Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 3
Akın Kurtoğlu

10 yıl önce - Cmt 06 Hzr 2009, 04:22



(+)


1930'ların İstanbul'undan dingin ve sıcacık görünümlü bir sokakarası... Güzeller güzeli kentten muhteşem bir detay... Pitoresk özellikleri tamamıyla bünyesinde taşıyan bir enstantane. Herşey son derece doğal, içten...

Çantasını koluna takan bayan, sabah işe gidiyor gibi görünse de, değil. Gölgesine bakılacak olunursa, saat öğleden sonra ikiyi bulmuş. Ya geç kalmış, küçük ancak sık adımlarla vazifesine koşturma telâşesinde, ya da pazar alışverişine niyetlenmiş. Şayet işine geç kalmışsa, bu saatten sonra acele etmesine hiç gerek yok, çünkü çoktan işten atılmış olmalı... Yokuş aşağıya indiği için, edepsiz bir taş parçasına takılıp tökezlememek, narin bileklerini incitmemek için, başı önünde ve pek bir dikkatli...

Yerler mozaik parke dahi değil, arnavut kaldırımı, hiçbiri diğerine benzemeyen, irili ufaklı düz taş yüzeyleriyle üstünkörü örülmüş, aralarındaysa bolca toprak ve yabani ot barındıran o klâsik İstanbul sokaklarından...

Mahallenin camisi, bir mescidden öte, belki de bir Paşa vakfiyesi... Minaresinin yüksekliği buna işaret ediyor. Küçük-ortaboy arası bir cami olmalı...

Caminin avlu duvarına yaslanan altı taş örgü, üstü ahşap şık İstanbul evi de 19. asırdan kalma olmalı. Yaşlılıktan dolayı denge mevhumu yavaştan yitmeye, bir tarafa meyletmeye başlamış artık...

Elektrikle sanki tanışılmış tanışılmasına ama, bu şirin sokağı aydınlatacak olan ışık kaynağını taşımakla görevli nevi-i şahsına münhasır şık metal askı nedense boş. Mahallenin yaramazlarının attığı hain bir taşla sarı ve solgun ampulü kırılmış olabilir mi acaba? Yoksa, Cumhuriyet sonrası olmasına rağmen (bayanın giyim tarzını kriter alarak), geceleri akşam namazından sonra sokak sokak dolaşarak boş askılara havagazı lambaları asan ve sabah ezanında da bunları yeniden teker teker toplayan aydınlatma görevlilerinin henüz tekaüt edilmedikleri bir arageçiş dönemi mi?

Üstteki paragrafta bayanın gölgesine bakarak saatin öğleden sonra olduğunu bulduk ama nasıl bulduk? Daha doğrusu hangi göstergeyi kerteriz aldık? Efenim, şöyle bulduk:

Caminin minaresine dikkat ettiğimizde, şerefeye çıkış kapısı görünmemekte. Demek ki kapı ya sol geriye, ya da sağ geriye doğru bakıyor. Pekiyi, bu keşif (!) ne işimize yarar? Şu işimize yarar: Camilerin minare kapıları muhakkak kıble yönüne doğru açılırlar. Kıblenin yönü demek ki bu saydığım iki istikametten birisine paralel... Bize doğru olmaması zaten çok normal, çünkü İstanbul'da gölgeler hiçbir zaman için kıble ya da güney, güneydoğu yönlerine düşmezler.

Bu istikametlerden hangisi kıble yönü olabilir? Sol geri istikamet kıble yönüdür (güneydoğu). Çünkü minare, bu istikametteki cami anabinasının sağ köşesine denk gelir... (Firuzağa gibi ekstrem mimarideki birkaç cami hariç olmak kaydıyla, tüm tek minareli camilerin minareleri kıbleye yüz dönüldüğünde sağ tarafa denk düşürülürler. Çift minarelilerde de hem sağa ve hem sola; ama kesinlikle arkarkaya değil).

Öyleyse "kıble" fotoğrafın orta zahiri çizgisinin soluna doğru istikamette olup, gölgenin düşüş açısı da o anda kadraja kuzeydoğuya düşer şekilde girmiş. Yani saatler öğleden sonraya dönmüş. Gölge boyu da kabaca 1:1 olduğuna göre 14 suları...

Daha geriden gelen sokak satıcısı genç de sırtında bir küfe taşıyor ve beline de koyu renkli bir önlük bağlamış. Zerzevatçı ya da meyvacı olmalı... Öne doğru pek eğrilip bükülmediğine göre; ya küfesindeki malların çoğunu öğlen ezânına kadar satmış, ya da çelimsiz vücudu sadece bu kadar yükü tartabildiği için, yarım küfe kadar satılık gıda maddesini doldurabilmiş ancak içine...

Mantolu bayanın üzerindekilere bakılırsa yaz mevsimi değil, ilkbahar ya da sonbahar olmalı. Kış da değil, çünkü caminin minik avlusundan fışkırarak dışarıya taşan ağaçlarda hiç yaprak olmazdı. Ancak dallar eğrilmiş, yapraklar da nisbeten pörsümüşler, yüzlerini hafiften yere doğru çevirmeye başlamışlar...

Bayanın siyah kalın görünümlü çoraplarına ve mantosunun yakalarını da hafiften kaldırdığına bakarak; kesici bir soğuk barındıran, ancak yazdan kalma bir aydınlık fışkıran, güneşli, buna mukabil aldatıcı bir sonbahar öğleden sonrası diyebiliriz.

Hepsi bir tarafa, motorlu taşıtların kaba ve çirkin görünümleriyle henüz kadraja giremediği o emsalsiz fetret dönemi ne kadar da naif... Daracık sokak dokusu nasıl da sade, güzel ve çekici...

İbrahim Akın KURTOĞLU


Necdet Cevahir
10 yıl önce - Pzr 21 Hzr 2009, 23:16

SAVAŞ YILLARI

41 baharında Anadolu'ya gönüllü göç

İSTANBUL BOŞALTILIYOR!..

1941 baharında Alman ordusu Bulgaristan-Türkiye sınırına ulaşırken, savaş tehlikesi, ülkenin en kalabalık kenti İstanbul'da yoğun bir göç olayı yaşanmasına yol açıyordu.


İstanbul'dan Anadolu'ya giden ilk kafile İnebolu'da halk tarafından karşılanmış, Cumhuriyet gazetesi 4 Mayıs 1941 tarihli nüshasında olayı, 'Taş rıhtım üzerinde Anadolu ile İstanbul sarmaş dolaş oluyordu' başlığıyla vermişti



Alman orduları 1941 baharında Balkanlar üzerine bir çığ gibi inerken Türkiye'deki gergin bekleyiş son haddini bulmuştu. 1939 yılından bu yana 'Yıldırım Savaşı' taktiğiyle çeşitli cephelerde peş peşe zaferler kazanan Alman ordusunun tümenleri, Romanya'yı işgal ettikten sonra Bulgaristan içlerinde ilerlemeye başlamışlardı.

Demiryolu köprüleri havaya uçuruldu, karartma uygulamaları başlatıldı
Türkiye savaşa girmemişti; ama muhtemel bir düşman saldırısını durdurmak amacıyla Kırklareli ve Edirne'den geçen, daha sonra da Çatalca'ya kadar uzatılan 'Çakmak Savunma Hattı'nı kurmuş, Edirne ve Uzunköprü yakınlarındaki demiryolu köprüleri havaya uçurulmuştu. Boğazlar çevresindeki 6 ilde olağanüstü hal ilan edilmiş, aralarında İstanbul'un da bulunduğu çeşitli illerde 'karartma' uygulamasına geçilmişti.

Ekonomik sıkıntılar da yaşanmaya başladı
Türkiye'ye sıçraması an meselesi olan savaşın getirdiği ekonomik sıkıntılar da kendini hissettirmeye başlamıştı. Yazar Oktay Akbal'ın deyimiyle, önce ekmekler bozulmuş, çavdar, arpa, buğday karışımı tek tip ekmek uygulamasına geçilmiş, bazı temel tüketim maddeleri de kayıplara karışarak karaborsaya düşmüştü. Alelacele kurulan fiyat denetimi komisyonunun karaborsayı önleme çabaları da yetersiz kalmaktaydı.

VALİLİĞİN KARARI
İstanbul halkı bu sıkıntılara sessizce katlanmaktaydı; ama zihinlerde şekillenen korku dolu bir soru cevapsız kalıyordu: Türkiye savaşa girecek miydi? Ya da Alman ordularının saldırısıyla savaşa girmek zorunda kalacak mıydı? Uzayıp giden, bir türlü bitmek bilmeyen karartma gecelerinde herkes radyo başında, sağlıklı ve doğru bir haber almaya çalışıyor, tedirginlik giderek artıyordu.
Sinirleri gittikçe geren bu ortamda, 10 Nisan 1941 günü gazetelerde yayımlanan bir haber halkı büsbütün heyecana verdi. Haberde şöyle deniliyordu:
" İstanbul halkından Anadolu'da akrabası olanlar ile arzu edenler hükümet vesaiti (aracı) ile meccani (parasız) olarak Anadolu'ya nakledilecektir. İsteyenler 15 Nisan 1941 tarihine kadar kaymakamlıklara başvuracaklardır. İstanbul'da oturan ve başka bir işi ve gücü olmayıp da aldığı tekaüt (emekli) maaşı ile geçinen ve sefer görev emri bulunmayan mülki ve askeri mütekaitlerle (emeklilerle) dul ve yetimlerin aileleriyle birlikte Trakya, İzmir, Erzurum, Ankara hariç olmak üzere istedikleri yerlerin iskele ve istasyonlarına kadar devlete ait vapur ve trenlerle nüfus başına 50 kiloya kadar yükleriyle birlikte nakillerinin yapılması uygun görülmüştür..."



İstanbul'dan Anadolu'ya ilk 'meccani nakliyat' 1 Mayıs günü iki gemiyle gerçekleştirildi.
Galata Rıhtımı'nda ve gemide gönüllü göçmenler.
Gazete haberlerinde, yolculuğun açık havada ve neşeli geçtiği belirtiliyordu.

1 Mayıs günü Galata'dan hareket eden Aksu vapuru ilk gönüllü göçmen kafilesini İstanbul'dan Zonguldak'a götürmüştü (Fotoğraf: Eser Tütel Arşivi)



Neden alındığı bilinmeyen karar
Açıklamada ayrıca bu 'meccani nakliyat'ın zorunlu olmadığı, sadece isteyenlerin gidebileceği üzerine basa basa vurgulanıyordu. Açıklamada yer almayan tek husus ise bu kararın neden alındığıydı.
İstanbul 1941'de 800 bini aşan nüfusuyla ülkenin en kalabalık kentiydi. Bu da beraberinde güvenlik ve yiyecek sorununu da getirmekteydi. Valilik, kentin nüfusunun, özellikle geçim sıkıntısı çeken emeklilerin Anadolu'ya gönderilip azaltılmasıyla bu sorunların çözümünün daha kolay olacağını düşünmüş, alınan kararın hükümetçe de uygun görülmesi üzerine uygulamaya geçilmişti.

İLK GÜN: 15 BİN BAŞVURU
"Türkiye savaşa giriyor! İstanbul boşaltılıyor!"
Valiliğin açıklaması halkın heyecanını yatıştırmak şöyle dursun, tedirginliği büsbütün artırmıştı. Fısıltı gazetesinin yaydığı haberlere inanan kimileri, bunu Türkiye'nin savaşa gireceğinin bir işareti olarak görüyor, İstanbul'un bu nedenle boşaltıldığını öne sürüyorlardı. Gazetelerde yer alan 'yalan haberlere kendinizi kaptırmayın' yollu açıklamalar bile bu dedikoduları önleyemiyordu.
Bu yüzden daha ilk günde, kaymakamlık kapılarında yoğun bir izdiham yaşandı. Başvuranlar gidecekleri yerlerin ve aile fertlerinin adlarını içeren bir beyanname dolduruyor, kendilerine bir sıra numarası verilerek gazetelerde yayımlanacak listeleri izlemesi isteniyordu. İlk gün yapılan 15 bin başvuruyu daha sonraki günlerde yenileri izleyecekti.
Varlıklı olanlar ise ellerini çabuk tutup, ailelerinin giderlerini kendi ceplerinden ödeyerek onları Anadolu'ya göndermişlerdi bile... Özlemlerin bitip yeni özlemlerin başladığı Haydarpaşa Garı'nda her gün hüzünlü sahneler yaşanıyor, peş peşe kalkan trenler parçalanmış' aile fertlerini Anadolu'nun içlerine götürürken ayrılık acıları yürekleri burkuyordu.

10 Nisan 1941 tarihinde gazetelerin birinci sayfalarında yer alan Valilik açıklaması ve
gönüllü göçmenler Galata Rıhtımı'nda.






'YOLCULUK YARIN'
İstanbul'dan Anadolu'ya gidecekler için 5 deniz ve 10 kara (demiryolu) hattı tespit edilmiş, denizyoluyla gidecekler için dönemin en gözde vapurlarından Tırhan, Aksu ve Ankara tahsis edilmişti. Ancak yolcular güvertede seyahat edecekti. Kamaralar, hamile ve emzikli kadınlara, hastalara ayrılmıştı. 1 Mayıs günü yapılacak ilk seferde Aksu ve Tırhan vapurları, 'gönüllü göçmenleri' Zonguldak ve İnebolu'ya götürecekti. Bu arada denizyoluyla gidecekler için mavi, trenle gidecekler içinse kırmızı renkli özel biletler bastırılmıştı.
Gönüllü göçmenleri götürecek ilk tren ise 11 Mayıs günü Haydarpaşa'dan kalkacaktı. İlk kafilenin götürülecekleri yerler Eskişehir, Kütahya ve Afyon olarak belirlenmişti.
Listelerde numaraları yayımlanıp hareket günü belli olanların evlerinde hummalı bir faaliyet yaşanmaktaydı.

YENİ BİR YAŞAM
Haziran ayının sonlarında İstanbul'dan 'gönüllü göç' tamamlanmış, seferler bitmişti. Gidenlerin sayısı ise bugün bile kesin olarak bilinemiyor. Bunlardan kimileri özlem ağır bastığından ve uyum sorunu baş gösterdiğinden daha savaş bitmeden, kimileri de savaş sona erdikten sonra yeniden kente döndüler.
Kalanlar ise, başları dumanlı dağların çevrelediği, yemyeşil ovaların eteklerinde kurulu kasabalarda, köylerinde –alışmak zor olsa da- yeni bir yaşama başladılar. Yaşları iyice ilerleyip kocayanlar için İstanbul'a dönüş diye bir şey yoktu artık... Ama o 'Altın Şehir'i, o kentte geçirdikleri günleri hiçbir zaman unutmadılar. Gözlerinden İstanbul silueti -bir nehir gibi akan masmavi Boğaz, Kızkulesi, ata yadigarı camiler- dudaklarından İstanbul şarkıları, kulaklarından 'İstanbul Sesleri' hiç eksik olmadı.

Kaynak : Popüler TARİHİ / Mayıs 2001 / ERTAN ÜNAL


Akın Kurtoğlu

8 yıl önce - Cmt 15 Oca 2011, 09:10


Sabahın alacakaranlığında kimbilir hangi devlet dairesindeki ya da işhanındaki hizmetleri için erkenden yola koyulmuşlar. Karı-koca mı, ana-oğul mu, bilinmez. Ama fakir İstanbul'un gönlü zengin insanlarından ikisi, beki de ilk tramvaya yetişme telâşesinledeler. Sabah ayazı insanın içini titreteeck derecede olmalı ki, kadıncağız yeldirmesine sıkıca sarılmış. Şimdi gece kırağı da olmuştur, yere döşeli mozaik parkelerin herbirinin üzeri cam gibidir, pek dikkatli adım atmak gerekli...

Sokak lâmbasını henüz söndürmemişler. Nedendir bilmem ama, geride sağda çatısı odası görülen konak hiç de yabancı gelimiyor bana. Süleymaniye'de, yabancı dillerin karşı çaprazında halen ayakta zannedersem... Haliç'e ve Küçükpazar'a geniş bir açıyla baktığı muhtemel o en üst kattaki minik cumbalı ve kırma çatılı odada oturup, ahşap kokusunu teneffüs ede ede çalışmak kimbilir ne kadar da keyifli olurdu.

Yine mozaik parkeden örülü eğreti kaldırımlar bomboş. Üzerine parkeden bir araç bulmak bile ne mümkün... Derme-çatma ama tertemiz evler ve sokaklar ve de insanlar... Herşeyiyle pâyitaht İstanbul'a yakışan bir kare, arasokakları dahi olsa...

Akın KURTOĞLU



Misafir fc6

6 ay önce - Cum 08 Şub 2019, 15:08

ben yusuf acar neden beni üye olarak kabuıl etmiyorsunuz?



sayfa 3
ANA SAYFA -> İSTANBUL - Haberler ve Sohbet