Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
Peygamberimizin ve sahabelerin örnek yaşantıları
« önceki   123 ... 394041 ... 464748   sonraki »

ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET
cevap yaz
sayfa 40
Samisen
2 yıl önce - Pzr 22 Tem 2018, 18:48

Maşallah çok güzel hikaye.

Mustafabey 01

2 yıl önce - Pts 23 Tem 2018, 17:40

Ben Ahde Vefa Kalmamış Dedirtmem !

- Hz. Ömer Ra.’ın hilafeti döneminde,Hz. Ömer Ashabı Kiram ile beraber bir meclisde oturuyorlarken,karşıdan üç kişinin gelmekte olduğunu gördüler.
Bu gelen kimseler bir delikanlıyı yakalayıp ellerinden sıkıca tutmuşlar ve belli ki Halife’nin huzuruna çıkarmak üzere getiriyordu.
Bütün Sahabe’nin dikkatli bakışları arasında bu üç kişi yakaladıkları gençle gelip Hz. Ömer’in huzurunda durdular. Hz. Ömer Ra. Sordu: Söyleyin bakalım derdiniz nedir? Bu delikanlının ne suçu vardı da,böyle sıkıca tutup buraya getirdiniz?
Bu üç delikanlıdan biri söz alıp meseleyi anlatmayıa başladı:Ya Emirel Müminin: Bu genç babamızı öldürdü.
Bizde Adli-ilahi’nin tatbik edilmesi için huzurunuza geldik Babamızın bir suçu olmadığına inanıyoruz Çünki babamız etrafta sevilip sayılan, hatırı olan bir kimseydi.
Şimdi bunun için ne yapmak lazım geliyorsa onun yapılmasını istiyoruz.Peygamber Efendimiz’in (SALLAHu Aleyhi ve Selem) ikinci halifesi, adalet güneşi Hz. Ömer o gence: Bunların dediklerini duydun,söylenenler doğru mu? Eğer doğruysa senin söyleyeceklerin nelerdir? Dedi
O genç bu söylenenlere itiraz etmedi. Bunların doğru söylediklerini ancak kendisininde bazı söylecekleri olduğunu belirterek,izin aldıktan sonra söze başladı:Ya Emrel Müminin! Ben bir köylüyüm. Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselam’ın ‘’Benim kabrimi ziyaret eden beni ziyaret etmiş gibidir.’’ Buyurduğu üzere,buraya Efendimiz SALLAHu Aleyhi VeSellem’in kabri şerifini ziyarete geldim Medine civarına geldiğimde abdest tazelemem gerekti.
Binitimden indim ve uygun bulduğum bir hurmalık yakınında,abdest tazelemek için meşgul olurken,baktım ki atım hurma dallarına uzanmış,yemeye çalışırken ağacın dallarını kırıyor ve zarara sebebiyet veriyor.
Buna mani olmak için derhal atımın olduğu yere doğru koştum. İşte o anda karşıdan yaşlı bir adam bana karşı bağırarak geldi.İyice yaklaştıkdan sonra hiç bir şey sormadan,bir şey söylememe fırsat bulamadan,elindeki büyükçe taşı atıma hızla vurdu ve Takdiri-ilahi at düşüp öldü.
Atımı çok çok severdim. Ondan başka binitim de yoktu ve o yaşlı adam atımı bir hiç uğruna öldürmüştü,dayanamadım, bende onun ata vurduğu taşı alıp kendisine fırlattım.Fakat birde baktım ki, Takdiri-ilahi adamcağızın eceli geldiği için o da öldü. Tabiî ki bu duruma çok üzülmüştüm
Azıcık bir öfke sebebiyle bir adamın ölümüne sebeb olmuştum.Hemen bu yaşlı adamın kim olduğunu araştırdım,ailesini buldum çocuklarına durumu uygun bir dille anlattım.İşte durum bundan ibaret.
Ey Halife-i Müminin!Ben şayet o anda kaçmak isteseydim,kolayca kaçardım;ama ben ALLAH’a ve Ahiret gününe inanmış bir kimseyim.Cezam ne ise onu dünyada çekmeye razıyım.İlahi adalet ne ise tatbik edilsin ve hak yerini bulsun.Delikanlının anlattıkları ve bu tavrı,Sahabe-i Kiram’ı da etkilemişti;ama hüküm ne ise tatbik edilecekti.
Babaları ölen gençler diyet almaya razı olmuyorlar kısas istiyorlardı;karar verildi kısas yapılacak ve o genç idam edilecekti.Genç bu hüküm karşısında hiç itiraz etmedi. Telaşlanmadı ve paniklemedi,gayet soğuk kanlı bir şekilde hükme rıza gösterdi.Yalnız bir ricası vardı.
Buraya ziyaret maksadıyla geldiği ve böyle bir şeyin de başına geleceğini bilemediği için mutlaka halletmesi gereken bir işi vardı ve dedi ki:Bu hükme hiçbir itirazım yok;olamaz da…Şeriat’ın kestiği parmak acımaz Ben bu hükme razıyım. Fakat sizden bir ricam olacak,ister kabul eder ister etmezsiniz,bu sizin bileceğiniz bir şey.Ricam şu ki:Benim bakımıyla ilgilendiğim bir yetim var.
Onun bana teslim edilmiş altınlarını bahçeye gömdüm.Bu altınlar O’nun geleceği.Onların yerinide benden başka kimse bilmiyor.Eğer bena üç gün müsaade ederseniz.gider onların yerini o yetime bildiririm.Böylece hem o yetimin gelecek açısından maddi bir problemi kalmamış olur,hem de ben Ruzi Mahşerde mesul olmaktan kurtulurum.
Hz. Ömer bunun üzerine dedi ki:Şu anda sana nasıl müsaade edebiliriz ki?Zira sen bir suçlusun.cezan infaz edilecek….Hem ya kaçarsan?Efendim kaçmayacağıma dair ALLAH adına hepinizin huzurunda yemin ederim.
Zaten kaçmak isteseydim daha evvel rahat bir şekilde kaçabilirdim.Seni serbest bırakmamıza imkan yok.Ancak yerine bir kefil bırakırsan serbest kalabilirsin.Genç o civarın yabancısıydı Rasulullah’ın kabri şerifini ziyarete gelmişti,bu civarda kimseyi tanımıyordu ki kefil bıraksın.
Genç son çare olarak oradaki Sahabe-i Kiram’ı süzdü,göz gezdirdi,acaba kendisine kefil olan çıkarmıydı?Kalbinin sesine kulak verdi ve orada hazır bulunanlardan Ebu Zerri’l Gıfari’yi (Ra.) göstererek.Bu zat bana kefil olur;dedi.Bu sefer Hz.Ömer:Ya Ebu Zer! Ne diyorsun kefilliği kabul ediyormusun dedi.
Ebu Zer(Ra.)Bu delikanlının üç güne kadar dönüp teslim olacağına inamıyorum ve kefil oluyorum dedi.Böylece genci serbest bıraktılar. O da üç gün içinde dönmek üzere izin alarak ayrıldı. Böylece aradan iki gün geçti ve üçüncü gün oldu,ama ortalarda ne gelen vardı ne giden…Bu sefer ölen adamın çocukları Ebu Zer Gıfari Hazretleri’ne Ya Ebu Zerr! Kefil olduğun adam ortalarda yok.Kim olduğunu bilmediğin bir kimse için neden kefil oldun?
Adam bir kere ölümden döndü bir daha geri gelirmi? Diyerek sitem ediyorlardı. Ebu Zerr ise durun bakalım daha üç gün dolmadı.Eğer üç gün dolar,genç gelmezse kefillik sözümü yerine getiririm diyordu.Ashab-ı Kiram endişeliydi,zira o genç gelmyecek olursa kısas Ebu Zerr’e yapılacaktı.
Hz. Ömer (Ra.)Ya Ebu Zerr! O genç verdiğimiz sürede gelmezse zamanı gelince kısas hükmünü geciktirmeden uygularım!Hükmü tatbik konusunda son derece hassas olan,suçlu oğlu da olsa asla adam kayırmayan Hz. Ömer(RA.) Böyle diyordu.
Vakit de bir hayli ilerlemiş gün batmaya az kalmıştı.Bu arada Ashab-ı Kiram babası öldürülen gençlere diyet teklifinde bulundular.Çünkü o koskoca Ebu Zerr’in idam edilmesini asla istemiyorlardı.Fakat onlar da adamı hazır getirmişlerken,hüküm infaz edilecekken niçin kefil oldu dite Ebu Zerr’e kızıyorlar ve babamızın katilinin kanının kesinlikle yerde kalmaması lazım diye diretiyorlardı.
Bu olayı duymayan kalmamıştı.Medine çalkalanıyordu.
Herkes üzüntü içindeydi.Acaba ne yapmak gerekiyordu Ebu Zerr’in infaz edilmemesi için?..
Kimi bu gençlere kızıyor ‘’ölen ölmüş gerimi gelecek diyeti kabul etseler ya’’ derken kimi de gelmeyen genç hakkında ‘’kendisi için canını ortaya koyup işini görmesini sağlayan böylesine vefalı bir insana bunu nasıl reva gördü’’diyorlardı. Vakitler ilerliyor neredeyse gün batıyordu.
Heyecan had safaya varmış herkes sonucun ne olacağını merak ediyordu. İşte bu esnada Medine’nin girişinden bir adam olanca kuvvetiyle koşarak gelmeye çalışıyordu. Her tarafı perişan,kan ter içinde gelen bu adam,o gençten başkası değildi.Bir çokları adeta sevinç çığlıkları attılar.
Ölmeye koşan bir adam için belki de ilk defa böylesine seviniliniyordu. O genç hemen Halife-i Müminin huzuruna çıktı ve teslim oldu.Kusura bakmayın.,çok daha erken gelemediğim için belki sizi endişelendirmiş olabilirim,fakat malumunuz ki bir atım vardı,o da öldürüldü,başka binitim olmadığı için yaya gelmek zorunda kaldım.
Gördüğünüz gibi havalar da bir hayli sıcak,yolum ise bir hayli uzak.Yetişemeyeceğim diye öylesine korktum ki Ozaman bir kişinin daha ölümüne sebep olacaktım,böyle olsaydı bu mesuliyeti kaldıramazdım herhalde…
Rab’bime hamd olsun ki verdiğim sözde durdum.Ya Emirel Müminin!Artık hükmü infaz edebilirsiniz!Ben hazırım.Orada bulunanlar hayretler içerisinde böyle bir olaya şahit olmuşlardı. Bu gencin kendisinden tamamen ümit kesildiği halde koşarcasına ölüme gelmesi onları tarifi imkansız bir taaccüb ve hayranlık içerisinde bırakmıştı.
Herkes takdirle şöyle diyordu:Mümin dediğin böyle olmalı,ucunda ölüm bile olsa sözünde durmalı.Herkasin hayretler içinde kaldığını gören delikanlı onlara dönerek şöyle dedi: Mümin olan sözünde durur,ahdine vefa gösterir. Ölüm öyle bir şey ki vakti ne ileri alınır ne geri…Ondan kaçmakla kim kurtulmuşki ben kurtulayım? Vakit saat geldimi,kimsenin elinden bir şey gelmez,vakit dolmadıysa da ALLAH’ın verdiği canı kim alabilir?
Geldiğime hayret ediyorsunuz. Elbette gelecektim! Ben ‘’DÜNYA DA AHDE VEFA KALMADI’’sözünü söyletirmiyim?Bu arada Ebu Zerr (Ra.)’ın tanımadığı bir adama canı pahasına kefil olmasıda son derece hayret verici bir olaydı.
Ona da bu genci tanımadan nasıl kefil olduğunu soranlarada: Bu olay Müminlerin Halifesi ve bir çok Sahabe’nin huzurunda gerçekleşti,çok samimi bulduğum ve çaresiz kalmış bir kimsenin işini görmek,üstelik bana güvendiği halde onu yüz üstü bırakmak doğrumuydu?
Hem ben bu teklifi kabul etmeyip ‘’BU DÜNYADA FAZİLET DİYE BİRŞEY KALMAMIŞ’’ dedirtirmiyim? Buyurdu.Gerçekten de son derece bir ortam oluşmuştu. Bu olaylar ve sözler gözlerinin önünde cereyan eden ölen adamın çocuklarıda yumuşamışlar,duygulanmışlar ve merhamete gelmişlerdi. Zaten bu genç, taşı babalarını öldürmek için atmış değildi.
Fakat Takdir-i İlahi kazara babaları ölmüştü. Bunun üzerine onlarda davalarından vaz geçerek kısas istemediklerini söylediler. Onlara bunun diyeti teklif edildi. Diyet Beytül Mal’dan verilecekti;ama onlar biz de ‘’DÜNYADA İNSANLIK KALMAMIŞ’’ dedirtmeyiz dediler ve ALLAH rızası için davalarından vaz geçtiklerini bir daha tekrarlayarak,diyet bile almayacaklarını söylediler.Bu muhteşem tablo,herkesi duygulandırmıştı.Herkes üzüntüden kurtulmuş hüzün yerini tarifi imkansız bir sevince bırakmıştı.Helallaştılar,kucaklaştılar.
Böylece arkalarında insanlığa bir ibret levhası bıraktılar.

Varmı İçimizde ßöyle Yaşayan İnsan ßir Düşünelim Ve.
Gerisi Size Kalmış.



Mustafabey 01

2 yıl önce - Sal 24 Tem 2018, 19:03

KİM DAHA ADİL Hz. ÖMER r.a.?


Yeryüzünde Hz. Ömer r.a. kadar adalet kelimesiyle özdeşleşmiş ikinci bir kişi göstermek mümkün değildir. Onun tazeliğinden hiç bir şey kaybetmeyen kıssaları, her türlü adaletsizliğin kol gezdiği bugünkü dünyada yeniden okunmalı, tekrar takrar yorumlanmalı. En azından bir gaye olarak hep akılda tutulmalı. İşte onun en etkileyici kıssalarından biri.

Halife Hz. Ömer r.a.'ın Mısır valisi Amr b. As, Mısır'ı bayındır bir ülke yapmak için imar çalışmalarına başlar. Bunun için İskenderiye şehrinden başlamak üzere, öncelikle caddelerin genişletilmesine ihtiyaç vardır. Plân yapılıp işe başlanır.

Çalışma ilerledikçe yol üzerine denk gelen evler ve araziler, sahiplerinin razı oldukları paralar ödenerek istimlak edilmekte ve yollar genişletilmektedir.

Bir gün yol çalışması bir yahudinin evinin bulunduğu yerde kesilir. Yolun genişletilmesi için yahudinin evinin yıkılması gerekmektedir. Yahudi ise evini terk etmek istemez.

Görevliler yahudiyi ikna etmek için çok çaba sarfederler. Fakat yahudi evini terketmemeye kararlıdır. Durum Amr b. As'a intikal ettirilir. Vali yahudiyle bizzat görüşür. Fakat o da ikna edemez. Bunun üzerine hiddetlenir ve “bedelini fazlasıyla verdikten sonra tabii ki seni o evden çıkarırım” der. Yahudi durumu Halife Ömer'e arzedeceğini söyler. Amr b. As da “sen bilirsin” der.

Yahudi yola koyulur ve bir zaman sonra Medine'ye varır. Rastladığı bir adama halifenin sarayının nerede olduğunu sorar. Adam halifenin sarayının olmadığını söyler. Yahudi şaşırır, zira Mısır'daki valisinin bile sarayı varken, yedi düvele hükmeden şahsın bir sarayı yoktur! Öyleyse halifeyi nasıl bulabileceğini sorar. Adam halifenin evine gitmesini söyler ve yolu tarif eder.

Yahudi tarif edilen yere varır. Gayet basit, mütevazi bir evdir burası. Diğer evlerden bir farkı yok. Kapıyı çalar. Hz. Ömer r.a.'ın kızı Hz. Rukiye r.a. kapıyı açar. Yahudi, halifeyle görüşme isteğini bildirir, Hz. Rukiye r.a. da halifenin evde olmadığını, belki mescid civarlarında olabileceğini söylenir.

Yahudi geri dönüp halifeyi aramaya başlar. Hava çok sıcaktır ve yahudinin mecali de tükenmiştir. Mescide vardığında bir duvarın gölgesinde başını bir tuğlaya yaslamış, elbisesi eski, hırkası yamalı, uyumakta olan birine rastlar. Ayağıyla dürterek adamı uyandırır. Adam:

- Ne istiyorsun, diye sorar.

Yahudi:

- Müminlerin emirini arıyorum. Onu mutlaka bulmam lazım, der.

Adam:

- İşte buldun, der. Müminlerin emiri benim!

Yahudi inanmaz. Bu yabancı olduğu yerde, bu garip insanların arasında halifeyi bulma ümidi azalmaktadır. Bu sırada oradan birkaç kişi geçer. Adamlar o eski elbiseli, hırkası yamalı adamı saygıyla selamlarlar. O da büyük bir tevazu ve vakarla karşılık verir. Böylece yahudi, yanındaki adamın halife olduğuna kanaat getirir. Hz. Ömer r.a.'ın yanına diz çöker, rahatsız ettiği için özür diler. Hz. Ömer r.a.:

- Rahatsız etmedin. Ne istiyorsan söyle, der.

Yahudi bunun üzerine hikayesini anlatır. Hz. Ömer dikkatle dinledikten sonra:

- Sen haklısın, der. Bizde kimsenin malını satmaya zorlamak yoktur. Değerinden fazla bedel vermek de bu hareketi haklı kılmaz.

Sonra etrafına bakınır. Bir kemik parçası görür. Onu alır ve üzerine “Nuşirevan bizden daha mı adildi?” diye yazar. Sonra bunu yahudiye uzatıp:

- Bunu al, Amr'a götür, der.

Yahudi, halifenin kendisini başından savdığını düşünür. Çaresiz, kemik parçasını alır.

Ertesi gün Mısır'a doğru yola koyulur. İskenderiye'ye gelir. Valiye çıkmaya gerek duymadan evine gider. Davasından ümidini kesmiştir. Sarayı, tacı-tahtı olmayan bir hükümdarın kemik üzerine yazılmış bir sözünden sonuç çıkmayacağını düşünür.

Amr b. As ise yahudinin İskenderiye'ye döndüğünden haberdardır ve halifenin kararını merak etmektedir. Birkaç gün sonra yahudiyi çağırtır ve halifeyi görüp görmediğini sorar. Yahudi gördüğünü ve konuştuğunu söyler. Vali:

- Ne söyledi, diye sorar. Bunun üzerine yahudi kemik parçasını çıkartır ve uzatır:

- Hiç... Bunu Amr'a götür dedi, der.

Amr b. As, kemiği alır ve üzerindeki yazıyı okur ve birden sapsarı kesilir. Gözleri dalmış bir vaziyette bir süre hareketsiz kalır:

- Tamam, evini almaktan vazgeçtik, der.

Yahudi bir kez daha şaşkındır. Sıradan görünümlü birinden, devlet işleriyle hiç bağdaşmayan, kemik üzerine yazılı bir söz, Mısır'ı yöneten birini nasıl böyle etkiler?

- Ey emir, bu sözün sırrı nedir? Bir emir bile ifade etmeyen bir söz sizi kararınızdan nasıl vazgeçirdi, diye sorar.

Amr b. As, anlatır:

“Henüz cahiliye zamanıydı. Ben ve Ömer Mekke'de yaşar ve ticaretle meşgul olurduk. Sermayemiz fazla değildi. Ortaklaşa alabildiğimiz malları devemize yükler, uzak yerlerde onları satar, kârını paylaşırdık.

Bir seferinde İran'ın Medayin şehrine gittik. O zamanlar İran'ın kisrası (kralı) adaletiyle meşhur Nuşirevan idi.

Mallarımızı satıp bir handa konakladık. Hancı bize devemizi koruyabileceğini, paralarımızı da kendisine emanet verebileceğimizi söyledi. Biz, yabancı bir ülkede paramızı emanete vermeyi düşünmüyorduk. Devemizi de ayrı bir ücret ödememek için hanın avlusuna bağladık.

Ertesi gün satmayı düşündüğümüz malları alıp Mekke'ye geri dönecektik. Ancak sabahleyin uyandığımızda yastığımızın altındaki para çalınmıştı. Baktık ki devemiz de çalınmış. Yabancı bir memlekette ortada kalmıştık. Hancının yakasına yapıştık ama nafile. Hancı:

- Ben size her şeyinizi emanet etmenizi söylemiştim ama kabul etmediniz, dedi.

Haklıydı. Ben boynumu büktüm. Ama Ömer durumu Nuşirevan'a götürmeye kararlıydı. Nuşirevan öğleye kadar devlet işleri ile meşgul olur, öğleden sonra da halkın şikayetlerini dinlerdi. Öğleden sonra Nuşirevan'la görüşüp başımıza gelenleri anlattık. Nuşirevan:

- Demek yastığınızın altından paranızı çaldılar... Peki be adamlar, paranız yastığın altındayken siz uyuyor muydunuz? Uyanık kalıp paranıza sahip çıksaydınız ya, diye çıkışınca ben cevap veremedim. Ama Ömer başını kaldırıp pervasızca:

- Evet efendim, biz uyuyorduk. Çünkü sanıyorduk ki siz uyumuyorsunuz, deyiverdi.

Ömer'in kralı kızdırmış olmasından korktum. Nuşirevan biraz düşündü. Acaba bize ne gibi ceza verecek diye düşünürken:

- Ey Arap, galiba sen haklısın… Memleketimde bulunan herkesin rahatça, huzur içinde uyuyabilmesi için benim uyanık olmam lazımdı, dedi.

Biraz sustu, sonra bir haftaya kadar olayın sorumlularının ortaya çıkarılacağını söyleyip bizi gönderdi. Bu arada bir haftalık konaklama masraflarımızı da karşılayacağını söyledi.

Bir hafta sonra saraya gittik. Nuşirevan bizi huzuruna çağırttı. İçeri girince devemizi gördük. Hem şaşırmış hem de sevinmiştik. Sonra para kesemizi de bize uzattı ve “bununla ne yapacaksınız?” diye sordu. Biz de, memleketimizde satmak için kumaş, ıtriyat gibi şeyler alacağımızı, iki gün sonra da yola çıkacağımızı söyledik.

Nuşirevan:

- Şehirden çıkarken, biriniz şehrin iki kapısından biri olan Güneş Kapısı'ndan, diğeriniz de Ay Kapısı'ndan çıkın, diye bizi tenbihledi.

İşlerimizi bitirdikten sonra yola koyulduk. Ömer Güneş Kapısı'na, ben de Ay Kapısı'na yöneldim. Dışarı çıkarken, kapının üzerinde süslü elbiseler içinde birinin asılmış olduğunu gördüm. Yakından bakınca onun şehrin güvenliğinden sorumlu olan Şahnepehlev olduğunu anladım. Kapıdaki nöbetçiye:

- Bunu neden asmışlar, diye sordum.

Nöbetçi:

- Tahkikat sonucunda hırsızlarla birlikte çalıştığı öğrenildi. Çaldıklarının bir kısmı ele geçirildi. Kendisi de ibret için buraya asıldı, dedi.

Dehşet içinde oradan uzaklaştım ve Ömer'le buluştum. Ona gördüklerimi anlattım. O da bana Güneş Kapısı üzerinde güzel giyimli bir gencin asılmış olduğunu gördüğünü, nöbetçilere onun kim olduğunu sorduğunu ve Nuşirevan'ın oğlu olduğunu söylediklerini anlattı. Meğer, Şahnepehlev ile Nuşirevan'ın oğlu ortak olup, bu hırsızlarla işbirliği içindeymişler. İbret olsun diye ikisi de şehrin iki kapısına asılmışlar. Bu hadiseyle Nuşirevan'a niçin adil denildiğini daha iyi anlamış olduk.”

Amr b. As susar. Sonra:

- Ey adam, anladın mı şimdi Ömer'in bana bunu niçin yazdığını? Nuşirevan, mecusi olduğu halde adalet uğruna kendi oğlunu bile feda etti. Halife, “Biz Nuşirevan kadar adil değil miyiz ki, sen cizyesini ödeyen, emanımız altında bulunan birine böyle davranıyorsun?” demek istiyor. Vazgeçtik, yoksa Ömer'in adaleti bizi mahveder...

. . .

Bugün yapılan haksızlıklara adaletle hükmedecek, bizi korkutarak haksızlık etmekten alıkoyacak bir Ömer yok. Ama Ömer'e adil olmayı emreden, öğreten Rabbi var. O, ezeli ve ebedidir ve adaletle hükmedenlerin en hayırlısıdır...


Mustafabey 01

2 yıl önce - Cmt 28 Tem 2018, 09:24

Hz. Ali (ra)
Hz. Ali bin Ebi Talib (r.a)

Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in amcası Ebû Tâlib’in oğluydu. Ebû Tâlib, maddi durumu iyi olmamasına rağmen, uzun yıllar Peygamber Efendimizi ken­di yanında büyüttü. Hattâ o sofraya gelmeden ailesinden kimseyi yemeye baş­latmazdı. Çok tecrübelerle, Peygamberimizin “bereket sebebi” olduğunu biliyor­du.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Hatice’yle evlendikten sonra, “amcasının yükünü hafif­let­mek ve ona minnet borcunu ödemek” düşüncesiyle Hz. Ali’yi yanına aldı. O sı­ralar Hz. Ali henüz 4-5 yaşlarında bir çocuktu. Bu sebeple, çocukluk yılları Pey­gamber Efendimi­z (s.a.v.)in terbiyesi altında geçti.

Kâinatın Efendisi peygamberlikle vazifelendirildiğinde, Hz. Ali 10 yaşında bulunuyordu. Ona ilk iman etme şerefine, kadınlardan Hz. Hatice, çocuklardan da Hz. Ali ermişti.

Hz. Ali bir gün Peygamberimizle Hz. Hatice’yi namaz kılarken görmüş, hay­ranlıkla seyre koyulmuştu. Namaz bitince hayranlığını gizleyemeyerek çocuk­su bir edayla, Peygamberimize:

“Nedir bu yaptığınız?” diye sordu. Peygamber Efendimiz:

“Ey Ali!” dedi, “Bu, Allah’ın beğendiği dindir. Seni, bir olan Allah’a imana davet edi­yorum. İnsanlara ne faydası, ne de zararı dokunmayan putlara tapmaktan sakındırıyorum!”

Böyle bir teklifle karşılaşan Hz. Ali:

“Bunu babam Ebû Tâlib’e bir danışmam gerekir.” dedi.

Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) henüz davasını açıklamakla emredilmemişti. Bunun duyulmasını istemiyordu:

“Yâ Ali, söylediğimi kabul edersen et, etmezsen kimseye söyleme!” buyurdu.

O geceyi düşünerek geçiren Hz. Ali, sabah olunca Re­sû­lul­lah’ın huzuruna çıktı ve yaşından beklenmeyecek bir şekilde şöyle dedi:

“Allah beni yaratırken Ebû Tâlib’e sormadı ki, ben de O’na ibadet etmek için gidip babama danışayım!”

Hz. Ali bu sözleriyle, Re­sû­lul­lah’ın terbiyesinde yeti­şen bir kişiden beklenen olgunluğu göstererek imanla şereflendi.

Artık bundan sonra Hz. Ali, Re­sû­lul­lah’ı bir gölge gibi takip etti. Fakat anne ve babası başına bir iş gelir düşüncesiyle durumdan endişeye kapıldılar. Fakat Ebû Tâlib, Re­sû­lul­lah ile görüşüp onu dinledikten sonra, kendisine hak verdi. Kendisi Müslüman olmamakla beraber, Hz. Ali’nin Peygamberimize tabi olmasına rıza gösterdi. Nitekim müşriklerin işkencesinden dolayı endişe eden hanımına Ebû Tâlib şu cevabı verdi:

“Eğer nefsim, Abdülmuttâlib’in dinini bırakmak hususunda bana itaat etmiş olsaydı, ben de Muhammed’e tabi olurdum. Çünkü o halimdir, emindir, tahirdir.”

Hz. Ali daha önce hiç puta tapmamıştı. Onlardan hep nefret ederdi. Mekke devri bo­yunca Peygamberimizin yanından hiç ayrılmadı. Hicret sırasında da Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in yatağına yatmakla mühim bir vazife gördü.

Re­sû­lul­lah (a.s.m.), Hz. Ebû Bekir’le birlikte Mekke’yi terk etmeden önce Hz. Ali’den o gece kendi yatağında yatmasını istemişti. Yanında bulunan müşrikle­re ait ema­­netleri de kendisine bıraktı. Emanetleri sahiplerine verdikten sonra Medine’ye hicret etmesini söyledi.

Müşrikler o gece Re­sû­lul­lah’ın evinin çevresini kuşattılar. Mevzilendikleri yerden, gü­nün ışıyıp Peygamber Efendimizin evinden çıkacağı ânı gözetlemeye başladılar. Çün­kü o zamanın âdetlerine göre, bir insanı evinin içinde öldürmek büyük bir korkaklık sayılırdı.

Re­sû­lul­lah, yatağına Hz. Ali’yi yatırıp gece yarısı evden çıktı. Yerden bir avuç toprak alıp müşriklerin üzerlerine attı ve Yâsin Sûresi’nin ilk sekiz âyetini okuyarak gözleri önünden çekip gitti. Müşriklerden hiçbiri kendisini görmemişti.

Müşrikler hâlâ bekliyordu. Bir ara Re­sû­lul­lah’ın evden çıkmış olabileceğini düşündüler. Hane-i Saadet’in penceresinden baktılar. Hz. Ali’yi Peygamberimiz sandılar, “İşte Muhammed yatıyor.” diyerek beklemeye devam ettiler.

Sabah olunca, daha fazla beklemeye tahammül edemeyip içeri daldılar. Ya­takta Hz. Ali’yi görünce şaşkına döndüler. Peygamberimizin nerede olduğunu sordularsa da, Hz. Ali cevap vermedi. Müşrikler fazla üstelemediler, zaman kaybetmemek için etrafa adamlar saldılar.

Oradan ayrılan Hz. Ali, emanetleri sahiplerine teslim etti. Üç gün sonra o da Medine’nin yolunu tuttu. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaştı. Öyle ki, ayaklarının altı yarılıp kabarmıştı. Peygamberimiz onun bu acıklı hâlini görünce şefkatin­den gözyaşlarını tutamadı. Sonra da ayaklarının altını mübarek eliyle meshetti. İyileş­mesi için duada bulundu. O anda Hz. Ali’nin bütün ağrı ve sızıları geçti, şifa buldu.


Mustafabey 01

2 yıl önce - Pzr 29 Tem 2018, 10:12

Hendek Savaşı ve Mucizeleri


Hendek savaşı diğer ismiyle ahzab savaşıdır. Hicretin 5.yılında zilkade ayında yaşandı. Daha önce Medine den sürgün edilen Beni Nadr Yahudileri Hayber kalesine yerleşmişlerdi. Müslümanlara kin besliyorlardı. Bu nedenle Kureyş' e, Gatafan' a ve Beni Süleym kabilelerine elçiler gönderip Medine de iyice çoğalmaya başlayan ve güçlenen Müslümanlara karşı, toplu olarak bütün müşrik kabilelerini bir araya getirip, büyük bir güçle Medine üzerine yürümek istiyorlardı. Bu nedenle de bu savaşa kabileler topluluğu anlamına gelen ahzab ismi verildi.

Yaklaşık 10.000 kişiden oluşan ahzab ordusunun hazırlanmakta olduğunu haber alan Peygamber Efendimiz (SAV) ashabı toplayarak nasıl bir strateji ile karşı koyulması gerektiğini sordu. Sonunda Hz. Selman-ı Farisi nin Medine etrafına hendek kazılması fikri benimsendi. Her kabile hendeğin bir bölümünü üstlendi. Hendek, Sal dağı eteklerinden mescidi nebeviye kadar uzanıyordu. Medine'nin diğer kısımları atam denilen ve birbirlerine bitişik şato benzeri evlerden oluştuğu için, düşmanın oradan girmesi imkânsızdı.

Hâsılı soğuk bir havada Medine erkekleri hendek kazmaya başladılar. Ancak o dönemde fakirlik söz konusu olduğundan, insanlar açlıktan karınlarına taş bağlıyordu. Bu hendek kazma işi bazı bölgelerde çabuk bitti ama genel olarak 15-20 gün sürdü. Hendek kazısı sırasında Peygamber Efendimizin (SAV) yanına giden Hz. Cabir (r.a) Efendimizin karnına iki adet taş bağladığını görünce çok üzülmüştü ve hemen eve gidip hanımına ne yemek yapabileceğini sordu. Oda bahçede küçük oğlak var onu kes bana getir dedi ve ekmek yapmaya başladı. Hz. Cabir (r.a) Efendimizin yanına gidip küçük bir oğlak kestiğini ve kendisini yemeğe davet ettiğini söyledi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz(SAV)yüksek sesle seslenerek ey hendek ahalisi Cabir bizi yemeğe davet ediyor buyurun gidelim deyince Hz. Cabir (r.a) şaşırmıştı. Efendimiz hanımına söyle et çömleğini ateşten indirmesin ve ağzını da açmasın dedi. Hz. Cabir (r.a.) de koşarak gidip denenleri yaptı. Hanımı Hz. Cabir'e etin ne kadar az olduğunu söyledin mi diye sorunca oda evet söyledim dedi.

Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) çok fazla olan ashap ile Hz. Cabir(r.a.)'in evine geldiler ve bizzat kendisi çömleğin içinden belli miktarda eti alıp ekmeklerin üzerine yaydı. Her seferinde de çömleğin ağzını kapattı. Bu şekilde guruplar halindeki yüzlerce insan (bir rivayete göre bin kişi) etli ekmeği doyuncaya kadar yiyip oradan ayrıldılar. Her kez gidince Peygamber Efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Hz. Cabir(r.a.)'in hanımına kalan kısmı hem kendilerinin yemesini hem de komşularına dağıtmasını söyledi. Ve böylece Peygamber efendimizin (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yemekleri bereketlendirme mucizesi gerçekleşmiş oldu. Hz Cabir (r.a.)'in hanımı "her kez gittikten sonra çömleğe baktığında hiç eksilmemiş olarak duruyordu" demişti. Daha sonra ashap hendek kazmaya tekrar başlayınca İbn. Abbas (r.a.)'tan gelen bir rivayete göre Hz. Selman'ın bulunduğu yerde çok sert bir kayaya rastladılar. Ne kadar uğraştılarsa da kaya bir türlü parçalanmıyordu. Nihayet Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e durum bildirildi Efendimiz hendeğe indi ve bir miktar dua okuduktan sonra kazmayı kaldırıp taşın üzerine vurduğu an gözleri kamaştıracak kadar kuvvetli bir ışık çıktı ve kayanın bir kısmı koptu. Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tekbir getirerek: Kâbe nin Rabbine yemin ederim ki, İran' ın köşkleri göründü inşaallah fetih olunacaktır dedi. Sonra kazmayı bir daha vurduğunda yine kuvvetli bir ışık görüldü ve taşın bir bölümü daha kırıldı. Yine tekbir getirerek: Kâbe nin Rabbine yemin ederim ki Rumun başkenti ve Şamın köşkleri göründü. İnşaallah fetih olunacaktır dedi. Bir rivayette de bizzat Kostantinopol u zabdeden komutan ne iyi komutan ve de o askerler ne iyi askerlerdir dediği söylenir. Daha sonra kazmayı üçüncü kez kaldırdı ve kayanın son kısmı da parçalandı. Etrafa saçılan ışıkla birlikte Tekbir getirdi Kâbe nin Rabbine yemin ederim San'a nın beyaz köşklerini gördüm inşaallah fetih olunacaktır buyurdu. Sevgili Peygamberimizin bu sözleri üzerine, Sahabeler Konstantaniyye' ye sefer yapabilme özlemi içine girdiler. Ancak yıllar sonra Ebu Eyyüb el Ensari Hz. 101 yaşında olduğu halde İstanbul seferine katılmıştı ve İstanbul surları yakınında vefat etmişti. Onunla birlikte başka sahabeler de surların çevresinde yatıp İstanbul'umuza mübarek bir belde olma özelliği katmıştır.

Hendek kazılması devam ederken Ashap yine aç bir şekilde çalıştığı sırada (Sait b. Mina dan gelen bir rivayete göre ) Revaha kızı Amre (r.a.) kızını yanına çağırıp bir avuç hurmayı eteğine koydu ve bunu babana ve dayın Abdullah Bin Revaha ya götür dedi. Oda hurmayı götürürken Peygamber Efendimize rastladı kızım eteğindeki nedir diye sorunca kızda hurma olduğunu söyledi Resulullah hemen temiz bir bez istedi bez yere serildi. Hurmalar üzerine kondu ve hurmaların bir anda çoğalmaya başladığı görüldü. O zaman Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Yüksek sesle "ey hendek ahalisi hurmaya gelin" diye seslendi. Oradaki yüzlerce insan o hurmadan birer avuç alıp gittiler. Her kez tamamlandıktan sonra, Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yerdeki bir avuç hurmayı tekrar kızın eteğine koyup" hadi bunu babana götür" dedi.

Hendek savaşı sırasındaki Peygamber efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gösterdiği mucizeler bununla da kalmadı. Müşrik orduları hendeğe kadar yaklaştılar. Günlerce hendekten geçebilmek için çeşitli hücumlar yaptılar ancak Muaffak olamadılar. Bu arada müşrikler Medinede yaşayan Beni Kureyza Yahudileriyle anlaşıp Müslümanları içerden vurmak istediler. Bunu haber alan Resulullah Gatafanlı yeni Müslüman olmuş olan Nuayn İbn. Mesud' u görevlendirip güzel bir harp hilesiyle müşriklerle Beni Kureyza Yahudilerinin arasının açılmasını sağladı. Daha sonra bir cumartesi akşamı ellerini havaya açıp Allah' ım bana yardım et diye dua etti. O gece Hz. Huzeyfeyi düşman tarafına casus olarak gönderdi. Hz. Huzeyfe şöyle anlatır: Ben karşı tarafa geçmekten korkuyor ve üşüyordum.

Bunları Peygamber efendimiz(Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e söyleyince oda ellerini göğsüme vurdu ve sırtımı sıvazladı. Bir anda içimdeki korkuda üşümede kalmadı. O cesaretle karşıya geçtim. Düşman tarafına geçtiğimde orada öyle kuvvetli bir rüzgâr vardı ki çadırları söküyor, hayvanları uçuruyor, koca koca kaplar ortalıkta uçuşuyordu. O sırada gecenin karanlığında, başları sarıklı atlara binmiş kimselere rastladım bir tanesi bana dedi ki:" Muhammed' e söyle Allah ın yardımı kendisine ulaştı" çünkü Allah hem meleklerini hem de doğu rüzgârını yardıma göndermişti bu mucizeyi Ahzap suresinin 9. ayeti şöyle açıklar." Ey iman etmiş onlalar; Allah' ın size olan nimetini anın; üzerinize ordular gelmişken bizde onların üzerine rüzgâr ve görmediğiniz ordular göndermiştik".

O gece müşrik orduları derhal geri çekilme kararı alıp ağır yüklerini de orada bırakarak gittiler. Sabah olunca Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) orduya geri çekilme emri verip evlerine doğru yönelmişti ki Hz. Aişe' den ve Sait bn. Cubeyr den gelen bir rivayete göre: Peygamber efendimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) eve dönünce, Cebrail as. Yanına gelir ve " sen silahı bıraktın, Vallahi biz daha bırakmadık oraya doğru hareket et ve ikindi namazını Beni Kureyza' nın önünde kıl" buyurdu. Ve o tarafa doğru atları ile yöneldiler. Hz Enes RA. " Cibril A.S. ın kafilesinin Beni ganm sokaklarında kaldırdıkları toz bulutu hala gözümün önündedir derdi. Bunun üzerine Resulullah orduyu yeniden toparlayıp Beni Kureyza ya yürüdü 15 gün kadar muhasara ettikten sonra onları da esir aldı. Böylece Medinede hiç Yahudi kalmamış oldu.

Kaynaklar:

1-Elmalılı Hamdi yazar tefsiri
3-Sahihi buharı, Sahihi Müslim
4-Nebhani, Hayatü ssahabe
5-kütü bi sitte



Mustafabey 01

2 yıl önce - Pts 30 Tem 2018, 18:42

Hz Ömer (r.a.) in Adaleti

Hz.Ömer (r.a.) tayin ettiği valilerden biri, Cuma hutbesi esnasında Hz.Ömer (r.a.)’i öyle överki, bir Sahabi dayanamaz, kalkar, valiye müdahale edip, onu susturmaya çalışır.
Namazdan sonra durum Hz.Ömer (r.a.)’e iletilir. Halifenin emriyle valiye karşı gelen adam yakalanıp bir suçlu gibi götürülür.
Suçlu kabul edilen Sahabi, Hz.Ömer(r.a.)’in huzuruna girince selam verir. Hz.Ömer (r.a.), hiddetinden selama mukabelede bulunmaz. Onu azarlar. Bunun üzerine sahabi:
- Ya Ömer! Ben bir suç işlediysem, sen iki suç işledin, diyince hiddeti birden kaybolan Hz.Ömer (r.a.):
- Nedir benim o iki suçum?
- Allah’ın selamını verdim de çok hiddetlendiğin için mukabelede bulunmadın. Vacibi terkettin. Bu bir. Suçluyu dinlemeden tek taraflı hüküm verdin. Bu da iki.
Hatasını anlayan Hz.Ömer (r.a.) olayı anlatmasını isteyince, Sahabi:
- Tayin ettiğin vali, hutbede seni öyle övdü, öyle övdü ki bu söz, cemaatin üzerinde sanki fazilet yönünden senin Hz. Ebubekir (r.a.)’den daha üstün olduğun izlenimini bıraktı. İşte bu yanlış düşünceyi zihinlerden silmek için müdahale ettim. Halbuki sen fazilet yönünden Hz.Ebubekir (r.a.)’in yarısı kadarsın.
Hz.Ömer (r.a.)
- Neden?
Sahabi:
- Orduya yardım ediniz ! emri-i Peygamberi karşısında sen servetinin yarısını getirmiştin. Hz.Ebubekir (r.a.) ise servetinin tamamını getirmiş ve Ashabın gözlerini yaşartmıştı.
Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a.), o zattan özür dileyip dua istedi ve onu serbest bıraktı. Böyle konuşan valiyi ise hemen görevden azletti.


Mustafabey 01

2 yıl önce - Çrş 01 Ağu 2018, 09:29

HZ. ÖMER (R.A.)'DEN NASİHATLER

1. Sana kötülük yapan kimseyi ona iyilik yaparak cezâlandır.

2. Hakîkatı anlayana kadar din kardeşinin davranışını iyiye yor.

3. Müslüman kardeşinin ağzından çıkan bir lakırdıyı iyiye yorman mümkün oldukça kötüye yorma.

4. Kendini töhmet altında bırakacak işlere mübâşeret eden, kendisi hakkında kötü düşünenleri kınamasın.

5. Sırrını gizleyen murâdına erer.

6. Sâdık arkadaşlar edin, gölgelerinde yaşarsın. Çünkü sâdık dostlar, huzurlu anlarda süs, sıkıntılı demlerde silahtır. 7. Seni ölüme götürse de doğruluktan ayrılma.

8. Seni ilgilendirmeyen işe karışma.

9. Henüz vukû bulmamış şeylerden sorma.

10. İhtiyâcını, onu gidermeni istemeyenlere iletme.

11. Yalan yere yemîni hafîfe alma, Allah seni helâk eder.

12. Kötülüklerini öğrenmek düşüncesiyle de olsa fâcirlerle arkadaş olma.

13. Düşmanlarından uzak dur.

14. Güvenmediğin dostlarından sakın. Güvenilir kimse de Allah'tan korkandır.

15. Mezarlıklarda derin saygı içinde ol.

16. Tâat ânında kendini zavallı gör.

17. Günah işlemek istersen sonunu düşün.

18. Herhangi bir işinde, Allah'tan korkanlarla istişâre et.


Mustafabey 01

2 yıl önce - Prş 02 Ağu 2018, 09:56

Haram Lokma.. Hz.EbuBekir (r.a.) ve kölesi

Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.'in bir kölesi vardı. Ömrünün sonlarında her akşam iftâr vaktinde yemek getirirdi. Âdetleri öyle idi ki, nereden ve nasıl aldığını, kimden satın aldığını, onun san'atı ve mesleği ne olduğunu o köleden sormayınca o yemekden bir lokma ağzına koymazdı. Bu köle bir gece yine yemek getirdi. Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' sormadan, mubârek elini uzatıp, bir lokma yemekden aldılar.
Köle dedi ki:
- Ey Efendi. Ne oldu ki, bu akşam sormadan yemeğe el uzatdınız.
Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' hazretlerinin mubârek gözleri yaş ile dolup, buyurdu:
- Yâ Gulâm. Açlık bana sıkıntı verip, sabırsızlandırdı. Böylece bu hâl başıma geldi. Şimdi bana haber ver ki, bu akşam yemeği nereden getirdin.
Köle dedi ki:
- Câhiliyye vaktinde, raks ve oyun oynardım. Bir gruba raks etdim. Onlara hoş geldi. Bana dediler ki, şimdi bir nesnemiz yokdur. Va'd etmişlerdi ki, elimize birşey geçdikde sana iyilik ederiz. Ben bugün gördüm ki, onların elleri doludur. Ben va'dlerini hâtırlatdım. Yiyeceği bana verdiler.
Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' bunu işitdi. Çok üzüldü. Ağladı. Yemeği önünden atdı. Parmağını boğazına o kadar sokdu ki, kustu. O lokma karnından dışarı geldi. Kendine eziyyet verdi. Mubârek yüzü göğerdi ve karardı. Mubârek yüzünün şeklinin değişikliğini görenler, bir mikdâr su içmesini ve bu üzüntüden halâs olacağını söylediler. Sıcak su getirdiler. İçdi, bir kerre dahâ kay' etdi/kustu. Rahâtsız oldu. İnceledi ki, karnında bir şey kalmadı.
Dediler ki,
- Yâ Sıddîk, bu kadar kendinize sıkıntı ve zahmet, bir lokmadan dolayı mıdır?
Buyurdu ki, evet. Resûlullah 's.a.v.' hazretlerinden işitdim.
Buyurdular ki,
- Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri, yidiği harâm olan kimselere Cenneti harâm etmişdir.
Sonra başını yukarı kaldırıp,
- Yâ ilâhel âlemîn! Yidiğim lokma için elimden geleni yapdım. O lokmaları kay' etdim. O lokmadan damarlarımda birşey kaldı ise afv et. Bu za'îf kulun, Cehennem azâbına dayanamam diye, düâ buyurdu.

Bu o Ebû Bekrdir ki, Resûlullah 's.a.v.' hazretleri, (Ebû Bekr benim gözüm ve kulağım gibidir) buyurdu.


Mustafabey 01

2 yıl önce - Cum 03 Ağu 2018, 09:58

Hz.Hatice r.a. Allah'ın Selam Gönderdiği Kadın


Bir dal parçasıyla çizgiler çekiyor toprağa. Talebeleri büyük bir dikkatle elini ve dudaklarını izliyorlar. Gördükleri: Dört uzun çizgi. Duydukları: " Biliyor musunuz nedir bunlar?" Çizgiler uçsuz bucaksız bir kara tahtaya dönüşen yeryüzünden gözlerine akıyor. Soru, ellerinden tutup böyle zamanlarda bir ağızdan söyledikleri o tanıdık cümleye götürüyor: "Allah ve Rasûlu'dur en iyi bilen!" Bu teslimiyet cümlesi, kendisinden sonra gelecek bütün cümleleri kucaklamaya hazır olduklarını gösteriyor. Kapılarını sonuna dek açıyorlar yeni bir hakikati karşılamak için. Hakikat bu kez Nebi'nin şu kelimeleriyle yansıyor kalp aynalarına: "Cennetlik kadınların en üstünleri Huveylid'in kızı Hatice, Muhammed'in kızı Fatıma, Firavun'un zevcesi, Müzahim'in kızı Asiye ve İmran'ın kızı Meryem'dir.- Allah hepsinden razı olsun."
Allah hepsinden razı. Öyle ki içlerinden birine selam gönderiyor meleğiyle. Cebrail (as), bu yüce selamı iletmekle kalmıyor, kendi selamını da yolluyor Hatice'ye. Kalbi duracakmış gibi oluyor Hatice'nin işte o an! Çünkü bu selamla birlikte bir müjde; "İçinde gürültü ve yorgunluk bulunmayan cennet evi" var. Aslında onun dünyada da bir cennet evi olmuştu. Nasıl olmaz! Son Peygamber'in ilk eşiydi o, yirmi beş yıl, dile kolay! O evde paylaştı hayatı "Emin" ile "Tahire"- "Mustafa" ile "Kübra". O evde dünyaya geldi Kasım, Zeynep, Rukıyye, Ümmü Külsum, Tayyib, Tahir ve Fatıma... O evin damında beklendi dönecek kervan Şam'dan. O evden yüründü Hira'ya, o eve dönüldü Hira'dan. O evde titredi vahyin haşyetiyle Peygamber. "Bana neler oluyor Hatice?" dedi, "Endişe ediyorum kendimden!" O evde anlattı Muhammed (sav) Cebrail (as)'in görünmesini. Nasıl üç defa sıktı bedenini, nasıl "Oku!" dedi: "İkra bismi Rabbikellezi Halak!" O evde örttü Hatice, Rasûlu kat kat, o evde serdi teselli sözlerini ruhuna: "Öyle deme! Yemin ederim ki Allah hiçbir zaman seni utandırıp üzmez. Çünkü Sen akrabanı gözetirsin, doğru konuşursun, işini görmekten aciz kimselerin elinden tutarsın, yoksulları kayırırsın, misafirleri ağırlarsın, haksızlığa uğrayan kimselere yardım edersin!" Ve o evden çıktılar birlikte anlamak için olan biteni. Amcaoğlu'nun yanına vardılar Hatice'nin. Varaka b. Nevfel, o bilge yaşlı, İbranice okuyabilen İncil'i ve Tevrat'ı, Hira'da görünenin bütün peygamberlere vahiy getiren melek olduğunu söyledi. Sonra iç geçirdi "Keşke genç olsaydım da, kavmin seni yurdundan sürerken yer alabilseydim yanında!" İşte o an, orada şehadet getirdi ilk Müslüman. Dönüp eşinin nurlu yüzüne, "Allah'ın elçisi olduğuna şehadet ederim!" dedi Hatice.
Yeryüzünde sadece üç Müslüman var: Son Peygamber, Hz. Hatice ve Hz. Ali. Ne muhteşem bir yalnızlık! Tavaf ediyorlar Kâbe'yi. Sonra yine o eve gidiyorlar devam etmek için kulluklarına. Bir ara vahiy kesiliyor. Dağlarda dolaşıyor Nebi. Kalbi daralıyor üzüntüden. Ara sıra görünüp, "Sen Allah'ın gerçek elçisisin!" diye teselli etmese Cebrâil, bir kuş gibi bırakacak kendini boşluğa. İşte o günlerde en büyük desteği nurlu eşi Hatice annemiz veriyor yine. Zorlukların aşılacağını, darlıkların genişleyeceğini, her şeyin Allah'ın elinde olduğunu söyleyerek merhem sürüyor kalbine. Bir kadının zor günlerde eşinin yanında nasıl durması gerektiğini gelecek zamanların hafızasına kazıyor. Yeryüzünün ilk Müslüman evinde malıyla, nefesiyle, canıyla koruyor Muhammed (sav)'i. O (sav)'nun güzel ahlakını görüp, nasıl aşkla sevdiyse O'nu, nasıl davet ettiyse eşi olmaya, bu güçlü, soylu ve güzel kadın öyle titriyor üzerine aşkla. Nasıl da yorumlamıştı yaşlı bilge, henüz evlenmeden gördüğü rüyayı. Hani güneş Mekke üzerinde dönüp durmuştu da sonunda yavaş yavaş inip girmişti Hatice'nin evine. "Şöhreti cihanı kaplayacak büyük birisiyle evleneceksin!" demişti Varaka. Mekkeli müşriklerin üç yıl süren kuşatmasında, o hep Müslümanlarla beraber, o hep güneşinin yanında. Ta ki vakit gelip çizene kadar sınırı ecel.
Hicretten üç yıl önce, üç gün arayla toprağa verdi Son Peygamber siperlerini. İlki amcası Ebû Talib, ikincisi sevgili eşiydi. Gri bir örtünün iki ucundan tutup Mekke'nin üzerine serdi bu iki yolcu. "Hüzün Yılı" konuldu bu gri zamanın adı. Yirmi beş yıl, yani yaşarken Hatice Annemiz, başka bir kadınla evlenmemişti Peygamber. Vefat ettikten sonra da asla unutmadı. Ah Âişe Annemiz kendi ifadesiyle bir ölüyü kıskanmıştı! Bir gün Hz. Hatice'nin kızkardeşi Hale ziyarete gelmişti de Rasûl'un evini, sesi Hz. Hatice'nin sesine benzeten Nebi heyecanlanıp ayağa kalkmış, "Sesin ne kadar benziyor ona!" derken yaşlı kadına, gözleri parlamıştı. Ah Âişe Annemiz! "Allah sana ondan hayırlısını verdi!" demekten alıkoyamamıştı kendini. Sevgili Efendimiz'in gözleri buğulanmış, validemize şefkatle bakarak şu sözleri mırıldanmıştı: "Ey Âişe! Herkes beni inkar ettiğinde bana inandı Hatice! Çevremdekiler 'Yalan söylüyorsun!' dediklerinde 'Doğru söylüyorsun! Asla çekinme!' dedi. İnsanlar köşe bucak saklarken maddi varlıklarını, o servetini önüme döktü, 'Emrindedir! İstediğin kadar harcayabilirsin' diyerek. Dünyada bir başıma kaldığım günlerde, 'Hepsi geçici bunların, üzülme, zamanla zorlukların yerini kolaylıklar alacak' dedi. Ben Haticeyi güzelliğinden dolayı değil, bunun için unutmuyorum!"
Bir dal parçasıyla çizgiler çekiyor toprağa Son Peygamber. Dikkatle baksalar toprağa Hz. Hatice'yi temsil eden çizginin biraz daha uzun olduğunu görecekler.


Mustafabey 01

2 yıl önce - Cmt 04 Ağu 2018, 18:30

Bir tefekkür ve ibret dersi



Ebu'd-Derdâ hazretleri bir tefekkür ve ibret insanıydı... Kendi düşünüp ibret aldığı şeyleri halka da anlatır, onların da faydalanmasını arzu ederdi. Bir defasında Şam halkına şöyle hitap etmişti: "Hiç çekinmiyor musunuz ki yiyemeyeceğiniz şeyleri biriktiriyor, duramayacağınız evler yapıyor, elinizin yetişemeyeceği, uzun ve sonu gelmeyen emeller besliyorsunuz? Sizden öncekiler çok servetler yığdı, sağlam ve ihtişamlı binalar yaptılar. Fakat gelin görün ki yığdıkları servetler boşa gitti ve yaptıkları hesapları birer aldanmadan ibaret kaldı. Evleri ise kabirler hâline geldi.
İşte Ad kavmi... Aden'den Umman'a kadar uzanan, mal-mülk ve çoluk-çocukla dolu bir hayat. Şimdi ise, onlardan kalıp da alabileceğiniz 2 dirhemlik bir şey dahi mevcut değil."

Efendimiz (s.a.v.) Ebu'd-derdâ ile ile Selmân'ı manevî kardeş ilân etmişti. Yıllar sonra Ebu'd-derdâ, Selman'a yazdığı baştan sona samimî hislerle dolu tavsiye mektubunu sona erdirirken şu can alıcı ifadeyi kullanıyordu:
"Canım kardeşim. Allah Resûlü'nün (s.a.v.) ashabı olmak sakın seni gaflete düşürüp aldatmasın. Çünkü biz O'ndan sonra da yaşadık. Ne hatâlar yaptığımızı ve ne günahlar işlediğimizi de ancak Allah bilir."

O, Selman'a yazdığı bu tavsiyeyi adetâ ona değil de, asırlar sonra gelip, Allah Resûlü'nün (s.a.v.) kokusunu dahi alamadığı halde günah ve daha da kötüsü imansız gitme endişesi ortada dururken kendinden gayet emin(!) yaşayan günümüz Müslüman’ına yapmış gibidir. ...



sayfa 40
« önceki   123 ... 394041 ... 464748   sonraki »
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET