Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
fikri aktan

6 yıl önce - Cum 23 Eyl 2011, 16:52
Aksaray - Hacı Bektaş Veli Zaviyesi


Aksaray , Hacı Bektaş Veli Zaviyesi

(+)  

(+)  

(+)  

(+)  

(+)



fikri aktan

6 yıl önce - Cmt 24 Eyl 2011, 23:26



(+)





(+)





(+)


fikri aktan

6 yıl önce - Sal 27 Eyl 2011, 09:45
Bilimsel Makale


Bekir DENİZ, “Susadı Köyü (Aksaray) Hacı Bektaş Zaviyesi”, I. Uluslararası Selçuklu Kültür ve Medeniyeti Kongresi, Bidiriler, C. I, T. C. Selçuk Üniversitesi, Selçuklu Araştırmaları Merkezi Yayını, Konya / Türkiye, 2001, s. 225-241.

SUSADI KÖYÜ (AKSARAY) HACI BEKTAŞ ZÂVİYESİ

Bekir DENİZ*
Aksaray merkeze bağlı Susadı Köyü’ndedir . Halk arasında Ekecik Köyleri diye anılan bölgede, Aksaray’a 40 km. uzaklıkta, Aksaray-Nevşehir karayolunun 32. km.’sinden sonra, Nevşehir yolundan kuzeye ayrılan ve Ekecik Köyleri veya Ortaköy yönüne giden yolun yaklaşık 8 km. sonrasındaki Tatlıca Köyü’nün (Dadasın) içinden ayrılan yolun yaklaşık 1 km. batısındadır. Halk arasında Eski cami, kaynaklarda ise Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi ve Sultan Hacı Bektaş Zâviyesi adı ile tanınır (Res.1).
Köy, Ekecik Dağları ile çevrili, muhtemelen, Roma döneminden kalma antik bir tepe üzerinde kurulmuş, zamanla bu tepenin eteklerine yerleşmiştir. Bugün, Almanya ve Aksaray’a yapılan göçler sonrasında nüfusu bir hayli azalmıştır. Yaklaşık 25-30 haneli ve 100 nüfusludur.
Köyün eski yerleşim yeri yakın zamana kadar mezarlık alanı olarak kullanılmıştır. Eskiden de mezarlık şeklinde kullanıldığı bugün toprak üzerinde görülen Bizans ve İslamî devir mezar taşı ve lahit kapaklarından anlaşılmaktadır. Kırık ve dağınık hâldeki taşlar üzerinde birkaç Arapça dua cümlesinden başka bir şey okunamamak-tadır. Yeni mezarlık alanı ise günümüzde köy girişindedir. Tepenin doğusunda, yol kenarında, eski bir çeşme mevcuttur. Çeşmenin Bizans döneminden kalma bezeli, devşirme taşlarla yapıldığı görülmektedir. Halk arasında köy içinde ve köyün girişindeki harman alanında, Seyfali Şahin’e ait arazide, hamam kalıntısı bulunduğu söylenmektedir.
Selçuklular zamanında, özellikle Moğolların Anadolu’yu işgal ettiği yılları anlatan tarihi kaynaklarda, Eyüphisar vilayeti isimli bir yerleşim yerinden bahsedil-mektedir. Kaynakların Niğde sınırlarında diye tarif ettiği “Eyüphisar vilayeti”, bize göre, şimdiki Kalebalta Köyü idi: Aksaray, Mogolların Anadolu’yu işgal ettiği yıllarda, “Kızılhamid’in Aksaray’a gelişi” diye anılan ve birçok zulmün yapıldığı tarihi olaylara sahne olmuştur . Ogünkü Kayseri’yi Aksaray’a bağlayan kara yolunun, tarihi kaynakların “Kızıl Hamid’in Aksaray taraflarında vurup kestiği sıralarda şehzade (Kongurtay) da (Eyühisar) a yetişmiş, (Pervane Kervanasaray)’ına inmişti” ve “ (Seferihisar) , (Eyüphisar) ile (Niğde) arasında büyük bir kale idi”, “Memreşoğlu, Karaman oğullarından yüz çevirmiş, adamlarından elli kişi ile birlikte sığınmış olduğu Alâî hanında bozguna uğrayarak (Sutay)’ın müsadesiyle (Eyüphisar) Kalesine yerleşmişti” şeklindeki ifadesine göre , Alayhan’dan (Pervane Kervansarayı) sonraki kısmının (Alayhan-Aksaray arası) Eyüphisar’a (Kalebalta Köyü) bağlandığı, buradan da, belki, Ortaköy üzerinden Kesikköprü Hanı’na (Kırşehir) ve Öresun Han ve Agzıkarahan (Hoca Mes’ud Kervansarayı) yoluyla da Aksaray’a geçildiği anlaşılmaktadır. Bu da, Eyüphisar’ın Alayhan’ın yakınında ve Aksaray yönünde bulunduğuna işaret etmektedir.
Bugün, Alayhan’dan Aksaray’a ulaşan yol yüksek tepelerden aşarak Aksaray’a ulaşır. Ancak, Alayhan ile Kalebalta arası düz bir ova hâlindedir. Yine, Kalebalta Köyü ile Öresun Han ve Ağzıkarahan’ın arası düzdür. Günümüzde, Susadı köyü’nde hisar yoktur. Ama, Susadı’nın, Ortaköy yönünde, yaklaşık 2 km. yakınındaki Kalebalta köyünde, köyün adıyla anılan, bir kale kalıntısı vardır. Selçuklular zamanında, Kalebalta (Eyüphisar) ve Susadı Köyü çevresinde, pek çok olay yaşanmıştır. Ayrıca, Susadı Köyü Zaviyesinin Kalebalta Köyü’nde (Eyüphisar) vakıf malları bulunmaktaydı. O dönemlerde Susadı Köyü’nün de mevcut olduğu bugünkü eski zaviyeden anlaşılmaktadır. Ayrıca, köyün “Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlılar zamanında mevcut olduğu, Kanunî, İkinci Selim ve Üçüncü Murad zamanlarında da mamur durumda bulunduğu” kaynaklarda belirtil-mektedir . Yine, Başbakanlık arşivinde 455 numarayla kayıtlı deftere göre, köy Karamanoğlu Mehmed Bey’in yaptırdığı Aksaray’daki Ulu Cami’nin vakıf gelirleri arasında yer almaktaydı. II. Bayezid dönemine ait bir vesikada da köyün adının susandı şeklinde yazıldığı belirtilmektedir. Kanunî dönemindede, köyün bir mezrası bulunmaktaydı ve senelik geliri 1077 akça idi .
Köy Kırşehir ve Ortaköy yönünden gelen yolları Ekecik köylerine, bu bölgeyi de Nevşehir yoluna bağlayan geçiş yolu üzerinde kurulmuştur. Kaynaklarda, “köyün civarında meşe ağaçlarıyla kaplı bir derbend bulunduğu ve Kızıl Irmak çevresi ve Gülşehri (Nevşehir) köylerinden gelen yolların Aksaray’a bu derbendden geçtiği “ yazılmaktadır . Bugün, Susadı yakınlarındaki Karadağ diye anılan tepenin eteğinde, Kırşehir yönünden Kalebalta Köyü’ne gelen ve Susadı Köyü’nden geçen, buradan da Bebek Köyü yolu ile Öresun Han ve Ağzıkarahan üzerinden Aksaray’a ulaşan eski bir yol mevcuttur. Yine bu çevredeki Cangıllı Köyü’nde Battalgazi türbesi diye adlandırılan bir mezar mevcuttur. Köylülerin “Battal Gazi’nin sefer yolu” diye tanımladığı adıgeçen bu yol yakın zamanlara kadar kullanılırken, yeni Nevşehir-Aksaray yolunun açılmasıyla terkedilmiştir. Yine, bu yolun geçtiği Susadı köy’ü yakınlarında, Karadağ’ın eteklerinde eski bir yerleşim yeri bulunduğu köylülerce ifade edilmektedir (Res.1).
Susadı Köyü Zâviyesi:
Zâviye köy girişinde, mezarlığın ilerisinde, yolun sağ tarafındadır. Güney-kuzey yönlü eğimli bir arazide, düzgün bir alanda kurulmuştur. Duvarları kesme taş malzemeyle, üzerini örten kubbeleri kabayonu taş ile yapılmıştır. Günümüzde batı ve kuzey duvarı ile üst örtüsü yıkıktır. Halk arasında, “yapıdan taş alanın ocağının batacağına” inanıldığı için, yıkılan duvarlar ve üst örtüsünün çöküntüsü bulunduğu yerde kalmıştır . 1960 yıllarına ait resimlerde, sadece batı duvarının yıkıldığı, onun da taşlarla örülerek kapatıldığı görülmektedir. Bu da yapının, XX. yy. başlarında terkedildiğine işaret etmektedir (Res.1-2) (Şek.1-2).
Yapının doğu yönünde iki büyük penceresi vardır. Dikdörtgen şekilli bu pencerelerin lentoları mermerdir. Bunlardan kuzey doğudakinin üzerinde, orijinal mi, yoksa sonradan mı açıldığı belli olmayan, tepe penceresi şeklinde küçük bir açıklık bulunmaktadır (Res.2). Güneyinde, yapının orta yerinde, üçgen şekilli, mihrap çıkması görülür. Günümüzde çıkmanın, yukarısı ve temel seviyesinin, büyük bir bölümü yıkıktır. Bunun sağ ve sol yanında, simetrik yerleştirilmiş, dikdörtgen şekilli birer pencere açıklığı mevcuttur. Bunlardan sol yandaki kısmen yıkıktır. Diğer pencere ise dikdörtgen şeklindedir ve Bizans döneminden kaldığını sandığımız devşirme bir mermer lento ile taşınmaktadır. Lento üzerinde bir ters bir düz yerleştirilmiş, üzüm salkımına benzer süslemeler ve daireler içine yerleştirilmiş geometrik desenler yer almaktadır (Res.3) (Şek.3).
Batı duvarı temele kadar yıkıktır. Sadece kuzey batı köşesi ayaktadır. 1960 yıllarında çekilmiş resimlerden burada da, sivri kemerli hafifletme kemeri içine alınmış, dikdörtgen şekilli, düz lentoların taşıdığı iki pencere görülmektedir. Kuzey duvarı ise tamamen yıkıktır. Duvarın bir bütün hâlinde çöktüğü görülmektedir. Köylüler, burada sivri kemerli, büyük bir girişin yer aldığını söylemektedir (Res.4).
Yapı, dikine yerleştirilmiş, kare plânlı, ard arda iki odadan meydana gelen, dikdörtgen şekilli bir plâna sahiptir (Şek.1-2). Odalar birbirlerine, muhtemelen, sivri bir kemerle bağlanmaktaydı. Odaların üzeri birer kubbe ile örtülüdür. Ancak günümüzde her iki kubbe de çökmüştür. Kubbelerin, bindirmeli kemer izlerinden, odaların ortasındaki kemer ve yanlardaki hafifletme kemerleri üzerine yerleştirildiği görülmektedir. Kalıntılardan kubbe geçişlerinin pandantiflerle sağlandığı bellidir. Pandantifler sıva ile altı dilimli bir yelpaze biçiminde süslenmiştir (Res.5).
Yapının mihrabı taştandır. Üzerine, sonradan, stuk malzemeyle, kalıplama tekniğinde, süsleme yapılmıştır. Süslemelerin, mevcut kabara izlerinden, iri başlı, dövme çivilerle duvara çakıldığı görülmektedir. Yarım daire profilli mihrap yedi dilimlidir. Mihrap nişi, burmalı, sivri kemerli bir çerçeve içine alınmıştır. Kavsarası üç sıra mukarnaslıdır. Mukarnasların altında da, silinmiş vaziyette, kemer dizisi şekilli bir süsleme dikkati çekmektedir (Res.6).
Bugün, mihrabın üzerine sonradan yapılan ştuk malzeme yer yer döküldüğünden mihrabın ana malzemesi ve üzerindeki süslemeleri ortaya çıkmıştır: Mihrabın döneminde Aksaray yöresine özgü kül rengi bir taşla yapıldığı, dıştaki ilk bordürün süslemesiz bırakıldığı, ana bordürün ise, altıgen şekilli, geçmeli geometrik desenlerle bezendiği görülmektedir (Şek.4). Altta kalan ana mihrap tepeliğinde, dikdörtgen çerçeve içinde, taş üzerine yazılmış, bir yazı kuşağı yer almakta, bunun alt tarafında da, ne olduğu anlaşılmayan, kandil veya ibrik motifi benzeri bir süsleme görülmek-tedir. Bu alandaki ştuk bezeme ise geometrik motiflerle süslüdür. Kavsara köşelerindeki ştuk malzemeler dökülmüş vaziyettedir. Bu dökükler burada gülbezek bulunduğunu akla getirmektedir. Sayın İ. H. Konyalı’da ”…Yukarısında sağda ve solda birer çini göbek varmış. Bu göbekler gibi üstündeki yazılar ve alçı süsler Birinci Cihan Harbi yıllarında İstanbul Müzesi’ne götürüleceği söylenerek hoyratça sökülmüş ve sepetlere konularak kaçırılmıştır” diyerek, mihrap köşelerinde, çini malzemeli, iki gülbezek bulunduğunu ifade etmektedir (Res.6).
Kavsaradan, stuk malzemeli ilk bordüre, üzerinde dal ve yaprakları bulunan çiçek motifleriyle süslü bir silmeyle geçilmektedir. Bunun devamında yer alan ince bir silmeyle geçilen ilk kuşak rûmî benzeri kıvrım yapraklarla süslüdür. Yaprakların birbirine bağlanan uçlarının üzerleri tırtırlı verilmiştir. Bunun ardından ince bir silmeyle, üzeri balık sırtı gibi süslemeli bir silmeye geçilmekte, daha sonra da üzeri dal ve yapraklarla süslü, ikinci süsleme kuşağına geçilmektedir. Bundan sonra, Türk süsleme sanatında yaba diye adlandırılan, birbiri içine girmiş, (V) şekilli, ince bir silmeden sonra da üçüncü kuşak yer almaktadır (Şek.5). Üçüncü kuşağın üzeri birbirini tekrar eden, dal ve yaprakları bulunan çiçek motifleriyle bezelidir. Dördüncü kuşak yan yana dört silmeden meydana gelmektedir. Kalıntılarından balık sırtına benzer desenlerle süslendikleri görülmektedir. Beşinci kuşak, diğerlerine göre, daha geniş tutulmuştur. Kenarları dilimli rûmîlerin meydana getirdiği çift rûmîlerle süslüdür. En dıştaki bordür ise top çiçeklerden meydana gelen bir süsleme örneği göstermektedir. Küçük yapraklı, ince dallar üzerine yerleştirilen çiçekler bir ters bir düz şekilde yerleştirilmiştir (Res.7) (Şek.6).
Mihrap kavsarası mihrabın yanlarındaki kenar sularında yer alan motiflerle süslüdür. Fakat, buradaki alçılar daha çok döküldüğü için alttaki taş mihrap ve süslemeleri, yanlara göre, daha iyi bir şekilde ortaya çıkmıştır. Kavsara üzerinde, mihrap yan kanatlarında görülen ve altıgen bir şemadan gelişen, geometrik geçme dikkati çekmektedir (Şek.3). Bunun üzerinde de, yine taşa işlenmiş, üst üste üç dikdörtgen çerçeve içine alınmış, ayet-el kürsî duası okunmaktadır (Res.8).
Yapının içinde, doğu duvarında, yapıyı ortadan ikiye ayıran kemerin üç kademeli ayakları ile, hafifletme kemerleri ve bunların içine yerleştirilmiş iki pencere dikkati çekmektedir. Bunlardan mihraba daha yakın durumda bulunan pencere ve kenarlarındaki alçı süslemeleri fikir verebilecek kadar sağlam iken, kuzey doğudaki pencerenin süslemeleri tamamen bozulmuştur. Kuzeydoğudaki pencerenin, alçı sıvanın altında görülen izlerden, pencerenin orijinalinde taştan yapılmış, iç içe iki düz silmenin kuşattığı, hafif sivri kemerli bir alınlığının bulunduğu, alınlık üzerinde de, iyi bakılmadıkça görülmeyecek kadar silik hâldeki bir yazı ile süslendiği görülmektedir. Burada Cin suresi 18. Ayeti yazıldır. Türkçe okunuşu ve anlamı şöyledir: Ve enne’l-msêcide lillâhi felê ted’ü me’allâhi ehadê (Mescidler şüphesiz Allah’ındır. O hâlde Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın –kulluk etmeyin-).
Güney doğudaki odada, mihrabın yakınında bulunan pencerenin, günümüze gelebilen şeklinden, mihrap süslemelerine benzer biçimde bezendiği anlaşılmaktadır. Ancak, tüm süslemeler bozulmuş vaziyettedir: Pencere lentosu ile yan pervazları düz bir kuşakla çerçevelenmiştir. Bu düz çerçevenin aşağıya kadar inmesi, pencere kenarını firiz gibi kuşattığını düşündürmektedir. Öteyandan, silme pencerenin orta yerinde, iki yan tarafa doğru uzanmaktadır. Bu da, bu düz firizin tüm yapı içini dolandığını alkla getirmektedir. Stuk süslemeler ise, yine mihrap süslemeleri gibi kalıplama tekniğiyle yapılmış ve çivilerle duvara tutturulmuştur. Süslemeler dökül-düğü için yer yer çivi kabara ve gövdeleri ortaya çıkmıştır.
Sözkonusu pencerenin süslemeleri pencere lentosunun üzerinde ve yanlarında farklı biçimde yerleştirilmiştir: Lento üzerinde dikdörtgen şekilli bir çerçeve içine alınan bezemenin motifleri mihrap süslemesine benzemektedir: Lento üzerindeki silmenin üzerinde mihrabın kavsaradan başlayan ikinci süslemesinde görülen bir bezeme dikkati çeker. Üzeri dal ve yapraklarla süslü bu bezemenin ardından bir silmeyle ikinci kuşağa geçilmektedir. Burada da, mihrabın ilk kuşağındaki, kenarları tırtırlı rûmilerin meydana getirdiği bir bezeme görülür. Ard arda yerleştirilen iki silmeden sonra da mihrabın dördüncü kuşağında görülen, dal ve yaprakları bulunan, çiçeklerle süslü kuşağa geçilir. Bunun devamında da, muhtemelen mihrapta yer alan ama günümüze bozuk hâlde gelebilen süsleme kuşakları dizilmektedir (Res.9-10).
Pencerenin yanlarında da benzer bir uygulama görülür. Önce, mihrabın içten ikinci bordüründe görülen, iki dar silme arasına alınmış, yaprak desenlerinden meydana gelen bir bezeme, sonra yine dar bir silmeyleyle geçilen, mihrabın yanlardaki bir ve ikinci kuşağında gördüğümüz rûmîye benzer yapraklardan meydana gelen süsleme kuşağı görülür. İki yuvarlak silmeden sonra da mihrabın sol baştaki en geniş bordüründe görülen, kenarları dilimli rûmîlerin meydana getirdiği, çift rûmîlerle (palmet) süslenmiştir. En dıştaki bordürün bezemeleri bozulduğu için belli değildir. Yerdeki döküklerden, mihrabın en dış çerçevesinde bulunan çiçek motiflerine benzer şekilde süslendiği anlaşılmaktadır (Şek.6).
Zâviyenin kitabesi yoktur. Bu nedenle ne zaman yapıldığı kesin belli değildir. Bugün mihrabın alçı süslemleri altında taş bir mihrap görülmektedir. Mihrap alınlığında, Ayet-el kürsi yazısı okunmaktadır. Ancak, “Allâ¬hü lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûm. Lâ te’hu-zühû sinetün velâ nevm. Lehü mâ fi’s-semâvâti ve mâfi’l-ard. Men zellezî yeşfe’u indehû illâ bi-iznih. Ya’lemü mâ beyne eydîhim vemâ halfetüm velâ yuhitûne bi-şey’in min ilmihî illâ bimâşâ’ vesi’a küssiyyühü’s-semâvâti ve’l-arda velâ ye’ûdühû hıfzuhümâ vehüve’l-aliyyü’l-azîm” şeklinde yazılması gereken ayetin bazı bölümleri sıva altında kalmıştır. Bir kısmı eksiktir. Bir kısmı da zor okunmaktadır (Res.8).

1- …(sıva altında) /…(eksik)./ …(sıva altında)….Lâ te’hu-zühû…(okunamıyor).
2-…… (sıva altında)…. menzellezi ……/ …(eksik- yeşfe’u indehû illâ bi- iznih olmalıdır)…. / Ya’lemü mâ beyne eydîhim
3- …….(sıva altında)…../… (eksik- ve’l-arda velâ ye’ûdühü hıfzuhümâ vehüve’l-) olmalıdır ……../ …..-a…( aliyyü’l-azîm )

Okunabilen bölümlerinden okunamayan kısımlarının daha fazla olduğu ve eksik kısımların en az üç dört kelimeden meydana geldiği görülmektedir. Yine, mihrap köşeliklerinde, alçının döküldüğü yerlerde geometrik süsleme ve yazılar mevcuttur. Fakat, alçının altında kaldığı için yazılar çok belli değildir (Res.6).
Tarihi belgelere göre yapı Karamanoğulları döneminde mevcuttu: “Ankara’daki Tapu ve Kadostro Arşivi’nde (TKA) 584 numarada kayıtlı, Karaman Defterdârı Ahmed oğlu Mustafa ve Kâtip Kadri bin Mehemmed’in Aralık 1583 tarihli evkâf teftişlerine göre, yapılışı itibariyle, Aksaray’ daki, Feramurziye Zâviyesi (mevcut değildir) ve Sultan Hacı Bektaş zâviyesi Karamanoğlu bölgesi’ndeki en eski tarihli zaviyelerdendi”. Sultan Hacı Bektaş Zâviyesi, 1239 tarihli vakfiyeye sahip Kayseri’deki Hacı Emir bin Sa’deddin Zâviyesi, Kırşehir’deki Aşık Paşa Zâviyesi, Konya’daki Şems-i Tebrizî ve Sadreddin Konevî Zâviyesi gibi, XIII. yy.’dan kalmaydı . Yine, Hacı Bektaş zâviyesi Karamanoğulları zamanında, XV.yy. sonlarında, vakıfların desteğinde gelişen zâviyeler içinde, en zengin zâviyelerden birisiydi .
Ankara’da Kadim Kayıtlar Arşivi’nde (Kuyud-ı Kadime Arşivi / K.K.A) 565 numarada kayıtlı H. 906 (M.1500-1501) tarihli İkinci Bayezid defterinde Aksaray vakıfları arasında Aksaray’a bağlı Susadı Köyü’ndeki Hacı Bektaş zâviyesi ‘de yer almaktadır. Bu belgenin Türkçe açıklaması şöyledir:
“Vakf-ı zaviye-i Hacı Bektaş kaddesallahü
Sirrah’ül- aziz ber karye-i Susadı der Tasarruf-i hacı Hamza mea
Berat-i şehzâde cedden be ced arak-ı cebinleriyle
Bir zaviye binâ edüp ayende ve
Revendeye hidmet ederler cedden an ced
Şeyh olagelmişler
Zemin-i Kayser viran der nezd-i Gencik
Nısf bağ fi karye-i hisar ez nahye-i
Eyubhisarı”.
Günümüz Türkçesiyle okunuşu ise şöyledir:
“Susadı Köyü’nde Hacı Bektaş Zâviyesi. Allah aziz sırrını, mukaddes etsin. (İkinci Bayezid zamanında) zaviyenin tasarrufu Hacı Hamza’nın elinde idi. Bu hususta Osmanlı Şehzâdesinin berâtı vardır. Burada dedelerinden beri alın teriyle bir zâviye yaparak gelene gidene hizmet ederlermiş. Bunlar deden oğula bu zâviyede şeyh olagelmişlerdir”.
Buraya şunlar gelir olarak vakfedilmiştir:
1- Gencik yanında Kayser viranı denilen yer.
2- Eyüphisarı nahiyesinden, Hisar Karyesinden yarım bağ.
Sayın İbrahim Hakkı Konyalı’nın ifadesiyle, “Bu arşiv vesikasından, Susadı Köyü’nde Hacı Bektaş adına bir zâviye yapıldığı anlaşılmaktadır. İkinci Bayezid zamanında zâviyenin şeyhi bu zâviyeyi yaptıranın torunlarından Hacı Hamza idi. Bu hususta, İkinci Bayezid zamanında Konya’da Karaman eyâletinin umumî valisi bulunan şehzade tarafından Hacı Hamza’ya berât verilmiştir. Gencik yanındaki (Kayser Viranı) denilen yerde zaviyenin vakıf tapusu var idi. Eyüphisarı nahiyesi’ nden Hisar Köyü’nde bir bağın yarısı bu zaviyeye gelir olarak vakfedilmiştir ”.
Yine aynı kaynağa göre, “Başbakanlık arşivinde 455 numarada kayıtlı tarihsiz, Kanunî devrine ait, bir defterde Susadı Köyü, Erik Ağacı, Aktaş Deresi ve Garipler mezrası ile beraber yazılmıştır. Susadı Köyü’nün malikhânesinin Karamanoğlu Alâ’eddin Bey Zade Mehmed Bey’in Aksaray’daki Camiinin (Aksaray Ulu Cami) vakfı olduğu belirtilmiştir. Divânisi timardır. Susadı Köyü Zâviyesinin dokuz dervişi vardır. Ayrıca, bu köyde Ahi İbrahim Zaviyesi ve Hacı Balaban Zaviyesi adında iki zaviye ve bir köy cami daha bulunmaktadır ”. Ancak, adıgeçen bu zâviyeler ve eski cami bugün mevcut değildir. Köylüler, Hacı Bektaş Zâviyesinin önündeki boş alanda, yakın zamana kadar, eski bir caminin bulunduğunu, günümüzde hâlâ buradan büyük taşlar çıkarttıklarını söylemektedirler.
Yine, İstanbul-Taksim Atatürk Kitaplığı’nda, 0-116 / 1 numarada kayıtlı bulunan Karaman Vakıf Defteri’ndeki Murad Çelebi Defterinde Karamanoğulları’nın Susadı Köyü’nde vakıf arazilerinin bulunduğu belirtilmektedir. Buradaki bilgilere göre “Susadı Köyü’nün 3.060 akçelik öşür vergisi Konya’daki Karamanoğlu İbrahim Bey İmaretinin” , yine Murad Paşa tarlasının (zemin) dörtte biri Lârende’deki (Karaman) Emir Musa Medresesi’nin vakfıydı .

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ:
Tanıttığımız yapı plân açısından Türk Sanatı Tarihinde zâviyeli camiler diye bilinen yapılara benzer: Şehir, kasaba ve köylerde veya yollar üzerinde kurulmuş, içinde belli bir tarikata mensup şeyh ve dervişlerin yaşadığı, dinî ibadet ve ayin yaptıkarı ve gelip geçen yolcuları bedava misafir ettikleri yapılar zâviye diye bilinir. Zâviyeler XIV-XV.yy.’a kadar, zâviye, ribat, hangâh (hankâh) buka, savama, düveyre, medrese bu yüzyıldan sonra imaret, tekke, dergâh, asitane gibi, zaman ve mekâna göre değişen isimler almışlardır . Gelişimi kolonizatör Türk dervişlerine bağlanan zâviyelere daha sonraları, plânına bakarak Ters (T) tipi camiler, Bursa Tipi Camiler, Çapraz-Mihverli Camiler ve zaviyeli camiler gibi isimler verilmiş ve daha çok zaviyeli camiler ismi benimsenmiştir .
Sözkonusu yapıların klâsik örneklerinde kubbeyle örtülü bir ana mekân, bunun iki yanında, birer kapıyla bu mekâna, daha geç örneklerde ana mekâna ve dışarıya açılan birer tabhane odası görülür. Turhal (Tokat) Dazya Köyü Zaviyeli Cami (1375), Bursa Yıdırım Bayezid Cami (1400), Bursa Yeşil Cami (1419-20), Amasya Bayezid Paşa Cami (1414-19) gibi örneklere benzer şekilde, bazen tabhanelerde alçıdan yapılmış ocaklar bulunabilir . Yine klâsik örneklerde, yapının önünde kubbeyle örtülü bir soncemat mahalli görülür.
XIV-XV.yy.‘dan itibaren gelişme gösteren ve XVI. yy. sonlarına kadar devam eden zâviyeli camilerin öncüleri arasında Konya Sahip Ata Hangâhı, Çorum-Mecitözü Elvan Çelebi Tekkesi , Kırşehir Ahi Evren zaviyesi ve Eskişehir yakınındaki Seyid Battal Gazi tekke-hangâhı , Eski Arapkir Zâviyeli cami kabul edilmektedir.
Bugünkü İç Anadolu Bölgesi’nin büyük bir bölümüne sahip olan Karamanoğulları, Selçuklular döneminden gelen zâviyeleri korumuş ve doğudan gelen Türk dervişlerinin yeni zâviyeler kurmalarına izin vermişler ve desteklemiş-lerdir : Karaman Vilayeti Kanunnamesi'nde, Aksaray'da yapılmış 29 zâviyenin adı geçmektedir : Fatih dönemi vakıfları arasında dokuz, II. Bayezid dönemi vakıfları arasında 22, Kanuni dönemi vakıfları arasında da 26 zaviye ve zaviye türü tekke ve mevlevihâne'nin adına rastlanmaktadır . Bunların bir kısmı Selçuklu bir kısmı da Karamanoğulları döneminden kalmadır. Bu yapılardan günümüze sadece altı tanesi gelebilmiştir. Bunlar Melik Mahmud Gazi Hangâhı (Darphane), Turasan Dede Zaviyesi, Şeyh Hamidî Veli zaviyesi, Şeyh Cemâleddin Aksarayî Zaviyesi, Hacı Hamza Zâviyesi ve Hacı Bektaş Zaviyesi’dir.
Melik Mahmud Gazi Hangâhı zâviyeli cami tipindedir : Ortada yüksekçe bir kasnak üzerine oturan, kubbeyle örtülü bir ana mekân yer alır. Kubbesi günümüzde yıkıktır. Ana mekânın güneyinde, döneminde mihrabın bulunduğu, büyük bir eyvan vardır. Üzerini örten kubbesi bugün yıkıktır. Dışarı doğru, ucu pahlı bir üçgen şeklinde çıkıntı yapan mihrabı 1965 yıllarında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce yok edilmiştir. Bu mekânın kuzeydoğu köşesinde geçişleri Türk üçgenleriyle sağlanan, bugün yıkık, kubbeyle örtülü bir oda yer alır. Bunun bitişiğinde de, beşik tonoz örtülü, ikinci bir eyvan vardır. Batı yönünde ise, bugün yıkık, iki oda mevcuttur. Kuzeybatı köşesindeki duvara yaslanmış bir merdivenle, yapının girişi üzerindeki, ikinci kat odalarına çıkılmaktadır. Girişi kuzey yönündedir: Toprak altında kalan taç kapısı, sonradan içten taşla örülmüştür. Bu nedenle yapı dışarıdan tek katlı gibi görünmektedir: Kuzey cephesinin ortasında ikinci katın tuğla malzemeyle yapılmış öndeki yıkık, diğeri sağlam iki odası vardır. İlk odanın kubbeyle örtüldüğü izlerinden bellidir. İkinci oda kırlangıç tonozla örtülüdür. Bunların sağ ve solunda, bugün sol yandakiler toprak altında kalmış, sağ tarafındakiler yıkılmış, üzeri beşik tonoz örtülü, iki dehliz bulunmaktadır. Sözkonusu dehlizlerin gerisinde, yine ortadaki iki katlı mekânın iki yanına, simetrik yerleştirilmiş, üzerleri kubbe örtülü, ikişer oda bulunmaktadır.
Yapının kitabesi yoktur. Kaynaklarda XIII. yy.’ın ilk yarısına ve XV. yy.’a tarihlenmektedir . 1994 yılı kazısında yapının doğu yönünde mermer bir kitabe parçası bulunmuştur : Yazıları okunamayacak derecede silik bu kitabede 714 (M.1314-15) tarihi okunmaktadır. Ancak, kitabe inşa mı, onarım kitabesi mi? belli değildir. Ayrıca, bitişiğindeki oğlu Bâbâ Yusûf Hakikî Türbesinin avlusunda ve bahçe duvarında, yapıya ait olduğu belirtilen iki mermer levha vardır : Duvardaki bir hadistir. Avludakinde Mü'min Sûresi'nin 16. âyeti ve tarih yer alır. Burada 1085 (M.1674) yılının şa'ban ayı okunmaktadır.
Melik Mahmûd Gâzi Hangâhı Selçuklular döneminde yapılmış, Osmanlılar zamanında da kullanılmştır: Yapı ile ilgili Selçuklular döneminden kalma belge yoktur. Ancak, mevcut belgelerden yapının Selçuklular döneminden kaldığı, Konya Sahip Ata Hangâhı ile ilişkilerinin bulunduğu anlaşılmaktadır. Günümüzde Osmanlı döneminden kalma, altmış kadar belge ve vakıf kayıdı vardır: Bunların en erken tarihlisi II. Bayezid devrine aittir. Bu belgelere göre yapı Somuncu Baba diye tanınan Şeyh Hamid-î Veli ve oğlu Bâbâ Yusûf Hakikî tarafından hangâh (zaviye-tekke) olarak kullanılmış, Bâbâ Yusûf Hakikî ve torunlarının mütevellisi olduğu vakıf mallar 1925 yıllarına kadar bu soydan gelenler tarafından yönetilmiştir . Yapı 1940-50 yıllarına kadar cami hâlinde kullanılmış sonra terk edilmiştir.
Turasan-Turhasan (Tur-Hasan) Dede Zâviyeli Cami Taşpınar Kasabası’nın 10 km. kadar kuzeyindeki Sümrü Yaylası’ndadır. Doğu yönünde de, bugün toprak altında kalan bir mezarlık bulunmaktadır. Duvarları içten moloz taş, dıştan kesme taş örülüdür. Yapının önünde, iki yandakiler tonoz, diğerleri kubbeyle örtülü beş revaklı bir son cemaat yeri mevcuttur. Ortadaki mekân geçişleri pandantiflerle sağlanan bir kubbe ile örtülüdür. Yüksek bir kasnak üzerine oturan kubbe bütün yapıya hakimdir. Mihrabı günümüzde yıkıktır. Stuk malzemeli mihrapta geometrik desenlerin izleri görülmektedir. Ancak, süslemeler tamamen bozulmuştur. Doğu yönünde 1970 yıllarına kadar sağlam durumda bulunan kare mekânlı bir türbe vardı. Ancak, bugün yıkıktır. Eserin kitabesi yoktur. Plânı ve ortadaki ana mekânın yıkık mihrap nişini çeviren stuk malzemeli süslemelerinin Beylikler devri alçı süsleme özellikleri taşıması nedeniyle XIV-XV. yy.‘da yapıldığını tahmin ediyoruz .
Şeyh Hamidî Veli Zâviyesi Aksaray’da, Ervah Kabristanlığındadır. Şeyh Hamidî Veli Cami veya Somuncu Baba Cami adıyla da bilinir. Taş malzemeyle bina edilmiştir. Biri kareye yakın dikdörtgen, diğeri kare şekilli iki odadan meydana gelmektedir. Her iki odanın da üzeri, birbirinden sivri bir kemerle ayrılan, geçişleri pandantiflerle sağlanan birer kubbe ile örtülüdür. Mihrabı ikinci odanın güneyin-dedir. Yapının bitişiğinde de çilehane adı verilen bir dehliz mevcuttur. Günümüzde herhangi bir süslemesi yoktur. Kitabesi mevcut değildir. Yapıya adını veren Şeyh Hamidî Veli’nin H. 815 (M. 1412) yılında öldüğü bilinmektedir .
Cemaleddin Mehmed Aksarayî Zâviyeli Cami Ervah Kabristanlığı’ndadır. Önünde Şeyh Cemâleddin Mehmed Aksarayî ve bu soydan gelenlerin mezarları mevcuttur . Yapı 1970 yıllarına kadar üzeri kubbe örtülü ortada bir kare mekân ve bunun iki yanındaki üzeri tonoz örtülü iki odadan ibaret, zâviyeli cami tipinde bir plâna sahipti. Ortadaki kubbenin geçişleri, dışarıdan taşkın bir şekilde belirtilen, pandantiflerle sağlanmaktaydı. Mihrabı yarım daire kesitliydi. Bugünkü yapı 1975 yıllarında, eski yapı yıkılarak yeniden yapılmıştır . Kare mekânlı ve üzeri kubbe ile örtülüdür. Kubbe geçişleri pandantiflerle sağlanmaktadır.
Yapının kitabesi yoktur. Zaviye ve ve türbenin H.1302-1307 (M.1884-1889) yıllarındaki belgelerden iyi ve kullanılır durumda bulunduğu, tekkede misafirlere yemek verildiği, vakfın yedi senelik toplam gelirinin 81.849 kuruş olduğu anlaşılmaktadır . Sayın İ. H. Konyalı, cami ve iki yanındaki tabhane odalarının 80 yıl kadar önce, yapının önündeki Cemâleddin Mehmed Aksarâyî’nin mezar taşı ile birlikte H.1301 (M.1883) yılında yaptırıldığını belirtmektedir . M. Yusuf Akyurt’a dayanarak bilgilere veren sayın M. Akif Erdoğru ise eserin 1368 tarihinde yapıldığını söylemektedir . Ancak, kitabe Cemâleddin Mehmed Aksarâyî hakkında bilgiler veren, o’nun H. 770 (M.1371-72) yıllarında öldüğünü gösteren, sonradan yazılmış bir metin gibi görünmektedir. Nitekim, Sayın İ. H. Konyalı bunun Aksarâyî’nin mezar kitabesi olduğunu ve bunun H.1301 (M.1883) yılında ölen Perekzade Müftü İbrahim Hilmi Efendi tarafından yaptırıldığını belirtir .
Aksaray ve çevresinde, Selçuklu ve Beylikler döneminden kalan yapılar arasında, ard arda iki kubbe ile örtülü bildiğimiz iki yapıdan biri Şeyh Hamidî Veli Zâviyesi, diğeri de yine Ervah Kabristanlığı’nda bulunan Hacı Hamza Zâviyesi’dir . Anadolu’da gelişimini daha çok XIV-XV. yy.’dan itibaren izleyebildiğimiz bu türden yapılarda arda arda iki mekân yer alır ancak, girişin iki yanında tabhane odaları bulunur. Çoğukez de girişin önünde bir son cemat mahalli dikkati çeker. Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi ve Şeyh Hamidî Veli Zâviyesi’nde ise ne son cemat yeri ne de tabahane odası yoktur. Hacı Bektaş Zâviyesi’nde muhtemelen öndeki mekânın tabhane, arkadaki odanın ise harim olarak kullanıldığını düşünüyoruz. Eger, kaynaklarda belirtildiği gibi, köyde bir eski cami varsa ve yine halkın iddia ettiği şekilde, bugünkü yapının önünde eski cami yer alıyordu ise, tanıttığımız yapının tamamının zaviye şeklinde kullanıldığı düşünülebilir.
Hacı Bektaş Zâviyesi tanıttığımız Aksaray’daki bu yapılar içinde plân şekli bakımından Şeyh Hamidî Veli zâviyesi’ne, mihrabının dışarı doğru taşkıntı yapması bakımından Melik Mahmud Gazi Hangâhı’na (Darphane), mihrabının alçı ile süslenmesi bakımından da Turasan-Turhasan (Tur-Hasan) Dede Zâviyeli Cami’ ne benzer.
Aksaray ve çevresinde mihrabı dışa doğru taşkıntı yapan cami, zâviye veya bu türden başka bir yapı yoktur. Halk arasında ve kaynaklarda Darphane diye de tanınan Melik Mahmud Gazi Hangâhı’nda mihrabın dışa doğru üçgen şeklinde taşkıntı yapması ilginçtir. Ancak, burada mihrap, Hacı Bektaş Zâviyesi’ndeki gibi düz bir üçgen şeklinde değildir. Mihrabın dışa bakan ucu pahlı bir şekilde sona erer. Yine de, mihrabın üçgen şeklinde ve dışa doğru taşkıntılı verilmesi XIII. yy.‘dan itibaren yörede bu tür mihrapların kullanıldığını göstermesi bakımından önemlidir.
Hacı Bektaş Zâviyesi plân şekli bakımından Anadolu’da inşa edilen klâsik tarzdaki zaviyelere de pek benzemez. Sadece Kemah’ta (Erzincan) bulunan Melik Gazi Zâviyesi, Balat’taki (Aydın), humey tepe denilen yerde bulunan ve Tekke veya hanikâh diye tanıtılan eserle benzerlik arzeder. İznik’de, İstanbul Kapısı yakınındaki tekke diye tanıtılan ve 15. yy.’a tarihlenen yapı ve Selçuk’taki (İzmir) İmaret denilen ve Aydınoğulları’na bağlanan yapıylada isim benzerliği taşır .
Kemah Melik Gazi Zâviyesi yan yana iki kare mekândan meydana gelen bir plâna sahiptir. Yapıya kuzey yönünden girilmektedir. Girişin tam karşısında da bir pencere açıklığı bulunmaktadır. İki oda da birbirine ortadaki bir kemerle açılmaktadır. Bahramşâh (Behram-Şâh) Türbesi diye de bilinen yapı XII. yy. sonu ile XIII. yy. başlarına tarihlenmektedir .
Balat’taki tekke diye tanınan yapı doğu-batı yönlü uzanan boyuna dikdörtgen plânlıdır. Kare plânlı iki odadan meydana gelmektedir. Taş ve tuğla karışımı bir malzemeyle bina edilen yapının üzeri tuğla ile yapılmış, ard arda iki kubbe ile örtülüdür. Girişi batı yönündedir. Döneminde dışa doğru taşkıntı yapan büyük bir taç kapısının bulunduğu anlaşılmakatadır. Girişin bulunduğu mekânda, güneye bakan, taç kapıya benzeyen, sivri kemerli küçük bir eyvan yer almaktadır. Girişin güneyinde dama veya ikinci kata çıkışı sağlayan bir merdiveni vardır. Bu nedenle devrinde iki katlı olabileceğini söyleyenler bulunmaktadır . Mihrabı doğudaki ikinci mekândadır. Mihrap yarım daire profillidir. Tuğla malzemeyle yapıldığı izlerinden anlaşılmak-tadır. Mihrabın karşısındaki duvarda da bir ocak görülmektedir. Yapının günümüzde hiç bir süslemesi yoktur (Şek.7). Eserin kitabesi yoktur. Plân açısından Anadolu’daki klâsik zâviyeli camilere benzemez. Balat’ta inşa edilen cami ve mescitlelerle aynı tarihlerde, muhtemelen XIV. yy.’ın ikinci yarısında veya XV. yy. başlarında, İlyas Bey zamanında yapıldığı kabul edilmektedir .
İznik’de, İstanbul Kapısı yakınındaki tekke diye tanıtılan ve 15. yy.’a tarihlenen yapının kaynaklarda “Büyük Hamam’ın soyunmalık kısmı olduğunu” ileri sürenler vardır . Selçuk’taki (İzmir) İmaret denilen ve Aydınoğulları’na bağlanan yapı ise İznik’teki tekke veya Büyük Hamam denilen yapı gibi kubbe örtülü iki kare mekândan meydana gelen bir plâna sahiptir.
Aslında Anadolu’da yan yana iki mekândan meydana gelen cami, mescid, türbe türünde çok sayıda yapı mevcuttur. Bunlara Bursa ve Bilecik Orhan Gazi İmareti (14 yy.) , İznik Kırkkızlar Türbesi (XIV. yy. or.), Kırşehir Aşık Paşa Türbesi (1322), Tire’deki (İzmir) Alihan Türbesi (1330), Ali Baba Türbesi (XV. yy) , Selçuk (İzmir) Şehabeddin Sivâsî Türbesi (XV.yy.or.), Selçuk (İzmir) Küçük Hamam ( XV.yy.) gibi yapılar örnek verilebilir .
Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi’nin ilk yapılışında taşla süslendiği görülmektedir: Mihrabı kuşatan süsleme Selçuklu döneminde inşa edilen yapıların taç kapı süslemelerindeki gibi, süslemesiz bir kuşak hâlinde verilmekte, daha sonra bunu altıgen şekilli geometrik bir süsleme izlemektedir. Bugün sıva altında kaldığı için iyi şeçilemeyen süslemenin mihrap topuğundan başlayarak tüm mihrap yüzeyini dolandığı görülmektedir (Res.6,8) (Şek.4). Yine, kuzey batı odasındaki pencere kavsarasındaki yazılı ayetten, döneminde, Anadolu’daki cami, zaviye, türbe gibi, dinî nitelikli pekçok yapıda gördüğümüz şekilde, yazılarla süslendiği anlaşılmaktadır.
Zaviyenin taş süslemeli mihrap, pencere gibi bölümlerinin, XIV-XV. yy.’da, belkide, dönemin alçı süsleme modasına uyularak ya da yapıdaki herhangi bir onarım sonrasında, stuk malzeme ile bezendiği görülmektedir. Özellikle, anılan yüzyıllarda, Ankara’daki yapılarda gördüğümüz alçı bezemedelerde geometrik desenler, rumî ve rumîden gelişen bitki motifleri kullanılmıştır . Burada da bitki motifleri ve geometrik desenler hakimdir. Stuk malzemeli süslemenin Aksaray’daki Şeyh Turasan Dede Zaviyesi mihrabında da kullanılması, bu tür süslemenin Aksaray çevresinde de yaygınlaştığını göstermektedir (Res.6-7).
Sonuç: Hacı Bektaş Zâviyesi’nin kesin yapım tarihini veren kitabesi yoktur. Ancak, tarihi kaynaklarda, Selçuklular döneminden kaldığı belirtilmektedir . Karamanoğulları ve Osmanlılar zamanında kullanılmıştır. Dönemin en zengin zaviyelerinden birisidir. II. Bayezid döneminden kalma vakfiyesi bulunmaktadır. Stuk malzemeli süslemeleri daha çok XIV-XV. yy. özelliği taşımaktadır. Muhtemelen, XIII. yy.‘da inşa edilmiş, zamanla, herhangi bir nedenle, mihrabı veya diğer bölümlerinden birisi onarıldığında, önceki taş mihrabı stuk malzeme ile kaplanmıştır. Bir başka ihtimal de, orijinal mihrabı herhangi bir nedenle zarar gördüğünde onarılmış veya çevredeki başka yapılardandan getirilen taşlarla örülerek yapılmış ancak, onarım sonrasında ya da devşirilen taşlardaki yazılar eksik olduğu veya düzgün görünmediği için, XIV-XV. yy.’da, mihrabın üzeri stuk malzeme ile bezenmiştir. Bu, mihrabın orijinal taşlarındaki renkle, yazılı taşların renklerindeki farklılık ve yazının mihrap tepeliğini doldurmak yerine, tepeliğin orta yerinde bitmesinden de anlaşılmaktadır (Res.6, 8).
Yine, Sayın Konyalı, yapının mihrabının kavsara köşelerinde çini gülbezekler bulunduğunu söylenmektedir. Bugün çini bezemenin bulunduğu pek belli değildir. Ancak, Beylikler devrinde, özellikle Ankaradaki camilerin mihraplarında, alçı üzerine çini kakma ve sırlı seramiklerle süslendiğini biliyoruz . Bu yapının mihrabında da çini süslemelerin bulunduğu düşünülebilir.
Tarihi kaynaklarda Aksaray’daki zaviyeler arasında Sultan Hacı Bektaş (Aksaray) ve Hacı Bektaş (Susadı) isimli iki zâviyeden diye söz edilmektedir. Bu da sanki şehrin içinde ve Susadı Köyü’nde aynı isimli iki zâviye bulunduğunu akla getirmektedir. Ancak, biz sayın İ.H. Konyalı gibi düşünüyor ve bunun Susadı Köyü’ndeki Hacı Bektaş Zâviyesi olduğunu sanıyoruz . Sayın M. A. Erdoğru’da görüşümüzü teyid etmektedir .
Sonuç olarak, Susadı Köyü Selçuklu döneminde, Eyüphisar yakında büyük bir merkezdi. Yakın çevredeki Konya, Lârende gibi yerlerdeki bazı dini yapıların vakıf arazilerinin de bulunduğu bir yerdi. Aynı zamanda, Aksaray-Kayseri, Aksaray-Kırşehir kervan yolu üzerinde bulunmataydı. Selçuklu döneminde köyde, tanıttığımız Hacı Bektaş Zâviyesi dışında Ahi İbrahim Zaviyesi ve Hacı Balaban Zaviyesi isimli iki zâviye ile bir de cami bulunmaktaydı.
Hacı Bektaş Zâviyesi XIII. yy.’da Selçuklular döneminde inşa edilmiş, Karamanoğulları ve Osmanlılar zamanında, kullanılmış, yaklaşık, XX. yy. başlarında terkedilmiştir. Muhtemelen XIV-XV. yy.’da gördüğü bir hasar sonrasında taş malzemeli orijinal mihrabı ve pencereleri stuk malzeme ile kaplanıp, süslenmiştir. Aksaray ve çevresindeki yapılar içinde, plân açısından Şeyh Hamidî Veli Zâviyesi ve Hacı Hamza Zâviyesi’ne, mihrabının dışarı doğru taşkıntı yapması bakımından da Darphane diye tanınan Melik Mahmud Gazi Hangâhına, stuk süslemeleriyle de Turasan Dede Zâviyesi’ne benzer. Anadolu’da ise, plânı bakımından, daha çok Balat’taki tekke veya zâviye diye isimlendirilen yapı ile benzerlik gösterir. Ancak, ondan çok daha önce inşa edilmiştir. Anadolu’daki ard arda iki kubbeyle örtülü, dikdörtgen plânlı zaviyelerin erken tarihli ilk örneklerindendir. Günümüzde metruk bir hâldedir. Dökülen taşları hâlen yerinde durmaktadır. Acilen onarılıp, Türk Sanatına kazandırılması gerekmektedir.






Resim alt yazıları listesi:
Res.1- Susadı Köyü ve Hacı Bektaş Zâviyesi’nin genel görünüşü (Arkada Karadağ görülmektedir), 2000.
Res.2- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, doğu yönünden görünüş, 1997.
Res.3- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, güney cephesinin görünüşü, 1997.
Res.4- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, harimin batı yönünden görünüşü, 1985.
Res.5- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, kubbe geçişi, detay, 1997.
Res.6- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, mihrap, genel görünüşü, 1985.
Res.7- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, mihrap yan kanat süslemeleri, detay, 1997.
Res.8- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, mihrap tepeliği, alttaki taş mihrabın süslemeleri, yazı kuşağı ve alçı süslemelerin görünüşü, detay, 2000.
Res.9- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, doğu duvarındaki, mihrap yakınında bulunan odanın penceresi, 1998.
Res.10- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, doğu duvarındaki, mihrap yakınında bulunan odanın pencere tepeliğindeki süslemeler, detay (siyah noktalar stuk süslemeleri tutan kabara çivilerin başlıkları), 1997.

Şekil alt yazıları Listesi:
Şek. 1- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi plânı, 2000.
Şek.2- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, restitüsyon çizimi, 2000.
Şek.3- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, güney doğudaki pencerenin lentosunun iç yüzündeki süsleme, detay, 1999.
Şek.4- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, taş malzemeli orijinal mihrabın yan kanat süslemesi, 2000.
Şek.5- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, mihrap yan kanadı üzerindeki alçı silmenin süslemesi, detay, 2000.
Şek.6- Susadı Köyü Hacı Bektaş Zâviyesi, mihrap yan kanadındaki, en dışta bulunan alçı kuşağın süslemesi, detay, 2000.
Şek.7- Balat (Aydın), Tekke veya zaviye diye bilinen yapının planı (G. Kleiner’ den işlenerek), 2000.



Gizem Çınar
6 yıl önce - Prş 29 Eyl 2011, 00:58

Devletimiz restore önceliğini kiliselere vereceğine, asıl önceliğini Hacı Bektaş Veli Zaviyesi gibi kültürel varlıklarımızı restore edip ülkemize kazandırmaya vermelidir...Ben bu ülkenin vergi veren bir vatandaşıyım ve kendi vergilerimin, sadece kiliselerin restoresi için değil, kendi atalarımdan kalma eserlerin restoresi için de harcanması gerektiğini düşünüyorum, bu da en doğal hakkım...Önceliğin kendi atalarımızdan kalma eserlere verilmesi gerektiği kanısındayım...Nasıl ki, Yunanistan'da, Ermenistan'da Türk-İslam eserleri tahrip ediliyor, yıkılıyor, harabe haline gelmeye terk ediliyorsa...Ben de bizim neden bu kadar tavizkar olduğumuza anlam veremiyorum, müzeleri restore edip senede 1 defa ibadete açmak vb. şeyler bana göre çok da doğru değil, onlardan da benzer adımlar görmeden hem de... Bu kadar tavizkar olmamalıyız, evet bu topraklardaki kiliseler, sinagoglar, pagan tapınakları bizim kültürel hazinemizin birer parçasıdır, ancak öncelik Osmanlı, Selçuklu,...vb. Türk eserlerine verilmeli.

Misafir 2a0

1 yıl önce - Prş 03 Mar 2016, 00:05

Burası benim köyüm...



cevap yaz
(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
ANA SAYFA -> Diğer Şehirler