her zamân ol güzel

şehnâz şarkı
(Usûlü: Ağır Düyek)
Sana ey cânımın câni efendim
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim
Benim nevreste-î bâğ-î bülendim
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim

Nic'oldu şimdi evvelki muhabbet
Sana düşmez kulundan böyle vahşet
Be zâlim sende yok mu hiç mürüvvet
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim

Derûnum ney gibi her dem delersin
Gözümün yaşına hande edersin
Gözüm önünde yâd-eller seversin
Kırıldım küsdüm, incindim gücendim

Uzzâl şarkı(Usûlü: Yürük Aksak)
Bu karşıki dağda bir yeşil çadır
çadırın içinde bir civân yatar
O civân bilmiyor hiç gönül hatır
Leylâ'nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım

Turuncun yaprağı al değil yeşil
Sıva kollarını boynumdan-aşır
ısminin andıkça dilim dolaşır
Leylâ'nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım

Karşıda yananı fener mi sandın
Salınıp gezeni yârin mi sandın
Bu güzellik sende kalır mı sandın
Leylâ'nın aşkına dağlar mekânım
Sevdâ ne müşkil, âh yanar ağlarım


ozanfus
13 yıl önce - Pts 02 Oca 2006, 15:34

Refik Fersan

Alıntı:
Refik Fersan Klasik Türk müziği bestecisi, müzikbilimci ve tambur sanatçısı.

 

1893 İstanbul doğumlu olan sanatçı, Galatasaray Mekteb-i Sultanisi’ni (Galatasaray Lisesi) bitirdi. İlk müzik bilgilerini babasından alan Refik Bey, 1905’ten başlayarak yedi yı l boyunca Tamburi Cemil Bey’den ders aldı. 1914’te kimya öğrenimi görmek üzere İsviçre’ye gitti. Öğrenimini tamamlayamadan 1917’de İstanbul’a döndü ve aynı yıl Darülelhan’da tambur öğretmeni oldu. 1919’da yüzbaşı rütbesiyle Muzıka-yı Hümayun’un Türk müziği bölümüne geçti. 1924’te Riyaseti cumhur (Cumhurbaşkanlığı) İncesaz Heyeti şefliğine getirildi ve ilk plağını bu görevden ayrıldığı 1927’de doldurdu. İstanbul Radyosu’nun ilk yayımlarına katıldı, eşi Fahire Hanım (Fersan) ve Münir Nurettin Selçuk ile yurtiçinde ve Mısır, Yunanistan, Irak gibi ülkelerde konserler verdi, Macaristan Radyosu’nda solo programlar gerçekleştirdi. 1938’de yeni bir konservatuvar kurmak üzere davet edildiği Şam’a gitti. 1950-1957 yılları arasında, atandığı İstanbul Radyosu ve İstanbul Belediye Konservatuvarında icracı, ilmi kurul başkanı ve icra heyeti şefi olarak çalıştı. 1950’de getirildiği Konservatuvar Tasnif Heyeti başkanlığı görevini ölümüne değin sürdürdü. Türk müziğinin eski metinleri üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınan Refik Fersan, Hamparsum notasıyla yazılmış çok sayıdaki besteyi Batı notasına aktardı. Refik Fersan 13 Haziran 1965’te İstanbul’da öldü.

İcracılığının yanı sıra klasik Türk müziğinin dinsel ve dindışı hemen her formunda besteler yaptı ve özellikle saz yapıtları bestecisi olarak öne çıktı. Saz yapıtları ezgilerinin özgürlüğü ve kuruluşlarındaki sağlamlıkla dikkati çekti. Sözlü yapıtlarında ise güfte-beste uyumuna büyük özen gösterdi. En tanınmış saz yapıtları rast makamındaki medhal; rast, şedd-i araban ve acem-kürdi makamlarındaki peşrevleri; nükriz ve sultanıyegah makamlarındaki saz semaileridir. Mahur makamındaki “Bir neşe yarat hasta gönül, sen de biraz gül” ve “Dün yine günümüz geçti beraber”, acemkürdi makamındaki “Rüzgar uyumuş ay dalıyor, her taraf ıssız” ve segah makamındaki “Düştü enginlere bir ince hüzün” en bilinen şarkılarından birkaçıdır.



Retrieved from http://tr.wikipedia.org/wiki/Refik_Fersan


www.fotoajans.com


elif özdemir
13 yıl önce - Pts 02 Oca 2006, 16:08
ZEKAİ TUNCA


Alıntı:
1970' de Trabzon' dan katıldığı TRT Çok Sesli Koro sınavını kazanarak, Ankara radyosuna (1971' de) geri döndü. Bu korada Hikmet ŞİMŞEK, Muammer SUN, Müfide ÖZGÜÇ, Cengiz TANÇ, Saip EGÜZ, Erdoğan OKYAY, Fehamettin ÖZGÜÇ, Walter STURAUS gibi hoca ve şeflerle yapılan çalışma ve derslerle nota solfej ve şan bilgisi edindi 01.01.1971' de oğlu Mehmet ALPER doğdu. 1972-1974 arasında topçu yedek subay olarak askerliğini (Malazgirt, Ağrı, Van, Elazığ, Erzincan'ı, dolaşarak) yaptı ve tekrar Çok Sesli Koro' ya döndü.

   1975 yılında verdiği bir sınavla Ankara Radyosu TSM yetişmiş (solist) sanatcısı oldu. Buradaki ilk yıllarında, Merhum Çinuçen TANRIKORUR' un desteğini gördü. 1976 yılında Kültür Bakanlığı KTM solisti olarak atanana kadar, bugörevinin yanı sıra, TRT müzik dairesi uzmanlığı, Repertuar ve Denetleme Kurulları üyeliklerinde bulundu.

   1978-1981 yılları arasında ODTÜ TM. topluluğunu çalıştırdı.
   1979 ' dan bu yana 13 albüm yaptı. İlk bestesi "ALIN YAZIMSIN" 1981' de milliyet gazetesi anketinde üçüncü seçildi. İkinci bestesi "BİRİSİ VAR Kİ" 1983 ' de ikinci oldu. bunları "BAHAR ÇİÇEK ÇİÇEK..." (1985 9.su) "LEYLAKLARI SÜNBÜLLERİ" (1986 3.sü), "OLMAZ MI" (1987 3.sü). "GİT GİDEBİLİRSEN" (1988 2.si, HÜRRİYET ALTIN KELEBEK TRT ÖDÜLLERİ) "SEN İLK DEĞİL SON DEĞİLSİN" (1988 3.sü) "YÜREĞİME KÖR DÜĞÜMLER ATILMIŞ" (1988 7.si), "İMKANSIZ" (1989 1.si, BESTE ve TV YILDIZI ALTIN KELEBEK, TRT, TV'DE 7 GÜN vb) "ŞEVKEFZA ŞARKI" (TRT-TÜTAV MANSİYON) "GÖZÜM KESMİYOR" (1991 6.sı) "ÜZME BENİ" (1992 1.si) "TANRIM" (1995 2.si) "BENİ SEVMEYE DEVAMET" (1996 İlk On) gibi şarkılar takip etti".BÜTÜN BU ŞARKILAR ZAMANIN EN GÖZDE SANATCILARI TARAFINDAN SESLENDİRİLDİ.



Gizli Aşk Bu

Gizli aşk bu
Gizli aşk bu söyleyemem
Derdimi hiç kimseye
Zevke veda neşeyede
Veda artık herşeye

Arzular bir bir hayal oldu
Baharımın güllleri soldu
Gönlüm hicran hasret
Gamla doldu

Sevdim amma görmüyor bak
Gözlerim hiç bir şeyi
Gizli aşk bir gizli dertmiş
Feda ettim her şeyi

Seslendiren: Muazzez Abacı, Zekai Tunca


 



ozanfus
13 yıl önce - Cum 06 Oca 2006, 16:28

TAMBURI CEMiL BEY

1871 yılında İstanbul'da doğmuştur. Türk musikisi tarihinin en büyük tambur virtüozüdür. İlk müzik bilgilerini, orta okul sıralarında ağabeyi, Ahmet Bey ve Kemani Aleksan'dan almıştır. Enstrüman çalmaya karşı ilgisi on yaşlarında keman ve kanun ile başlayan Cemil Bey, daha sonra başladığı ve ismi ile bütünleşen tambur sazı ile virtüozluk derecesine ulaşmıştır. Tamburdan başka, kemençe, lavta ve viyolonsel gibi sazları aynı ustalıkla icra ederek başlıbaşına bir ekol sahibi olmuştur. Enstrüman çalmakta erişilmez mertebeye yükselmiş olan Cemil Bey, aynı zamanda iyi bir bestekardır. Yaptığı eserlerle, Türk Müziği saz icrasına yepyeni ve modern bir tarz, değişik bir yorum getirerek icracılığın mükemmelleşmesinde en büyük rolü oynamıştır. Özellikle, taş plaklara yapmış olduğu taksim kayıtları, makam, uslüp ve tavır açısından bir ders niteliği taşımaktadır. 29 Temmuz 1916 da İstanbul'da ölen Cemil Bey sözlü eserlerin yanında birçok saz eseri bestelemiştir. Ayrıca taksimlerinin yanında pek çok eserini de yaş plaklara çalmıştır.


fundaa
12 yıl önce - Sal 01 Ağu 2006, 00:47

Selahattin Pınar (1902-1960)
S.Pınar 12 yaşında ud çalmaya başladı. Musiki bilgisini Üsküdar Musiki Cemiyeti’nde geliştirdi. Takip ettiği bir tarz ve besteci yoktur. Kendi tarzını yaratmayı bilmiş ender bestekarlardandır. Özenli güfte seçimi ile melankolinin, aşk kırgınlığının ifade bulduğu eserler yazmıştır. Musikiye olan yaklaşımı bir ozan, bir  halk aşığı anlayışındadır.Sevilen, saygı duyulan bir İstanbul beyefendisiydi.  1960 günü Kalamış Todori gazinosunda vefat etmiş ve Zincirlikuyu mezarlığına gömülmüştür.
Eserlerinden bazıları:

GECENİN MATEMİNİ
NEREDEN SEVDİM O ZALİM KADINI  
BİR BAHAR AKŞAMI

ANLADIM SEVMEYECEKSİN  
NE DEMİŞTİN NİÇİN CAYDIN
BAKIŞI ÇAĞIRIR  

TSM.in bu değerli ustalarını unutmıyarak yeni nesillere  tanıtıp ,sevdirmek gerektiğini düşünenlerdenim bende.


bülent dizdar

11 yıl önce - Çrş 06 Şub 2008, 13:49



Bugün 6 Şubat.
Bugün musıkimizin pınarının kuruduğu gün.
Bugün Selahattin Pınar'ı kaybettiğimiz gün.

Sizlere Selahattin Pınar'ın yaşamını uzun uzadıya anlatacak değilim. Yaşamı fırtınalar içinde geçmiş büyük bestekarımız hakkında bir şeyi söylemek isterim. O, Afife Jale için yaşadı, Afife Jale ile öldü.

Bu aşkın büyüklüğünü anlamak için lütfen tıklayınız.

Ruhun şadolsun Hocam.



bülent dizdar

10 yıl önce - Prş 17 Nis 2008, 11:59

Bugün bir büyük bestekarımızın daha aramızdan ayrılış yıldönümü.
Gönüllere taht kuran bestelerin altına imzasını atan Şekip Ayhan Özışık'ı saygı ve rahmetle anıyorum.

Büyük bestekarın yaşamı ve bazı bestelerini sizlerle paylaşmak isterim.


Şekip Ayhan Özışık 2 Şubat 1931 tarihinde Ankara'da doğdu. Babası Raşit Bey, annesi Şaziye Hanımdır.

Şengül Hanım'la evlenmiş olup, bu evlilikten Ayşen, Hakan ve Raşit adında 3 çocukları olmuştur.

Henüz altı yaşındayken müzik dersleri almaya başlayan Özışık, ud çalmayı kendi kendine öğrenir.
1942 yılında İstanbul Haydarpaşa Lisesini bitirir.

Üsküdar Musiki Cemiyeti'nde Emin Ongan'dan ders alır.

1958-1966 yılları arasında Ankara Radyosunda ve 1966-1981 yılları arasında İstanbul Radyosunda ud sanatçısı olarak çalışan Özışık, 1958 Yılında ilk bestesi olan ve güftesi de kendine ait "Belki bir sabah geleceksin, lakin vakit geçmiş olacak" şarkısını Rast Makamında besteledi. Bundan önce bestelediği şarkıları ise kendisi kaydadeğer bulmadığı için yaktı.

17 Nisan 1981 yılında, gırtlak kanseri tedavisi gördüğü İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi'inde hayata gözlerini yumdu. Cenazesi Zincirlikuyu Mezarlığına defnedildi.

Makam: Hicaz
Gönlümde açmadan solan bir gülsün
Her zaman gamlıyım, her zaman üzgün
Beklerim yolunu aylar boyunca
Yeterki gel bana, senede bir gün

Ağarsın saçlarım, solsun yanağım
Adını anmaktan yansın dudağım
Bu aşka canımı adayacağım
Yeterki gel bana, senede bir gün


Makam: Rast
Belki bir sabah geleceksin lakin vakit geçmiş olacak
Gönül hicran şarabından yudum yudum içmiş olacak
Güzel de olsa inanmam artık senin sözlerine, bahar bitmiş olacak
Gönül hicran şarabından yudum yudum içmiş olacak


Makam: Hüzzam
Kalbimin sahibi sensin, orda yalnız sen varsın
Benim için sen herşeysin, neşesin, hayatsın
Ömrüm geçip de saçlarıma beyazlar dolsa bile
Benim için sen herşeysin, neşesin, hayatsın


bülent dizdar

10 yıl önce - Pzr 27 Nis 2008, 22:53

Bir büyük bestekarımızı, Münir Nurettin Selçuk'u 27 Nisan 1981'de (bugün) kaybettik.

Saygı ve minnetle anıyorum. Ruhun şadolsun.

Münir Nurettin ve Kalamış...



bülent dizdar

10 yıl önce - Çrş 07 May 2008, 13:19



Selahattin İnal, 1925 yılında Fırıncı Hacı Şükrü'nün 4 oğlundan en küçüğü olarak Çankırı'da doğdu. Annesi Nafia Hanım'dır.
İlk ve orta öğrenimini Çankırı'da devam ettirdiği yıllarda ağız armonikası ve mandolin çalarak müzikle tanıştı. Müzik yeteneğini fark eden ağabeyinin İstanbul'dan getirdiği kemanı eline aldığında 15 yaşındaydı. Ankara radyosu Türk Musikisi yayınlarından dinlediği kemânî Hakkı Derman'a duyduğu hayranlık kendisi için teşvik edici olmuştur.

Selahattin İnal, lise öğrenimini Ankara Gâzi Lisesi ve İstanbul Işık Lisesinde tamamladı.

Ankara'da okurken tanıştığı ve ölene kadar birlikte olduğu arkadaşlarından özellikle Ferit Sıdal ile müzik çalışmalarını yoğunlaştırdı. İstanbul'da bulunduğu yıllarda mânevi hocası Hakkı Derman'ın büyük teşvik ve desteğini gördü. Ayrıca dönemin önemli müzisyenleri ile tanışarak arkadaşlık etti, çalıştı ve sanatını geliştirdi.

1949 yılında Elife Hanım ile evlendi.

Yedek subay olarak askerlik görevini tamamladıktan sonra 1952 yılında Ankara Radyosu'na keman sanatçısı olarak giren Selahattin İnal, vefatına kadar, keman sanatçılığı, şeflik ve hocalık yapmıştır.

Esprili, hazırcevap bir kişiliği olan Selahattin İnal, herkes tarafından sevilen ve sayılan bir sanatçı olmuştur.

İki erkek ve üç kız evlat sahibi olan Selahattin İnal, 7 Mayıs 1982 tarihinde 57 yaşında aramızdan ayrılmıştır.


Ölüm yıldönümünde bu büyük bestekarımızı saygıyla anıyorum.

Bazı şarkıları;

Sen hep beni mâzimdeki hâlimle tanırsın (Hicaz)
Tez geçse de her sevgide bin hâtıra vardır (Hüseyni)
Sesimde şarkısı aşkın figân olup gidiyor (Hüzzam)
Dertleri zevk edindim bende neş'e ne arar (Kürdilihicazkar)
Âhımı hicrânımı sakladım gizli tutdum (Nihavent)
Saçının tellerine gönlümü taktı kader (Rast)


bülent dizdar

10 yıl önce - Prş 03 Tem 2008, 15:24




Sadi Hoşses 1908 yılında Halep'te doğdu. Üç aylıkken İstanbul'a geldi.
Babasının görevi nedeniyle hiç durmaksızın bütün Anadolu'yu dolaştı.
Babasının Alanya'da vefatı üzerine İstanbul'a yerleşti. İstanbul'da Ameli Hayat Yisan Ticaret Okulu'ndan mezun oldu.

Hayatını Radyoda çalışarak ve ticaret yaparak kazandı. Hafız Burhan, Hafız Kemal ve Sadettin Kaynak 'ın aralarında bulunduğu hafızlarla "mevlütan" lık da yaptı. Musiki bilgisini kendi çabası ile geliştirdi.

1929 yılında güftesini de kendisinin yazdığı;

Ela gözlüm sana billah can mı dayanır
Gülme a canım gamzene yürek mi dayanır
Kirpiklerin aşk okudur gözlerinde aşk okunur
Süzme a canım o gözlere nazar dokunur


şarkısını Rast Makamında besteleyerek bestekarlık hayatına başladı.

İstanbul ve Ankara Radyosu'nda 30 yıl çalıştı. Sadi Hoşses, Ankara Radyosu'nda ses sanatkarı,
şef yardımcısı, koro şefi, repertuar hocalığı yaptı.

1987 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Klasik Türk Müziği Korosu'nda koro şefliği yaptı. İzmir 'de kendini çok sevdirdi. İzmir Karşıyaka Belediyesi tarafından büstü dikildi.

3 Temmuz 1994'te (bugün), İstanbul'da hayata gözlerini yumdu. İzmir Soğukkuyu Mezarlığına defnedildi.

Makam: Hüzzam
Seni , sesini , gözlerinin rengini unutabilsem
Şu yaralı gönlümü avutabilsem , ah avutabilsem
Geçen o tatlı demleri unutabilsem , unutabilsem
Şu yaralı gönlümü avutabilsem , ah avutabilsem


Makam: Mahur
Hicran açmıştır sinede yare
Zavallı gönlümün Neşesi kare
Talihin zulmeti yol vermez yâre
Bahtım kara, gül kara, sümbül kara

Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter
Çekilen acılar canım gün olur geçer

Birgül bülbül giymiş kareler
Sinem üzre gözgöz olmuş yareyler
Bu dert beni iflah etmez, pareyler
Benim derdim, dermanın bilen yok

Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter
Çekilen acılar canım gün olur geçer


Makam: Nihavent
Ağlamakla inlemekle ömrüm gelip geçiyor
Devası yok garip gönlüm , günden güne eriyor
Feryadıma , efganıma kimse bir ses vermiyor
Devası yok garip gönlüm , günden güne eriyor


Makam: Hicaz
Gülmedi şu bahtım, gülmedi gitti
Sevdiğim her şeyi el aldı gitti
Ömrümün baharı kış oldu bitti
Sevdiğim her şeyi el aldı gitti


Makam: Kürdilihicazkar
Yıldızlı semalardaki haşmet ne güzel şey
Mehtaba dalıp yar ile sohbet ne güzel şey
Dünyamızın üstünde bütün ruhlar uyurken
Dünyada senin aşığın olmak ne saadet
Bir bitmeyecek aşkı muhabbet ne güzel şey
Yıldızların altında ibadet ne güzel şey




Değerli bestekarımız Sadi Hoşses'i aramızdan ayrılış yıldönümünde saygıyla anıyorum...



sayfa 1
cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET