Ana Sayfa 900 bin Türkiye Fotoğrafı
Emre Beykozlu
7 yıl önce - Pzr 26 Ksm 2006, 19:03

Ellerinize sağlık, çok güzel olmuş.

İsterseniz, - young turks youngturks ottoman - tag lerinide ekleyebilirsiniz.


umutyolu
7 yıl önce - Pzr 26 Ksm 2006, 22:39

Alıntı:
Ellerinize sağlık, çok güzel olmuş.

İsterseniz, - young turks youngturks ottoman - tag lerinide ekleyebilirsiniz.



Bende teşekkür ederim. Youtube sınırlı sayıda TAG'a izin veriyor ve tavsiye ettiklerinizden sadece Ottoman TAG'ı ekleyebildim. Son durum aşağıdaki gibidir :

Genocide Turkey Turk Armenia armenian Azeri Erzurum Van muslim Terorist Kars Massacre Ottoman murderer torture génocide

Teşekkürler.


umutyolu
7 yıl önce - Cum 01 Arl 2006, 22:37

Bugün haberler Taner Akçam ve yazdığı kitap üzerine. İlk olarak Amerika' daki tepkiler ve ardından Taner Akçam' ın Atatürk' ün söylediğini iddia ettiği "Bir utanç eylemi" sözünün nasıl çarpıtıldığı ve gerçekle hiçbir ilgisinin bulumadığını kanıtları.

Ek bilgi olarak, Taner Akçam tek kelime Osmanlıca bilmemekte, Ulusal arşivlere hiçbir zaman girmemiş olmakla beraber verdiği kaynaklarında yanıltıcı ve yalan olduğu defalarca ispatlanmakta. Ancak işine gelenler ona inanmayı seçiyor elbette.

Alıntı:

Taner Akçam'ın kitabının Amerika'daki yankıları

Taner Akçam'ın Türk Basını'nda epey tartışılan 'A Shameful Act' isimli kitabı Amerika'nın da gündeminde. New York entelijansiyasının bir numaralı yayın organı New Yorker'ın dün piyasaya çıkan sayısında Elizabeth Kolbert bu kitaptan yola çıkarak Türkiye'nin 'Ermeni Soykırımı' tarihçesi üzerine ilginç bir yazı kaleme almış. Kolbert, pozisyonunu da açıkça belirliyor: Akçam için 'Ermeni Soykırımı'na soykırım gibi yaklaşan ilk tarihçilerden biri' diyor mesela.

Konu hep sıcak, kitap da hazır gündemimizdeyken, Amerikan basınında çıkan en kapsamlı eleştirilerden birini özetlemek istiyorum bugün. Mevcut tartışmaya katkısı olacağını düşünüyorum.

New Yorker'daki yazı önce Amerika'nın 'soykırım' kelimesini tanımasını öneren yasa teklifinin sürecini anlatıyor. Türkiye'yle Amerika'nın karşılıklı restleşmeleri sonucu, Bill Clinton'ın da telkiniyle HR 596 kod adlı 'soykırım' yasasının oylamadan birkaç saat önce nasıl geri çekildiğini...

'Akçam'ın kitabı da bu ortamda değerlendirilmeli' diyor Kolbert, 'Kitap çok kuru yazılmış, çok tuhaf tercüme edilmiş ama yine de etkileyici.'

Okura, Taner Akçam tanıtılıyor. 70'lerde tutuklanıp, hapishaneden kaçması, halen Minnesota'da sürgünde yaşamasından bahsedip kitaptaki bilgilerden faydalanarak Türkiye'nin Ermeni meselesindeki sicili özetleniyor. Uzun bir Osmanlı tarihi niteliğindeki bölümde II.Abdülhamid'in kitap ve gazetelerde 'Ermeni' kelimesini yasaklaması, Ermeni hocaların hapse yollanması, Ermeni okulları kapatması, Ermeni çiftçilerle uğraşmaları için bir Kürt alayı kurduğunu bilgileri de var.

Akçam'ın kitabında, 'soykırım'ı tetikleyen sebeplerden biri olarak da Osmanlı'nın art arda Avrupa'da aldığı yenilgiler gösterilmiş: 'Osmanlı'yı küçük düşüren toprak kayıpları hoşgörünün yok olmasına yol açtı.'

Kolbert, uzun yazısının epey bir bölümünü oluşturan tarihçe bölümünün sonunda Türkler'in Ermeniler'le ilişkilerini 'Arbeit Macht Frei' tipi olaylar olarak değerlendiriyor. Nazi Kampları'ndaki yazıya gönderme yaparak. Soykırımı inkar etmenin tarihle karşı çıkmak olduğunu da vurguluyor: 'Ermeni Soykırımı bugün etnik temizlik olarak adlandırılırdı, son derece de etkiliydi. Doğu Anadolu'nun demografisini değiştirdi... Soykırımı milliyetçiler yapmamış olsa bile, milliyetçiler yapanların hiçbir zaman cezalandırılmamasını sağladı.'

Akçam'ın kitabının 1920 ve 1923 arasında ne olup bittiğini, 1915'te Türkler'in neden konuyu tartışmadığını anlamak açısından anahtar olduğunu da ekliyor. Öte yandan, kitabın tartışmaya açık olduğunun da altını çiziyor.

'Türkiye uzun zamandır Avrupa Birliği'ne katılmaya çalışıyor. Soykırım geçmişine sahip olmak Birlik'e katılmaya engel değilse de, onu inkar etmek olabilir. Kimi Avrupa ülkeleri Ermenilere karşı işlenen suçlar kabul edilmediği sürece Türkiye'nin üyeliğini kabul etmeyeceklerini açıkladı. Türkler kendi ülkelerinin ekonomik geleceğini sırf kökenleri hakkındaki kirli bir geçmişi gizleyerek, ya da gizlediklerini sanarak tehlikeye atmaya razılar mı?'

ÇOK ORTAK YÖN VAR

Elizabeth Kolbert'in kapanış yorumları ise şöyle: 'Avrupalılar gelmeden önce, Amerika kıtasında 40 milyon civarı yerlinin yaşadığı tahmin ediliyor. 1650 yılı gibi bu rakam 10 milyondan azdı Sayıdaki azalma bir yandan hızla yayılan hastalıklar gibi gündelik kayıplar, diğer yandansa sistemli katliamın sonucuydu. Her kasım ayında Amerikalı çocuklara Şükran Günü'nde seyyahların (Pilgrims) Wampanoag'ı nasıl kucaklayıp eğlendirdikleri öğretiliyor. Oysa 1621'de Wampanoag ölmek üzere olan bir milletti. Belki Kongre'nin HR 596 sayılı Ermeni Soykırımı kanununu çıkarmaması korkakçaydı ama bu yasa çıksaydı da sonuç problemli olurdu. Ermeniler'in yanında yer alabiliriz, ama tarihe baktığımızda herhalde Türkler'le daha çok ortak yönümüz var.'07.11.2006

Kaynak : Akşam


Alıntı:

Pazartesi günü yayınlanan "Geçiyoruz, geçmiyoruz" başlıklı yazıyı şöyle tamamlamıştım: "Taner Akçam, gizli meclis zabıtlarını TBMM neşriyatından daha sağlıklı bir kaynaktan okudu ise biz de bilmek isteriz; yoksa müfteri durumunda kalacaktır ve hakiki 'shameful fact' budur!"

Aynı gün Sabah gazetesi Taner Akçam'ın ABD'de yayınlanan kitabı hakkında bir haber daha yaptı; bu haberin bizi ilgilendiren kısmında İÜ Öğretim Görevlisi Mehmet Perinçek, Akçam'ı "Atatürk'ün sözlerini aradan bir cümle çekerek çarpıtmakla" suçluyor ve Mustafa Kemal Paşa'ya izafe edilen "bir utanç eylemi" ibâresinin, Kaynak Yayınları arasında basılan Atatürk'ün Bütün Eserleri serisinin 8'inci cildinde yer aldığını söylüyor.
Bir şey anlamadığınızdan eminim; öyleyse konuyu başından ele alıyoruz.
Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da TBMM'nin açıldığı günün ertesinde, yani 24 Nisan 1920 günü Meclis'te üç defa söz alarak uzun konuşmalar yapıyor. İlk (ve açık) celsede yaptığı konuşma Mütareke'den Meclis'in açılmasına kadar geçen zaman zarfında cereyan eden siyasi olaylar hakkındadır; Paşa bu konuşmasında Padişah tarafından görevlendirilmesinden itibaren Samsun, Havza, Sivas, Erzurum, yeniden Sivas ve Ankara güzergâhındaki siyasi ve askeri faaliyetlerini izah ederek Milli Mücadele'yi nasıl meşru bir zemine oturtmaya gayret ettiğinin hesabını veriyor. Kuşluk vakti sularında verilen arayı müteakiben ikinci celseye geçiliyor, M. Kemal Paşa aynı konuya devam ettikten sonra öğle yemeği fasılası veriliyor. Meclis, saat üçte yeniden toplanararak üçüncü celseye geçiyor. Bu celse de açık surette icra ediliyor. Taner Akçam'ın M. Kemal Paşa'dan alıntı yaptığı meşhur pasaj, işte bu açık celsede söylenmiştir; aynen şöyle:
"İkinci teklif ki (İtilaf devletleri tarafından Osmanlı Hükümeti'ne yapılan tekliften söz edilmektedir) memleket dahilinde katliam yapılmaması. Ermenilere karşı bu gayri varit idi. Memleketimiz hepimizce malumdur. Hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır veya yapılmaktadır? Harb-i Umumi'nin başlangıç safhalarından bahsetmek istemem ve zaten İtilaf devletlerinin de bahsettikleri, bittabii maziye ait fazahat değildir. Bugün memleketimizde bu gibi faciaların icra edildiğini iddia ederek bundan vazgeçmenizi talep ediyorlardı..." (Atatürk'ün bütün eserleri, Kaynak Yayınları, Cilt 8. s. 64)
M. Kemal Paşa'nın bu konuşmasından sonra Meclis'te "Hükümet teşkilatı hakkında teklif" maddesi tartışılıyor ve dikkat, daha sonra Meclis gizli celseye geçiyor. M. Kemal Paşa yine kürsüdedir ve "dahili ahval hakkında" açıklamalarda bulunuyor. O gün Meclis'in son faaliyeti, M. Kemal Paşa'nın meclis başkanlığına seçilmesi ve akabinde yaptığı teşekkür konuşmasıdır.
Taner Akçam, gazete haberinde M. Kemal Paşa'nın gizli celsede "fazahat" kelimesini sarfettiğini ileri sürmüştü. Bu bilgiyi doğru kabul ederek ben de gizli celse zabıtlarını taradım ve o anlama en çok yaklaşması muhtemel ibareyi sizler için iktibas ettim. Halbuki içinde "fazahat" geçen cümle, gizli celseden bir önceki açık celsede söylenmiştir. Akçam'ın verdiği hatalı referans, beni ve dolayısıyla sizleri de kısmen yanıltmış oldu.
Gelelim meselenin can damarına. M. Kemal Paşa, Akçam'ın ileri sürdüğü gibi, o dönem Osmanlı Hükümeti'nin "utanç verici eylem" yaptığını söylemekte midir? Gizli ve açık bütün celse zabıtlarını okudum. M. Kemal, gün boyunca yaptığı muhtelif konuşmalarda Ermeni meselesine defalarca değiniyor ve mezalim iddialarını reddediyor; ne var ki, 70 küsur sayfalık konuşma metni içinden cımbızla çekilen yukardaki alıntıyı gözönüne alıp, onu sadece kendi bağlamı içinde değerlendirirsek, "mâziye ait fazahat" tâbiriyle M. Kemal Paşa'nın zımnî bir kabulde bulunduğunu söylemek mümkün olabilir fakat bu zımni kabul, genel çerçeve ile bağdaşmıyor. Pazartesi günkü yazıyı okuyanlar arasında yanılttıklarım varsa, onlardan özür dilerim. Yanıltıldım ve kısmen yanıldım; ancak bugün size daha doğru bilgi verdiğim için müsterihim.

01/11/2006

Kaynak : Düzelti-yorum, A. TURAN ALKAN, www.Zaman.com



Alıntı:

İdeolojik veya revizyonist tarihçilik!

Yazarın kitabının başlığının hangi saiklerle seçildiği izaha muhtaç. Akademisyenin fikrinin arkasında açık olarak durması asgari gerekliliktir

28/11/2006
MUSA GÜRBÜZ, Avrasya Stratejik Araştırmalar Mer., Türkiye Araş.

Taner Akçam'ın Ermenilerle ilgili ABD'de yayınladığı kitabı'A Shameful Act: The Armenian Genocide and the Question of Turkish Responsibility' ilginç tartışmalara neden oldu. Mustafa Kemal'e atfen söylenen "A Shameful Act/Utanılacak iş" ifadesinin doğru olmadığıyla ilgili kesin ifadelerle bir yazı ve ondan esinlenen birkaç yazı çıktı (A. Turan Alkan, Zaman, 30 Ekim ve 1 Kasım 2006). Taner Akçam cevaben kaleme aldığı yazıda bazı "yeni" fikirler ileri sürdü (Radikal 12.11.2006).

Birincisi; bir yazıdaki fikir veya düşünceler eleştirilirken 'olabilir mi' sorusu merkezli yaklaşılarak ciddi bir incelemeye tabi tutulmalıdır. Bu evreden sonra insaf ölçüsünde eleştiride bulunulmalıdır. Bu son olayda ciddi bir inceleme yapılmadan bir eleştiride bulunuldu. Ancak Akçam'ın kitabına başlık olarak koyduğu "utanılacak iş" sözlerinin Mustafa Kemal'e ait olmadığını söylemek, eksik bilgi vb. kavramlarla açıklanabilecek bir konudur. Bu nedenle Alkan ertesi gün yazısını düzeltti. Burada eleştirilecek konu ayrıca bir uzmandan yardım talep etmemesi hususu olabilir. Bu bilginin tenkide tabi tutulmadan başkaları tarafından doğru kabul edilmesi ve bunun üzerine eleştiride bulunulması da ayrıca bir akademik eksikliktir. Ancak söz konusu şahıslar akademisyen değil. Bu nedenle hata paylarına gösterilecek müsamaha ile akademik eleştiri farklı olmak durumundadır.

İkincisi; bu sözlerin Mustafa Kemal tarafından söylenmiş olması Akçam'ın tezini destekler mahiyette değildir. Bilakis ayıklanarak seçilmiş bu cümle yazarın görüşlerini izahta yetersiz kalıyor. Bunun için başka argümanlara ihtiyaç var. Ancak üzerinde durmamız gereken asıl mesele bir akademisyenin kendi paradigmalarını, önyargılarını veya değil, desteklemek için çok önemli bir zatın ifadelerini onun söylemediği bir anlamla başka bir konteks içinde kullanarak haklı olma isteğidir. Dahası böyle bir söz söylenmedi cümlesinden hareketle "gördünüz mü, nasıl haklı çıktım?" noktasına gelmek akademik olmakla bağdaşır değildir. Üniversitelerin tarih bölümlerinin birinci sınıflarında okutulan metodoloji dersinde etik anlamda altı çizilen husus tarihi yapana (ifade sahibine) sadık kalmanın gerekliliğidir. Yazarın asgari uyması gereken kuraldır bu. Aslında bu da yetmez, birçok yöntemle tezin o dönemin çağdaş kaynaklarıyla da doğrulanması gerekir. Yazar bu alıntıyı yaparken tarih metodolojisi yerine inandığı fikre "fikri sabitine" destek arar görünümü veriyor. Bu durum yazdıklarını tartışmalı hale getiryor.
Herkesin inanmak zorunda olmadığı, hatta genelde karşı çıkılan fikirler, konstrüksiyonu iyi yapıldığı ve bilimsel metotlar kullanıldığı zaman anlam kazanır. Aksi takdirde propaganda veya demagoji olurlar. Kısaca bilgi ve sorudan yoksun metinler haline gelir. İyi niyet göstergesi olarak kaynak kullanımındaki titizliğine beklenilen saygıya gelince, kaynak kullanımındaki titizlik kaynağa saygıdan geçer. Buna riayet edilmiş midir? Bu soruya olumlu cevap vermek mümkün değil. Hangi titizlilik söz konusudur! Türkiye'de aynı tercih veya yöntemlerin, tam tersi fikirleri savunmak için de kullanıldığını söylemek mümkündür.

Objektif olmak

Araştırmacıların sosyal, politik vb. tercihleri vardır ve hatta olmalıdır. Önemli olan bu tercihlerin yönlendirdiği bir alanda olsa bile objektif olabilmeleridir. Ancak bu durum farklı düşünen kalemlerin belgeleri zorlayarak hatta tahrifat yaparak ideolojilerini söyletmelerini haklı kılmaz. Akademik platformda kabul edilebilir bir durum değildir. İdeolojiler/inançlar gerçeği açıklayamaz, ancak açıklamaya yardımcı olabilirler. Devlet, kişi veya kurumların doğrularını genele kabul ettirmeye çalışmaları fikri istibdadı getirir. Bulunduğunuz yerde farklı bir görüşü seslendiremiyorsanız fikri esaretin merkezinde konumlanıyorsunuz demektir.
İttihat ve Terakki Partisi'nin faaliyetlerinin hiç yargılanmadığı kanaati doğru değildir. Yazının tarihi muhtevasını başka bir yazıda değerlendirmek istediğim için detaylara girmeyeceğim, ancak önce kendileri ve daha sonra da işgal güçleri tarafından yargılandıklarını söylemeliyim. Yeterli olup olmadığı tenkide açıktır fakat bu görmezlikten gelinemez.
Mustafa Kemal, Ermenilere yapılanlar konusundaki fikrini Sevres dayatmasıyla değiştirdi iddiası yeterli ve de güçlü belgelere, bulgulara ihtiyaç gösteriyor. Yazarın bazı değerlendirmeleri "bu kadar da olmaz ki" cümlesiyle okunur halde. Burada sanki yazar konuyla hemhal olmuş, "ene'l-hak" noktasına gelmiş. Şayet o noktadaysa, artık objektif yazma niteliğini yitirmiş demektir. Doğru olan her şey muhayyilesini destekleyen mehazlardır. Bulunmadığı takdirde belge ve bulguya zorla söyletmek kaçınılmaz oluyor. Bu ideolojik tarihçiliğin bizzat kendisidir.

İddialar ve belgeler

Taner Akçam bulunduğu yeri ve algılama biçimini kategorize etmek ihtiyacını duyuyor. Bu nedenle yaptığı işi "revizyonist" tarihçilik olarak kabul ediyor ve de böyle değerlendirilmesini istiyor. Revizyonist tarihçilik yöntemi olarak iki seçenek sunuyor. Birincisi, yeniden gözden geçirmeyi gerektirecek yeni belge ve bulgularla, ikincisi mevcut belgeleri farklı okuma yöntemleriyle, varolanı altüst etmek veya bu kurguya hizmet edecek yeni bakış açıları üretmek. Yazarın, revizyonist tarihçilikte ya başat belgeleri bulur konuşturur ya da bulunmuş belgelere farklı bakarsınız mealindeki cümlesi gerçekte nerede durduğunu gösteriyor. Özellikle, kendisini mevcut belgelere farklı bakanlar kategorisinde değerlendirmesi ve de bunu revizyonizm olarak nitelemesini tarih disiplini açısından kabul etmek çok zordur. Büyük iddialar, "önemli" belgelerle izah edilmek durumundadır. Belgeyi farklı okumak görüneni görmemek olarak algılanamaz. Ancak başka birçok boyutu daha görülebilir. Yazar, görüneni -belgenin yapılış/yazılış amacını- görmemek, gördüğünü de tek gerçek olarak kabul etmek eğilimindedir.
Yazar, soykırımı ispatlamak çabasında ve Türkiye'yi suçlama amacında olan biri olarak tanınıyor, rahatsızdır. Bu düşüncesinde haklıdır. Burada iki neden öne sürülebilir: Gerçekte öyledir veya yanlış algılanıyor. İkinci durumun şayet kasıt yoksa izalesi mümkündür. "İnsan hakları" merkezli çalışmaların bir tek gruba hasredilmemesi, daha akademik olan mukayeseli tarih disiplinine yönelinilmesi gereği vardır. Bu daha bilimsel, daha objektif ve dolayısıyla daha ikna edici olacaktır. Niyet sorgulanamaz, ancak esas da alınamaz. Böylece Akçam'ın haklı olarak şikayet ettiği monolotik ve genelleyici yaklaşımlardan da uzaklaşılmış olacaktır. Donanımsız tarih okumalarının, naif açıklama ve otomatik olarak mitos ve efsaneleri beraber getireceği, günümüz insanının en zayıf yönlerinden birisinin, uzmanına sormak yerine teori üretmek kolaycılığı olduğu dikkate alınırsa, yanlış anlaşılmalardan kısmen de olsa kurtulmak mümkündür.
Yazarın kitabının başlığının hangi saiklerle, -akademik, politik, ticari, sansasyonel, ideolojik vb- seçildiği izaha muhtaçtır. Akademisyenin her fikrinin arkasında açık olarak durması fazilet değil, asgari gerekliliktir

Kaynak : İksaren


Teşekkürler.


sercan_10
7 yıl önce - Cum 01 Arl 2006, 22:46

ERMENİ SORUNU VE TÜRKİYE' NİN DURUMU

Emeni Tehciri ve Ermeni Soykırımı İddiası 1970'li yıllarda Türkiye Cumhuriyeti, köklerini aldığı Osmanlı İmparatorluğu zamanından kalmış ve eski bir takım olayların intikamını alıyormuş izlenimi veren bir Ermeni sorunu ile meşgul edilmiştir.

Bu dönemde direkt olarak, Fransa, Kanada, Avusturya, ABD gibi dış ülkelerdeki üst düzey elçilik görevlilerimizi hedef alan ve büyük ölçüde başarılı olan vahşi bir terör kampanyası ile yüz yüze geldiğimiz henüz unutulmamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin çeşitli ülkelerdeki diplomatlarını hedef alan bu terör olayı nereden kaynaklanmaktadır?

İddia edilen, daha doğrusu Ermenilerin iddiası şudur: 1. Dünya savaşı yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu, Orta ve Doğu Anadolu'da yerleşik Ermeni nüfusu, yaşadıkları yerden kopararak zorunlu göçe ( tehcir ) tabi tutmuş ve bir ırkın bilinçli olarak yok edilmesini hedeflemiştir. Yani, Ermeniler üzerinde soykırım uygulamıştır.

Türkiye bu Soykırımı kabul etmeli ve tazminat ödemelidir. İddia edilen, daha doğrusu Ermenilerin iddiası şudur: 1. Dünya savaşı yıllarında, Osmanlı İmparatorluğu, Orta ve Doğu Anadolu'da yerleşik Ermeni nüfusu, yaşadıkları yerden kopararak zorunlu göçe ( tehcir ) tabi tutmuş ve bir ırkın bilinçli olarak yok edilmesini hedeflemiştir. Yani, Ermeniler üzerinde soykırım uygulamıştır.

Türkiye bu Soykırımı kabul etmeli ve tazminat ödemelidir.

ERMENİ SORUNU VE TÜRKİYE' NİN DURUMU

Aslında Ermeniler, bu işten sorumlu tuttukları Enver ve Talat Paşaları, Berlin ve Tiflis'te yaptıkları suikastlarla öldürmüşlerdir. Buna rağmen egoları tatmin olmamış olacak ki, elli yıl sonra tekrar ortaya çıkıp kan dökmeye başlamışlardır.

O halde nedir Ermeni sorunu?

Asırlarca bir arada yaşamış, iyi komşuluk ilişkileri geliştirmiş, birbirinden kız alıp vermiş, bu iki toplum nasıl olmuş da birbirinin canına kasteden düşmanlar haline gelmiştir?

Bugün Ermeni sorunu diye karşımıza çıkan olaylar zinciri aslında asırlardır aynı toprakların üzerinde barış içinde yaşayan iki toplumun, bu topraklardan çıkar sağlamayı umanlar tarafından birbirine düşman edilmesidir.

Yüzeyde görünen şey, gerçek köklerine inilmeden yalnızca 1. dünya savaşı sırasında, Orta ve Doğu Anadolu’da oturan bir kısım Ermeni nüfusun, Osmanlı İmparatorluğu tarafından Irak ve Suriye çöllerine doğru zorunlu göçe tabi tutulması ve bu sırada bu nüfusun büyük oranda zayiat vermesinin sorumlularının aranmasıdır

Anadolu’ya gelişlerinde, Ermeniler Kafkasya’da Ve Anadolu’nun çeşitli yörelerinde (VAN; BİTLİS; DİYARBAKIR VE TOROSLARIN GÜNEYİ) dağınık olarak yaşamaktaydılar.

Ermeniler kendilerini, ”HAYK” ve ülkelerini “HAYATSAN” olarak adlandırırlar. Ermeni ve Ermenistan sözcüklerinin nereden geldiği bilinmemekle birlikte, COĞRAFİ bir yer adı olduğu değerlendirilmektedir.

Ermeni Egemenliği, Doğu Anadolu’da, Türkler Anadolu’ya gelmeden yani 1071 Tarihinden önce Bizanslarca; yaşayan son KİLİKYA Ermeni Krallığı da 13’üyüz yılda Memluklular tarafından ortadan kaldırılmıştır. “Bağımsız bir devlet kurdukları dönemler son derece kısa olan” ve Anadolu’dan geçen tüm Fatihlere bu arada Osmanlılara da boyun eğerek tabi olan Ermenilere; Osmanlı Devletince, 1461’de PATRİKLİK ve 1860’da da “Dini Milli ve sosyal” meselelerini görüşmek üzere, ”Ermeni Meclis-i Umumi Millisi” adlı bir meclis kumral izini verilmiştir.

Anadolu’da Türk birliğinin sağlanması ve Osmanlı Devletinin yükselmesi döneminde, bu birliğin içerisinde, Ermenilere, Ruhani Cemaat yapıları da düzenlenerek yer verilmiştir.

Osmanlı Devletinin; Toprakları içerisinde yaşayan herkese sağladığı hoşgörü ve güven ortamında özellikle, sanat ve ticaretle uğraşarak,ekonomik durumlarını düzelten Ermeniler, özellikle 1821'den başlayan Rum isyanları sonrasında, devlet kademelerinde daha fazla yer almaya başlamışlardır. Tanzimat Fermanı ile başlayan yeni dönemde devletin, hemen her kademesinde, başarı ve sadakatle hizmet gören ve Osmanlı Kimliğini benimseyen Ermeniler, ”Teba-ı Sadıka” (Sadık vatandaş) olarak adlandırılmışlardır.

Osmanlı‘da; Ermenilerden, 29 Paşa, 22 bakan ve 33 milletvekili olduğu bilinmektedir.

Ancak onlar, kendilerine gösterilen bu yakınlığı takdir edemediler ve 19’uncu yüzyıl ortalarından sonra, Osmanlı Devletinin doğudaki toprakları üzerinde, Bağımsız bir Ermenistan kurma hayaline düştüler.

Bu emelleri bazı devletler ve kuruluşlarca da desteklendi. Fransız devriminin en önemli ürünü olan,Milliyetçilik fikri, yurt dışında öğrenim görmüş, Ermeniler arasında da yayılmıştır.

1829’da, Rus-İran savaşında; İran’ın elinde bulunan ERİVAN Kentinin Rusların eline geçmesi ile, Çar 1. Nikola, ”Bu olay, Ermenilerin kurtuluş günüdür” diyerek, Rus-Ermeni ilişkilerinin ilk adımını atmıştır.

1878’de (93 Harbi) Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda, yenilen Osmanlı Kuvvetleri, İstanbul Varoşlarına çekilirken, yabancı devletlerin özellikle de İngiltere’nin yardımı ile, Yeşilköy (Ayestefanos) önlerinde durdurulan Rus Kuvvetleri ile yapılan Ayestefanos Antlaşması sırasında, İstanbul Ermeni Patriği Nersis ; Rus komutanına başvurarak, ” Doğu İllerinde, Rus himayesinde Ermeni Devletinin kurulmasını Türklere kabul ettirmesini” istemiştir.

Devamı olan 1878 Berlin Konferansında:” Erzurum- Van-Bitlis- Diyarbakır-Muş-Harput ve Sivas illerini kapsayacak bir Ermenistan kurulması” önerisi, ilk resmi teklif oldu.

İstanbul Patriğinin sinsi sinsi çalışmaları ve Avrupa’nın desteği ile aşağıdaki Dernekler kuruldu. Bunlar Avrupa’da ciddi ve yoğun propagandalar yapmaya başladılar. Bu Teşkilatlar:

1. HINÇAK (Ermenice Çan sesi): Kurucusu; Nazarbek adlı bir Kafkas Ermeni’si.

2. TAŞNAK (Bayrak) : Komitacı ayaklanmaları yapan bir dernek.

3. RAMGAVAR.

HINÇAK, TAŞNAK VE RAMGAVAR adlı komitelerle Ermeniler, bağımsızlık için Uluslar arası yardım sağlayarak, amaçlarına ulaşmak için her yolu denemişlerdir. Bu doğrultu da Türk askeri kılığına girerek, kendi soydaşlarını katletmekten ve Avrupa kamuoyunun Hıristiyan hassasiyetini istismar etmekten çekinmemişlerdir.

İngiliz ve Rusların Anadolu toprakları üzerindeki,emellerinin gerçekleştirilmesinde kullanabilecekleri,düşüncesi ile destekledikleri,bu terör grupları;kendi halkının huzur ve rahatını,adı geçen devletlerin emperyalist emellerine alet etmişlerdir.

İlk kez,1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sonrasında Rusların Yeşilköy (Ayestefanos) anlaşmasına koydukları, iki madde ile uluslar arası platforma getirilen, Ermeni konusu, Berlin Antlaşması ile Rusların tekelinden çıkartılmıştır.

İngilizler de; Rusların, Basra Körfezine inmesinde bir engel olarak, kullanmak istedikleri, Ermenilerin hamiliğine soyunmuşlardır. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı ile ortaya çıkan ve Rus-İngiliz desteği ile gelişen ve “Doğu Anadolu’da Islahat” projesi ile Osmanlı devletinin dış baskılara uğramasına yol açan sorun; görünüşte Ermenilerin, İNSAN HAKLARINDAN YARARLANMASINI sağlamak ve çoğunluk oldukları iddia edilen yerlerde, bağımsız bir yönetim kurmalarını sağlamaktır.

Bağımsızlık konusunu; Rusya kendi topraklarındaki; Ermenilere kötü örnek olacağı için, kabul etmezken, İngiltere desteklemiştir.

Abdülhamit’in, ”Ölürüm de Doğu Anadolu’yu devletten ayırmaya yol açacak bir gelişmeye izin vermem” biçimindeki yaklaşımı, çeşitli girişimlere karşın, Ermenilerin amaçlarına ulaşmasını engellemiştir.

Ermenilerin Gerçekleştirdiği Ayaklanmalar:

1. Erzurum Ayaklanması:1890

2. Zeytun Olayları

3. Sason Ayaklanması

4. Van Ayaklanması

5. Kumkapı Gösterileri

6. Osmanlı Bankası Baskını:27.8.1890

7. 2. Abdülhamit’te Suikast girişimi

Birinci Dünya Savaşı, Ermenilere beklediği fırsatı vermiştir. Dört bir yana savaşa giden orduların, boş bıraktığı Doğu Anadolu’da, Ermeniler, Rusya’nın da teşviki ile, Türklere saldırmaya başlamışlardır.

Andrew MANGO’YA göre ; ” Bu savaş, Osmanlı-Rus sınırının her iki tarafında yaşayan, ama büyük çoğunluğu huzur içinde yaşamlarını sürdürmek isteyen Ermeniler için felaket olmuştu. Duyguları ve davranışları ne olursa olsun, çarpışmaların başlamasından bir yıl sonra yüz binlercesi ölmüştü.”

Ermenilerin; Osmanlı Devletine karşı , Savaş içinde giriştiği faaliyetler:

a. Türk Köylerini yakıp,halkı öldürmeyi sürdüren Ermeniler, Şubat 1915’te, sistemli bir şekilde, Türk yerleşim yerlerini, işgale ve soykırıma başlamışlardır.

b. 1915 yılının Nisan ve Mayıs aylarında, yani Çanakkale’de çetin savaşlar sürerken, Ermeni çeteleri Rusların öncülüğünde, Van ve çevresini işgal edip, geçici bir Ermeni hükümeti kurmuşlardır.

c. Sivas bölgesinde, yaklaşık 30 000 Ermeni, Ruslarla savaşan Türk Ordusunu arkadan vurmak üzere hazırlanmıştır.

d. 15 000 Ermeni gönüllüsü, Rus ordusuna katılmıştır. Bir o kadarı da,Türk topraklarında çetecilik faaliyetlerine girişmiştir.

e. Ruslar da, Osmanlı Devletinden alacakları toprakları, Ermenilere vereceğini belirtmektedir.

Bu gelişmeler üzerine, Osmanlı devleti, tedbir alma gereğini duymuştur.

Esasen Rusya ile işbirliğinde olan Ermenilerin devlete karşı faaliyetleri, Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşına girmeden önce de kontrol edilemez bir biçimde gelişme içindeydi.

Hatta Ağustos ayında,Kafkasya’daki Ermeniler ve özellikle komiteciler- Kendilerine ayak bağı olacağı kaygısı ile- aile bireylerini Erivan’a göndermeleri dikkat çekicidir. Yine bu dönemde bile Ermenilerin her türlü taşkınlıklarına karşın,Türk Makamlarının serinkanlı ve sabırlı davrandıkları görülmektedir.

Osmanlı Devleti savaşa girdikten sonra,alınan önlemlerin yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Osmanlı devleti, Ermenileri silahlandırıp devlet aleyhine kışkırtan ve teşkilatlandıran komiteleri dağıtmak amacıyla, 24 Nisan 1915’te Vilayetlere ve Mutasarrıflara, gizli bir emir göndermiş ve Ermeni komite merkezlerinin kapatılması ve komite elebaşlarının tutuklanmasını istemiştir. ( 24 nisan gününü SOY KIRIM GÜNÜ olarak her yıl anmaları tarihin saptırılmasından başka bir şey değildir.)

Ermenilerin ayrılıkçı ve Müslümanları katletmeye yönelik, terör olaylarını durdurmaları yolunda, Osmanlı Hükümeti tarafından ileri sürülen, istekleri reddetmeleri, üzerine, derneklerinin kapatılmış, evraklarına el konulmuş, 2345 yönetici tutuklanmıştır.

Başkomutan vekili Enver Paşa; 2 Mayıs 1915’te Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya gönderdiği yazıda;Ermenilerin isyanlarını sürdürebilmek için,hazır ve toplu halde bulunduklarını bildirmiş,İsyan çıkartılan bölgelerdeki ve Ermenilerin isyan çıkartamayacak biçimde dağıtılmalarını istemiştir.

Ermeniler, kendilerine yapılan uyarılara karşın Van, Bitlis vilayetleri ile Şarkikarahisar ve Amasya şehirlerinde,ayaklanmışlardır. Bu ayaklanma Ordu ve hükümet aleyhinde olmakla kalmayıp,aynı zamanda Türk ve Müslüman halka yönelikti.

Askerlik çağındaki Ermenilerin çoğu davete uymayarak saklanmış, bir bölümü de orduya katıldıktan sonra silahlarıyla kaçarak köylerine dönmüşler ve tüm eli silah tutanların orduya katılmasıyla savunmasız kalan savunmasız halka saldırarak ırz,can ve mallarına zarar vermişler,köy ve mahalleleri yakıp yıkmışlardır.

Bu sırada 3. Ordu komutanı Mahmut Kamil Paşa, olayların önlenebilmesi için,Ermenilerin tehcir edilmelerini teklif etmiştir.

Ermeni Terörü karşısında Osmanlı Devletinin aldığı önlemler:

27 Mayıs 1915 Tarihinde,Osmanlı Hükümeti; İç güvenliğin ve cephedeki Ordusunun güvenliğini sağlamak için, ”geçici kanun” çıkarttı. Sevk ve İskan Kanunu (TEHCİR).

Çanakkale savaşlarının en yoğun olduğu dönemde,Ordu, Kolordu, Tümen ve mevki komutanlarına şu yetkiler verilir:

1. Yurt savunması, asayişin korunması için; Hükümet emirlerine karşı koyma, direnme ya da silahlı tecavüzde bulunarak, ayaklananlara karşı silah kullanılacak.

2. Silahla direnenler imha edilecek.

3. Savaş sırasında, Casusluk ve benzer ihanetlerde bulunan köy ve kasaba halkları da ayrı ayrı ya da topluca başka yerlere gönderilebilecek. Burada devlet her hangi bir grubu kastetmemekte ve ülke güvenliği amaçlanmaktadır.

Göç yeri olarak, Urfa ,Musul, Deyrizor belirlenmiştir.(Suriye ve Irak) Göç ettirilecek Ermenilerin, ”Mallarını, canlarını korumak, yol boyunca ve konaklamalarda, kollamak, iaşe ve ikmallerini sağlamak sorumluluğu” valilere verilmiştir.

Beraberlerinde götürülemeyen mallar, açık arttırma ile satılıp, bedeli kendilerine verilecektir.

Göç edilen yeni bölgede; Ermenilere maddi durumları ile orantılı olarak, yeni yerleşme bölgelerinde, emlak ve arazi verilmesi, çiftçi olanlara; tohum, sanatkarlara da; alet ve edevat verilmesi kararlaştırılmıştır. Bu bağlamda; 703 000 Ermeni yerlerinden alınıp, çeşitli yerlere iskan edilmişlerdir.

Ermeniler ve onları kullanan Batılı Devletler, bu göç sırasında, Türklerin; Ermenilerin yarısından fazlasını katlettikleri iddiasını ortaya atmışlardır. Daha sonra da bu rakamı Bir buçuk milyon kişiye çıkartmışlardır. Oysa,bu yıllarda, Türk topraklarında yaşayan Ermenilerin toplam sayısı, en iyimser verilere göre bile; 1 280 000 dir.

Bu zorunlu göç sırasında, gerek askeri, gerekse ekonomik olanaksızlıklar, zor iklim ve ulaşım koşulları ve salgın hastalıklar yüzünden çok sayıda insan ölmüştür.

Göç sırasında alınan tüm önlemlere karşın,sorumlu asker ve sivillerden, Ermenilere kötü davrananların olması da olasıdır. Çünkü yörenin Türk halkının ve yerel yöneticilerinin gözünde Ermenilerin yaptıkları İHANETTEN başka bir şey değildir.

Savaşın başından sonuna dek, Ermeni kaybı; 200 000 dolayında hesaplanmaktadır. Osmanlı hükümeti,kendi ordusunun harekatında,gerekli önlem ve donatımı alamadığı için,yalnızca Sarıkamış’ta,80 000 askerini yitirmiş,Yurt içindeki salgın hastalıkları da önleyememiştir.

Osmanlı Hükümeti göç sırasında,Ermenilere kötü davrandığını belirlediği,1400 kişiyi çeşitli cezalara da çarptırmıştır. Mütareke döneminde;Tüm Osmanlı belgeleri, Batılı Devletlerin elinde olduğu halde,Ermeni katliamını ispatlayamamışlardı.

Oysa Ruslarla birlikte hareket eden,Ermenilerin;1914-1919 döneminde,bir milyondan fazla Türk’ün ölümüne yol açtıkları belgelenmiştir. Ermenilerin sürekli koruyuculuğunu yapan Avrupa devletleri,1915-1917 yılları arasında,imzaladıkları anlaşmakların hiç birinde,Ermenileri söz konusu etmemişlerdir.

Yalnızca Ruslar,İhtilalden sonra,Lenin ve Stalin,13 Ocak 1918 tarihli bildiri ile, ”Rusların Türkiye’de işgal ettikleri,Ermeni bölgelerinden çekilmesinden sonra,göçmenlerin yerlerine dönmeleri ve güvenliklerinin sağlanması için silahlanmaları”nı ortaya koymaya çalışmışlardır.

Doğaldır ki bu;Onların Brest-Litovsk antlaşmasını; gerçekleştirdikleri “İhtilalleri”ni ihlallerini sağlamlaştıracak süreyi kazanmak için kabul ettiklerinin; ayaklarını sağlam bastıkları anda,çarlık döneminin emperyalist siyasetine döndüklerinin göstergesi olmuştur.

İtilaf Devletlerince; Mondros Mütarekesinde ve Sevr Barış Antlaşmasında;Ermenilere birtakım haklar verilmesi, hatta Bağımsız bir devlet kurma hakları hükme bağlanırken, Lozan Barış Antlaşmasında sözü bile edilmemiştir.

Ermenilerin ve yandaşlarının iddia ettiği gibi bir soykırım kesinlikle söz konusu değildir. Ermeniler bu iddiaların destek bularak bunu Türkiye’ye de kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Bu AMAÇLARINA ULAŞIRLARSA; Önce Türkiye’nin Özür dilemesini isteyeceklerdir.

Ardından da Tazminat ve Toprak talepleri gelecektir. Çünkü Soy Kırım suçu insanlık suçudur ve zaman aşımı da yoktur ve suçun sorumlusu kişiler ya da devletler değil Ulus’tur. Türkiye Cumhuriyeti; bu suçu kabul ettiği anda Hem tazminat ödemek zorunda kalacak hem de Ermenilere toprak vermek zorunda kalacaktır.

1948 Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesinin ikinci maddesi soykırımı şöyle tanımlamaktadır:

Madde 2: Bu sözleşmeye göre,soykırım;bir milli etnik,ırki ya da dini grubu,grup niteliği ile,kısmen ya da tümüyle,yok etmek kastıyla,aşağıdaki fiillerin işlenmesidir:

1. Grubun mensuplarını yok etmek;

2. Grubun mensuplarına ciddi bedensel ve psikolojik zararlar vermek;

3. Grubun maddi varlığının kısmen ya da tamamen yok olmasına yol açacak hayat koşullarına kasten tabi tutmak;

4. Grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek. Bu tanım Uluslar arası Ceza Mahkemesini kuran 1998 Roma Sözleşmesiyle de olduğu gibi kabul edilmiştir.

Osmanlının 1915 yılında gerçekleştirdiği Ermeni Tehciri (Zorla göç) olayı bu tanım kapsamına girmemektedir ve dolayısıyla da soykırım suçu da söz konusu değildir.

Yahudi Soykırımı suçunu işleyen Almanya ;Yahudiler bugüne kadar 50 Milyar dolar tazminat ödemiştir ve beş yıl içinde de 50 milyar daha ödeyecektir. Bu göç olayında,Hükümetinin emrini yerine getiren Boğazlayan kaymakamı Kemal Bey, Batılıların zoruyla Osmanlı Mahkemelerinde yargılanmış ve haksız yere idam edilmiştir.

Ermeni Soykırımından ötürü yargılananlardan Ziya Gökalp;Divanı Harpteki ifadesinde;”Milletimize iftira etmeyiniz,ortada bir ermeni katliamı değil, bir Türk-Ermeni vuruşması vardır.Bizi arkadan vurdular,biz de vurduk.” Deyişi,yargılamaya noktayı koymuştur.



Birinci Dünya savaşı sırasında;Anadolu’da toplam nüfus:18.520.016

Ermeni Nüfusu:

Patrikhaneye göre..                        1.780.000-3.000.000

Ermeni asıllı Marcel Leart’a göre….        2.560.000

Ermeni Tarihçi Basmacıyan’a göre           2.380.000

Lozan’daki Ermeni heyetine göre…           2.250.000

Ermeni Tarihçi Kevrok Aslan’a göre…        1.800.000

Fransız sarı kitabına göre…                1.555.000

Britanicca Ansiklopedisine göre..          1.500.000

Ludovic de Constenson’a göre…              1.400.000

İngiliz yıllığına göre…                    1.056.000

Jacques Morgan’a göre…                     2.380.000


Osmanlı İstatistiklerine göre…             1.295.000-1.160.000


Ermeniler,son olarak ölü sayılarını,1.500.000 olarak söylemektedirler.Zaten Osmanlıdaki toplam Ermeni nüfusu,1.300.000 olarak kabul edilirse, bu iddiaların saçmalığı ortaya çıkar.

DİYARBAKIR-ELAZIĞ-VAN-BİTLİS-ERZURUM –SİVAS’TA NÜFUS DURUMU:


                                    Müslüman Nüfusu         Ermeni Nüfusu
Osmanlı İstatistiğine göre…             3.040.391               636.000
Fransız Sarı kitabına göre…             2.669.386               666.345
Justin Mc Carty’ye göre…                                        870.000

ERMENİ KAYIPLARI:
Osmanlı İç işleri Bakanlığına göre…..                                 300.000
Fransız Monseigneur Touchet’e göre….                                  500.000
Talat Paşa’ya göre…                                             300.000
Bogos Paşa’ya göre…                                             300.000  sonradan;600.000
Son bulunan belgelere göre…                                             250.000
Justin Mc Carty’ye göre…                                        600.000
Justin Mc Carty’ye göre…Müslüman kaybı…                                 2.500.000


Soykırım yaptığı söylenen Türklerin ölü sayısı,Soykırıma uğradığı iddia edilen Ermenilerden daha fazla!!!

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması ile hukuken sona eren Ermeni sorununun yarım asır sonra tekrar,bu kez terör yoluyla,canlanması,Türkiye’ye karşı soykırım iddiaları ileriye sürülmeye başlanması,bazı ülke parlamentolarının bu iddiaları benimsemesi,1990 ların başında bağımsız bir Ermenistan devleti kurulması ve Türkiye’ye ve Azerbaycan aleyhine politikalar istemesi Ermeni sorununu yeniden ülkemiz gündemine getirmiştir.

Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra kurulan Ermenistan Cumhuriyeti,Türk-Ermeni ilişkilerine yeni boyut getirmiştir. Türkiye;Ermenistan’ı,Azerbaycan ve Gürcistan’ı aynı anda tanımış,ancak,Ermenistan Türkiye’nin Toprak bütünlüğünü ve sınırlarının dokunulmazlığını resmen tanımadığı ve ayrıca Ermeni Anayasa bildirgesinde Doğu Anadolu’dan Batı Ermenistan olarak bahsedildiği için,Ermenistan ile diplomatik ilişki kurulamamıştır.

Ermeni Sorunu ve Terör:

Birinci Dünya Savaş’ından sonra, Ermeni sorununu tekrar güncelleşme çabaları dünya kamuoyunda pek yankı bulmayınca,dikkatleri bu konu üzerine çekebilmek için, 1919 yılında Erivan ve İstanbul’da başlatılan NEMESİS (Tehcirin intikamı)(*) çalışmalarına hız verilerek Türk diplomat ve diğer resmi ilgililerin katledilmesi yolu benimsenmiş ve bu amaçla 1973 Santa Barbara cinayeti ile başlatılan ve 1985 yılına kadar süren Ermeni terörü,34 Türk diplomatının şehit edilmesi,bir çoğunun yaralanması ile sonuçlanmış,yabancı uyruklulardan da ölen ve yaralananlar da olmuştur.

1985 yılında Ermeni terörü bitmiş,bu kez de;Ermeniler farklı bir yol izleyerek,Propaganda faaliyetlerine ve Ermeni psikolojik harekatına başlamışlardır.

Bu yeni dönemde,dünya genelinde,çeşitli ülke parlamentolarına getirdikleri Ermeni tasarısı çalışmalarını ve propaganda amaçlı kitap,broşür,kongre,panel,sinema ve son yıllarda etkin bir araç olan Internet ağı kullanımını ortaya koymuşlardır.

Ermeniler,ABD’de başarılı olamadılarsa da,bazı ülkeler parlamentolarından “Sözde Ermeni soykırımı”nı tanıyan kararlar çıkarmayı başarmışlardır. Bu kararların alındığı yıllar ve ilgili ülkenin adları şöyledir:

Uruguay (1965), Güney Kıbrıs (1982), Arjantin (1993), Rusya (1995), Kanada (1996), Yunanistan (1996), Lübnan (1997), Belçika (1998), Vatikan (2000), İtalya (2000), Fransa (2001), İsviçre (2003), Hollanda, İsveç, Slovakya, ,Polonya. Ayrıca, bir uluslar arası kuruluş olan Avrupa parlamentosu, sözde Ermeni soykırımını kabul etmiştir.

Bu parlamento, 1987 tarihli kararında Ermeni soykırımını tanıdıktan başka, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girmesini,sözde soykırımın tanınmasına bağlamıştır.

Gerek milli gerekse milletlerarası parlamentoların sözde Ermeni soykırımı hakkında aldıkları kararlar, tavsiye niteliğinde olduğundan, Türkiye için hukuksal açıdan bağlayıcı değildir.

Ancak bu kararlar,bazı siyasal sonuçlar doğurmakta ve genellikle Türkiye ile, Parlamentosu bu yönde kararlar alan ülkelerin ikili ilişkilerinde bir gerileme yaşanmaktadır.

** Nemesis:Tehcirin intikamı. Nemesis eski Yunan efsanelerinde;adalet ve intikam tanrısı olarak geçer.Bu harekatı başlatanlar,bu yolla kendilerine büyük katliam yapıldığını,kendilerini de bu olayın intikamını almak istedikleri mesajını vermek istemişlerdir.

Nemesis çalışmaları 1919 yılında,İstanbul ve Erivan’da başlamıştır.Erivan’da toplanan Batı Ermenistan 2. kongresinde,Talat Paşa,Cemal Paşa,Said Halim Paşa,Dr. Nazım,Bahattin Şakir ve Cemal Azmi Bey gibi Osmanlı Yöneticileri,sözde Ermeni soykırımından sorumlu tutularak ,burada gıyaplarında idamlarına karar verilmiştir.

Karara ek olarak,vurucu militan timlerin oluşturulması ve bu kişilerin bulundukları yerlerde vurulması da istenmiştir.Bunun dışında,Bazı Ermeni terör grupları ve Yunan istihbaratı; İttihat ve terakkinin ileri gelenlerini,öldürme kararı almışlardır.

Hedefler arasında Mustafa Kemal Paşa da vardır. Hedef kişilerin hemen hepsi öldürülmüştür. Atatürk istisnadır. Atatürk’e karşı da suikast girişimi olmuştur.ancak bu girişimler başarısız olmuştur. Bunlardan ilki,5 mayıs 1925’te gerçekleşmiştir.

Ermeni komitecilerinden Manok Manokyan,Nisan ayında Selanik’ten İstanbul’a gelmiş,diğer işbirlikçileri de İskenderun ve Adana yoluyla Ankara’ya gelmişlerdir.Ancak Manokyan’ın yakalanmasıyla planları bozulmuş ve Manokyan cezalandırılmıştır.İkinci suikast girişimi ise,14 Eylül 1927’de olmuştur.Bu kez Mercan Altunyan adlı bir terörist ve çok sayıda arkadaşı,Dolma Bahçe Sarayına saldırmışlardır. Çatışmada iki terörist ve iki polis ölürken,olayın Rusya bağlantılı olduğu da iddia edilmiştir.

Atatürk’ün Birinci Dünya Savaşından sonra hiç yurt dışına çıkmayışı da anlamlıdır. Bu duruma,tek neden Ermeni sorunu olmasa da göz ardı da edilemez.

15 Mart 1921 tarihinde,İç işleri eski bakanı Talat Paşa Berlin’de vurulmuştur.Olayın sorumlusu,Ermeni teröristi Soghomon Tehliran’dır.Cinayet silahı,işleniş biçimi ve işleyen kişi açık olmasına rağmen,olayın Mahkemesi,Türklerin suçlandığı siyasi bir arenaya dönüştürülmüştür. Davada;Türklerin,Ermenileri toptan yok etmek istediklerini iddia eden Ermeni tarafı,bu olayın baş sorumlusunu Talat Paşa olduğunu ve cinayette ağır tahrikin bulunduğunu iddia etmiştir.

Böylece katil “Ermeni Ulusal Kahramanı” ilan edilirken,Batı basının Türkleri suçlar tavrı,Ermeni terörünün bugüne kadar yaşamasına ve Ermeni sorununu sonuçsuz kalmasına katkıda bulunmuştur.

Kahramanları katillerden ve teröristlerden oluşan bir ulusun kendisini terörden kolayca kurtaramayacağı açıktır.

Cinayetler Talat Paşa olayı ile sınırlı kalmamış,6 Aralık 1921’de;Dışişleri eski bakanı Sait Halim Paşa,Roma’da,Arshavir Shirakian tarafından katledilmiş,17 Nisan 1922’de ise Bahattin Şakir Bey ve Cemal Azmi Bey,Berlin’de vurularak öldürülmüşlerdir. 21 Nisan 1922 günü de,Tiflis’te Cemal Paşa ile yaverleri Binbaşı Nusrat ve Teğmen Süreyya Beyler,öldürüldüler.

Sonuç olarak,tüm cinayet,terör ve katliamlara karşın,radikal ve silahlı Ermeni grupları hedeflerine ulaşamadılar. Örgütlerini Osmanlı sınırları dışında kurdular ve planlarına bazen zorla,bazen isteyerek, Osmanlı Ermenilerini de dahil ettiler. Bu “macera” büyük kayıplarla sona ererken,Osmanlı Ermenileri,yüzlerce yıldır yaşadıkları,toprakları kaybettiler,Osmanlı ise büyük bir imparatorluğu.

Türkler,yaptıkları hataları gerçekçi ve sağduyulu bir yönetim kadrosu sayesinde telafi ettiler. Buna karşılık Ermeni milliyetçiliği başarısızlığa uğradı.fakat süreç burada sona ermedi. Bu,bir hınca,nefrete ve ezikliğe yol açtı. Ermeni milliyetçiliği doyuma ulaşamadı ve hep “ arızalı” olarak kaldı. Bu noktada denilebilir ki ,Ermenilerin en önemli sorunu,tüm yaşananların ardından,Atatürk benzeri bir lidere sahip olamamaları olmuştur. Lider sorununu tarih boyunca yaşayan Ermeni halkı,gerçekçi ve pragmanist bir liderden yoksun olmanın karşılığını ağır maddi ve manevi kayıplar ile ödedi. Daha da kötüsü,bu olaylar nedeni ile gelecek nesillerini psikolojik açıdan sıkıntılı bir halde bıraktı.


umutyolu
7 yıl önce - Cmt 02 Arl 2006, 05:02



Alıntı:

MCCARTHY:ERMENİLER VAN'DA SOYKIRIM YAPTI

01 Aralık 2006, Kaynak : Bugün

Amerikalı tarihçi Justin Mc- Carthy, Esat Arslan, Cemalettin Taşkıran ve Ömer Turan'ın yazdıkları 'Van'da Ermeni İsyanı' adlı kitapta 1914'te Ermenilerin Van'da çıkardığı isyanda kentteki Müslüman nüfusun yüzde 52'sinin yok olduğu belirtiliyor. Kitabın tanıtımı önceki gün Türkiye'nin Londra Büyükelçiliği'nde verilen bir resepsiyonla yapıldı. Resepsiyonun ardından Justin McCarthy 'Van Ermeni İsyan'ı' hakkında bir konuşma yaptı. McCarthy, Ermenilerin isyanının Birinci Dünya Savaşı öncesi Eylül 1914'te Van'ın Çatak ilçesinde başladığını ve buradan diğer bölgelere yayıldığını belirtti. Van isyanı sonucu Van'ın Müslüman nüfusunun yüzde 52’sinin yok olduğunu kaydeden İngiliz tarihçi Ermeni halkını isyana Taşnak örgütünün teşvik ettiğini söyledi.



Alıntı:

ARJANTİN ERMENİ SOYKIRIMINI TANIDI

01 Aralık 2006, Kaynak : Azg

Fransız muhabir Jean ekiyan'ın verdiği bilgiye göre, Arjantin parlamentosu, 173 kabul ve 2 çekimser oyla Ermeni Soykırımını tanıyan yasa önerisini onayladı. Uruguay'dan sonra Güney Amerika'da Ermeni soykırımını tanıyan ikinci ülke olan Arjantin'de yasanın kabulüyle, Ermeni asıllı Arjantinliler ve okullardaki Ermeni asıllı öğrenciler 24 Nisan günü 'Soykırım Kurbanlarını anma' etkinliklerine katılabilecekler, işyerlerinden ve okuldan izinli sayılacaklar.

Hatırlanacağı gibi Uruguay 20 Nisan 1965 yılında önce bir deklerasyonla, 26 Mart 2004'te ise yasayla Ermeni Soykırımını tanımıştı.

Arjantin Kongresi daha 23 Nisan 1985 yılında Ersmeni soykırımını kınayan bir tasarıyı kabul etmiş ve Arjantin Dışişleri bakanlığına Ermeni Soykırımının uluslararası tanınmasına destek olacak şekilde politika yürütmesi direktifinde bulunulmuştu. Arjantin Senatosu da 20 Ağustos 2003 yılında, Soykırımın 88, yıldönümünde, 1915-1923 yılları arasında 1,5 milyon Ermeninin soykırıma uğramış olmasından ötürü taziyelerini ifade etmiş, her tür gruba yönelik soykırım ve insanlık dışı muameleyi kınamıştı.


? Yuh yani! Siyasetin yalan olduğunu bir kere daha inandım!

Alıntı:

Yorum : Ömer Engin LÜTEM-OSKANYAN’IN GÖRÜŞLERİ

01 Aralık 2006, Kaynak : İKSAREN

Ermenistan Dışişleri Bakanı Vartan Oskanyan, Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan’ın birkaç gün önce Kıbrıs’a yaptığı resmi ziyaret sırasında gazetecilere Ermenistan’ın Türkiye politikası hakkında açıklamalarda bulunmuştur.

Sözlerine, Ermenistan’ın, Türkiye ile normal iyi komşuluk ilişkileri kurmak için Ermeni “soykırımını” tanımasını istemediği hakkında bilinen görüşü tekrarlayarak başlayan Oskanyan hemen arkasından “soykırımın” tanınmasına çalışılmasının Diaspora’da ve Ermenistan’daki her Ermeni için bir manevi zorunluluk olduğunu belirtmek suretiyle, Türkiye ile normal ilişki kurduktan sonra da soykırım suçlamalarına devam etmek niyetinde olduklarını  açığa vurmuştur.

Oskanyan ayrıca “soykırım” için en düşük tazminin bunu tanımak olduğunu da söylemiştir.  En yüksek tazminin ne olduğunu belirtmemekle beraber bunun Ermenilere yüklü bir meblağ ödenmesi ve Doğu Anadolu’dan Ermenistan’a toprak verilmesi olduğu bilinmektedir. Diğer yandan Ermenistan Dışişleri Bakanı, Türkiye ile esasen gayet kötü olan ilişkileri tam bir çıkmaza sokmamak için, Ermenistan dış politikası gündeminde sadece “soykırımın” tanınması olduğunu söylemeyi de ihmal etmemiştir.

Ermenistan Dışişleri Bakanı “soykırımı” tanıyan ülkelerin sayısı arttıkça Türkiye’nin “inkâr” politikasında daha saldırgan hale geldiğini, bu politika için Türklerin hiçbir zaman, devlet düzeyinde bu kadar örgütlü olmadıklarını ifade etmiştir. Bu sözler aslında son zamanlarda Ermenilere hâkim olan bir düş kırıklığını dile getirmektedir. Ermeniler öteden beri  “soykırımı” tanıyan devletlerin sayısı artınca bunların etkisi altında Türkiye’nin de bu tanımayı yapacağı hesabı içinde olmuşlardır. Oysa devletlerin sayısında ciddi artışa ve bazı Türk bilim adamlarının Ermeni görüşlerini benimseyip bunların kabulü için çaba göstermesine rağmen, Türkiye’de Ermeni suçlamalarına karşı durma iradesi daha da güçlenmiştir. Oskanyan da bunu kabul ettiğine göre artık Ermenilerin  “soykırımın” Türkiye tarafından kabul edileceğini esas alan politikaları terk etmeleri gerekmektedir.

Diğer yandan, diasporanın aksine, “soykırım” konusunun Ermenistan’ın gündeminin ön sırasında yer almadığı ve sınırların açılmasına  öncelik verildiği de görülmektedir. Nitekim Oskanyan, “soykırım” konusunda ABD’nin Türkiye’ye baskı yapacağını  pek ümit etmediğini buna karşın bu ülkeden  sınırların açılması için daha etkili olmasını beklediklerini söylemiştir.
     
Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılı Nisan ayında “soykırım” iddialarını araştırmak üzere bir tarihçiler komisyonu kurulması konusundaki önerisi hakkında Oskanyan, bunun bir aldatmaca  olduğunu söyledikten sonra, iki ülke arasında diplomatik ilişki olmadığına göre, böyle bir komisyonun nasıl kurulacağını sormuştur. Aslında iki ülke arasında diplomatik ilişki bulunmaması görüşme yapılmasına engel değildir. Ermenistan’ın kurulduğu günden bu yana her düzeydeki Ermeni ve Türk yetkileriler bir araya gelerek görüşmüşler ve toplantılar yapmışlardır. Oskanyan’ın kendisi de, önce İsmail Cem sonra Abdullah Gül’le olmak üzere, Türkiye Dışişleri Bakanlarıyla bir çok kez bir araya gelmiştir. Ermenilerin tarihçiler komisyonu önerisinden kaçınmaları, şimdiye kadar on sekiz ülke parlamentosunun “soykırım” konusunda aldığı kararların etkisi altında bu konunun kendi lehlerine çözümlendiği inancı içinde olmalarından ileri gelmektedir. Ancak bunu açıkça ifade edemediklerinden  iki ülke arasında diplomatik ilişki olmaması gibi bazı bahanelerin arkasına gizlenmeye çalışmaktadırlar. Bu arada tarihçiler komisyonu kurulmasına taraftar olan ülkelerin sayısının artması Ermenistan’ın bahanelerinin inandırıcı bulunmadığını göstermektedir.

Açıklamaları sırasında Oskanyan, Karadağ sorununun Türkiye ile olan ilişkilerinin önünde büyük bir engel oluşturduğunu söylemiş ve ayrıca Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği desteğin Kafkaslarda Türkiye’nin inanılırlığına, ağırlığına ve Doğu ile Batı arasında bir köprü oluşturmak iddiasına zarar verdiğini iddia etmiştir. Türkiye, Ermenistan hariç, Kafkasları oluşturan Rusya, Gürcistan ve Azerbaycan ile iyiden mükemmele kadar değişen olumlu ilişkiler içindedir. Diğer yandan şu anda Türkiye’yi ziyaret etmekte olan Papa’nın Türkiye’nin köprü konumuna verdiği önem Oskanyan’ı yalanlamaktadır.  

Son olarak Oskanyan’ın, soykırım iddiaları için Türkiye’nin uluslararası adalet kurumlarına baş vurma konusunun incelediğine dair Türk ve yabancı basında çıkan bir çok habere rağmen bu konuya değinmediği dikkatleri çekmiştir


Teşekkürler.


umutyolu
7 yıl önce - Sal 05 Arl 2006, 23:49



Alıntı:

SOYKIRIM İDDİALI BELGESEL TERS TEPTİ

05 Aralık 2006, Kaynak : Yeni Şafak

Ermeni asıllı Amerikalı müzik grubu System of a Down'un Ermeni soykırımı iddialarını şarkılarının yanı sıra hazırladıkları Screamers isimli belgesele de koyması Amerika'daki rock müzik dinleyenleri isyan ettirdi. System of a Down'un (SOAD) hazırladığı ve sözde Ermeni soykırımı anlatan belgesel, 2 Kasım'da galası yapılmasına karşın Amerika genelinde hala vizyona giremedi. Belgeselin galasına giden ya da grubun Ermeni soykırımı iddialarını sürekli dile getirmesine tepki gösteren grubun hayranları, internet üzerinde sesini yükseltmeye başladı. Amerika'nın en büyük rock müzik radyo istasyonlarından olan KNAC'nin internet sitesinde, belgesel hakkında yapılan duyuruya tepki yağdı. Duyurunun altında açılan foruma mesaj gönderen Avergerkiller takma isimli bir kullanıcı, sözde soykırımın yaklaşık bir 100 yıl önce yaşandığını belirterek Ermeni asıllı grubun 1980'lerde Azerilere yapılanlara kayıtsız kaldığını belirtti. Aynı kişi, grubun bu söylem üzerinden para kazanmaya çalıştığını savundu.



Alıntı:

WILSON'A ERMENİ UYARISI YAPILDI

05 Aralık 2006, Kaynak : Sabah

ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, Türkiye-AB arasındaki gelişmeleri değerlendirmek üzere Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü ziyaret etti. Ziyaret sırasında Gül, Ermeni soykırımı iddialarına destek veren Demokratların Kongre'deki zaferlerinin ardından, Ankara'da oluşan "Ermeni tasarısı" kaygısını Wilson'a iletti. Bush yönetiminin tasarının kabul edilmemesi için yoğun çaba harcaması gerektiğini söyleyen Gül'ün "aksi halde ilişkilerin tamiri mümkün olmayan hasara uğrayacağını" vurguladığı öğrenildi.

Türkiye'ye hak verdi
SABAH'ın edindiği bilgilere göre, Wilson-Gül görüşmesinde Türkiye-AB ilişkileri ve Kıbrıs'ın yanı sıra Irak ve Ermeni meselesi de ele alındı. Gül, Ermeni soykırımı iddialarına verdiği destekle bilinen Demokrat Partili Nancy Pelosi'nin ABD Temsilciler Meclisi'nin başkanlığına gelmesi nedeniyle Ankara'da oluşan endişeyi iletti. Gül, Ermeni tasarısının kabul edilmesi halinde Türkiye-ABD arasındaki stratejik ortaklığın ve özellikle Irak ekseninde bölgesel işbirliğinin devam edemeyeceğinin de mesajını verdi. Wilson ise bu konuda Türkiye'nin endişesini paylaştıklarını, tasarının engellenmesi için ellerinden geleni yapacaklarını ancak Kongre'deki yeni yapı nedeniyle bu süreçte zorlanacaklarını belirtti. Görüşmede ele alınan bir başka başlık da Türkiye-AB ilişkileri oldu. Wilson, Türkiye'nin tavsiye kararına sert tepki vermemesini istedi.



Alıntı:

GUAM GİRİŞİMİ SONUÇSUZ KALDI

05 Aralık 2006, Kaynak : Azg

Birleşmiş Milletler (BM) Ermenistan Daimi temsilcisi Armen Martirosyan'ın 'Özgürlük Radyosu'na yaptığı açıklamaya görer; GUAM (Gürcistan, Ukrayna, Azerbaycan, Moldova) ülkelerinin 'dondurulmuş çatışmalar'a ilişkin konuları BM gündemine ailmayı amaçlayan girişim şimdilik sonuçsuz kaldı. Öneri BM Genel Asamblesinde, gündeme alınmazken, GUAM'a üye ülkelerin BM daimi temsilcilerinin Armen Martirosyan'a verdikleri bilgiye göre, konunun tartışılması önümüzdeki yıla ertelendi. Hatırlanacağı gibi GUAM ülkeleri koordinasyon kurulu toplantısı Gürcistan'da yapılmıştı.

A. Martirosyan önerinin BM Genel Asamblesinde ertelenmesinin rastlantı olmadığını zira belngenin çok tartışmalı olduğunu kaydetti. İlgili belgede, aralarında Karabağ, Acarya sorunlarının da olduğu, 4 çatışmaya ortak bir yaklaşımla çözüm bulunması önerilmekteydi.



Teşekkürler.


umutyolu
7 yıl önce - Prş 21 Arl 2006, 13:48





Alıntı:

AZADLIK : TÜRKİYE KARABAĞ SAVAŞINA KATILMALI

20 Aralık 2006, Kaynak : BYEGM

Türkiye, sözde Ermeni soykırımı iddiaları ve Kıbrıs'la ilgili baskılarla sıkıştırılırken, sözde Dağlık Karabağ Cumhuriyeti'nde sözde bir "halk referandumu" yapıldı. Dünya, Kıbrıs'ta barış sağlamak iddiasıyla, Kıbrıs'ı barışa kavuşturan Türkiye'yi sıkıştırırken, Azerbaycan'ın topraklarının yüzde 20'sini işgal eden Ermenistan'a hiçbir uluslararası teşkilat baskı yapmıyor.


Bölgede büyük Türk katliamları yapılarak, Karabağ Türklerden temizlendikten sonra burada sözde referandum yapıldı ve sözde kararlar alındı. Böyle sahtekarlıkla ve Türklerin katılımı olmadan yapılan referandumu acaba dünyada kimler kabul edecek? Hiçbir zaman haklının yanında olmayan uluslararası kurumlar, her zaman Ermenileri desteklediler. Bu nedenle de BM'den ve uluslararası kurumlardan bir sonuç beklemek bence bir hayal. Fakat, Türkiye Dışişleri Bakanlığının bu sorunla ilgili açıklaması en azından yüreğimize su serpti.


Son dönemlerde Türkiye Dışişleri Bakanlığının milli sorunlarla ilgili farklı tutum sergilemesi gerçekten de takdir edilecek bir şey. En azından sorunla ilgili bir açıklama yapıldı.


Türkiye Ermenistan'a karşı tam anlamıyla saldırıya geçmediği sürece geri çekilmek zorunda kalacak. En iyi savunma saldırıdır. Bence Ermenistan'ın burnunun sürtülmesi zamanı geldi de geçiyor bile. Türk milletine saldırmanın ne demek olduğunun cevabı mutlaka verilmeli.


Türkiye hükümeti, uluslararası kurumları, bu referandumu tanımamaya ve kınamaya çağırdı.


Artık Azerbaycan topraklarını geri verme zamanı. Türkiye olası bir savaşta Azerbaycan'a destek vermeli.


Halkımız Türkiye'nin büyük bir devlet politikası gerçekleştirmesini bekliyor. Pasif, korkak ve anlamsız siyasi manevralarla devlet yönetilmez.


Türkiye'yi AB sorunuyla meşgul ederken, Karabağ sorunu Ermenilerin lehine çözümlenmeye çalışılıyor. Türkiye, Ermenilerin Azerbaycan'a karşı saldırılarına son vermesi gerektiğini anlamalı. Büyük Türkiye devletine de bu yakışır.



Alıntı:

AZERBAYCAN BAŞBAKAN YARDIMCISI PROF. ELÇIN İLYASOĞLU EFENDIYEV: “TÜRKIYE’NIN VE AZERBAYCAN’IN EN BÜYÜK MÜTTEFIKI GERÇEKLERDIR” (Hüseyin ALTINALAN)

19 Aralık 2006, Kaynak : Milli Gazete

Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Prof. Elçin İlyasoğlu Efendiyev, ya da kısaca Elçin... Dünya onu devlet adamlığından daha çok edebiyatçı yönü ile tanıyor. Çünkü o, günümüz Azerbaycan Türk Edebiyatı’nın en büyük isimlerinden biri. Hikâye, eleştiri, senaryo, tiyatro yazarı olarak büyük ün kazanan Elçin’in birçok eseri Rusça Almanca, İngilizce, Fransızca, Macarca, Arapça, İspanyolca, Farsça ve Türkiye Türkçesinde olmak üzere dünyanın belli başlı dillerinde yayımlandı. Bakü Devlet Üniversitesi’nde edebiyat nazariyeleri profösörü de olan Elçin’in Azerbaycan edebiyatının yirminci yüzyılda yetiştirdiği düz yazı ustalarının başında geldiği herkes tarafından kabul ediliyor. Bugüne kadar birçok edebiyat ödülünün sahibi olan Elçin ile biz, kültür ve sanattan daha çok dış politika üzerine konuştuk.

Görüşmemiz esnasında yanımızda Azerbaycan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda kültürden sorumlu konsolos olarak görev yapan kızı Günay Efendiyeva da bulunuyordu…


Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Prof. Elçin İlyasoğlu Efendiyev’e “Fransa’nın sözde Ermeni soykırımının inkarını suç sayan kanunu ve Hollanda’da “soykırım iddialarını” kabul etmeyen Türklerin adaylığının düşürülmesiyle ilgili olarak ne düşündüğünü” sordum..

“Bu kanun kabul edilmesini, Fransız demokrasisine bir ihanet olarak değerlendiriyorum. Demokrasinin yayılışında öncü rol oynayan, fikir ve ifade özgürlüğünü savunan bir ülke olan Fransa’da “soykırım olmamıştır” dediğimde hapse atılacak olmam nasıl izah edilebilir. Bu nasıl bir demokrasidir? Bu nasıl ifade özgürlüğüdür?”

“Soykırım iddiaları?”

“Bu iddialar, art niyet yoksa en azından tarihi bilmemektir. Türk tarihinde böyle bir soykırım asla olmamıştır. Tarihi olayları gerçekler ışığında değerlendirmek ve önemsemek gerekir. Evet, o dönemde ölümler olmuş ama bu her iki taraftan da olmuştur. Aslına bakılırsa soykırıma Türkler maruz kalmıştır. Mesela Azerbaycan…1905’lerden 1910’un sonlarına doğru Ermeni ırkçılar, Azeri halkını etnik temizliğe soykırıma tabi tutmuşlardır. Karabağ’a bakalım… Ermeniler, Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sini işgal ettiler. İşgal dolayısıyla 1 milyondan fazla kişi mülteci (kaçkın) durumuna düşmüştür. 8 Milyon nüfuslu Azerbaycan’da 1 milyon kişi kaçkın durumunda. Bunun anlamı her 8 Azeri’den biri kaçkın olduğudur. Böyle bir şeyin bir benzeri dünyada yoktur. Yani; Azeri halkını evlerinden, topraklarından çıkaranlar ve soykırıma tabi tutanlar Ermenilerdir. Fakat biz bu gerçekleri anlatamıyoruz. Maalesef Türkiye lobisi, Azerbaycan lobisi, Avrupa ülkelerinde ve ABD’de gerektiği kadar etkin değil. Ermeni lobisi ise çok aktif; tarihi çarpıtma ve tahrip etme konusunda çok başarılılar...”

“En büyük müttefikimiz gerçeklerdir”

Tam da “Azerbaycan ve Türkiye, bu iddialara karşı ortak hareket edemezler mi?” diye soracaktım…

“Geçmişte yabancı gazetecilerle yaptığım söyleşilerde şunu söylemiştim: Türkiye’nin ve Azerbaycan’ın en büyük müttefiki gerçeklerdir. Bizler, müşterek olarak gerçekleri araştırıp kamuoyunun gözleri önüne sermeliyiz. Ermeni iddialarının karşısına birlikte çıkmalıyız. Türk hükümetinin arşivlerin açılması önerisini takdirle karşılıyorum. Çünkü arşivlere bakıldığında gerçekler ortaya çıkacaktır. Öte yandan, şunu da özellikle vurgulamak istiyorum: Ermeniler gerçeklerin ortaya çıkmasından korkuyorlar. O yüzden de bugüne kadar kendilerinin soykırıma uğradığının arşivlerde yazdığını iddia eden Ermeniler, bu öneriyi kabule yanaşmadılar. Neden kabul etmediler? Çünkü iddia ettikleri biçimde herhangi bir olay yaşanmamıştır.”

“Karabağ sorunu hangi aşamada, bu problem niçin çözülemiyor?”

Sesinin tonunu yükselten Elçin, kararlılıkla “Karabağ, Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçasıdır. Karabağ’ı kendi topraklarına katmak isteyen Ermeniler, bu savaşı başlattılar. Tabii, Ermeniler de bu savaşta yalnız değildiler. Birçok ülke de Ermenileri destekliyor.”

“Çifte standartla karşı karşıyayız”

“Batı, işgalci Ermenileri niçin destekliyor? Bir yandan Avrupa ve ABD diğer yandan Rusya…”

“Ben ülkelerin adlarını ayrı ayrı ifade etmek istemiyorum. Fakat maalesef, bizler çifte standart ile karşı karşıyayız. Bu biraz da bizim kendimizi, dilimizi, dinimizi ve tarihimizi gereken güzeyde anlatamamış olmamızdan kaynaklanıyor. Fakat son yıllarda Avrupa, Azerbaycan gerçeğini görmeye başladı. Bunda milli liderimiz Haydar Aliyev’in izlediği siyasetin önemli rolü olmuştur.”

“Bu arada, şunu da belirtmeliyim” dedi ve ekledi, “Soykırım olmamıştır demeyi yasak sayan Fransa kendi tarihine niçin bakmıyor?”

“İşte çifte standart bunlardan ibarettir.”

Aynı durumun Hollanda için de geçerli olduğunu, birçok Afrika ülkesi ve Latin Amerika’da yaptıklarını hatırlatıyorum.

“Hattın, Ermenistan’dan geçmesi düşünülemezdi”

“Bakü-Tiflis boru hattının Tiflis’ten değil de Ermeni topraklarından geçmesinin gerektiğini iddia edenler var. Yani; Karabağ’dan çekilmesi konusunda Ermenilerle, bu hattın pazarlık konusu yapılması gerektiğini savunanlar var” diyorum.

Bu görüşü kesin bir dille reddederek, “Bu çok absürt bir görüş. Bir ülke düşünün topraklarınızın yüzde 20’sini işgal altında tutuyor ve bu topraklardan kesinlikle çıkmayacağını söylüyor. Böyle bir durumda, sen borunu o topraklardan geçirtir misin? Senin topraklarını işgal eden birisinin para kazanmasına katkıda bulunur musun?”

Ayrıca diyor, “Bu topraklar bizim topraklarımız. Azerbaycan niçin ‘ver-al’ politikası izlesin ki?”

“Birçok diktatörle işbirliği yapan Batı dünyasının Azerbaycan’ı diktatörlükle yönetildiği şeklinde itham etmesini nasıl değerlendirdiğini” soruyorum.

“Bu sorunuza iki parametreden cevap vermeliyim. Batı, artık sizin söylediğiniz gibi Azerbaycan’ı diktatörlükle itham etmiyor. Mesela Cumhurbaşkanımız İlham Aliyev, gezilerinde ABD olsun, Fransa olsun, Almanya olsun birçok BM ülkesi tarafından çok iyi bir biçimde karşılandı. Diğer yandan, belirttiğiniz gibi çifte standartlar kendini gösteriyor. Üzülerek belirtmek isterim ki, aslında bunu söylemek istemiyorum ama bunda dinler arasındaki ilişkiler-bakışlar önemli rol oynuyor.

Yani bu bazan; Hıristiyan dünyası ile İslam dünyası arasındaki münasebetlerin ifadesi biçiminde ortaya çıkıyor. Hatırlayalım; Papa 2. Jean Paul’ü Ağca vurduğunda bunu Müslüman terörü olarak nitelendirdiler. Onlar, aynı Ağca’nın bir yıl önce Müslüman olan Abdi İpekçi’yi öldürdüğünü hatırlamak bile istemediler. Burada da çifte standart uyguladılar. Terörün, dini ve milliyeti olmadığı gerçeğini göz ardı ettiler.”

“Türkiye ve Azerbaycan gibi birbirine yakın olan bir millet yoktur”

“Dolayısıyla” dedi, “Her Türk ve Azerbaycan aydını kendi halkının ve ülke gerçeklerini iyi anlatmanın çabası içerisinde olmalıdır. Bunun için de aydın olarak, hem dünya medeniyetinden hem de kendi köklerin hakkında bilgili olmalısın. Milli bir bilinç olmalı. Kendi tarihin hakkında bilgi sahip olmadan hiçbir zaman ülke gerçeklerini ifade edemezsin. Batı medeniyeti hakkında bilgin olmadığında da bu yönde başarılı olamazsın.” Şeklindeki sözlerine ilave etti “Türkiye ve Azerbaycan gibi birbirine yakın olan bir millet yoktur. Tarihi geçmişimiz de birdir. Bu nedenle ilk etapta bizlere uygulanan çifte standarlara karşı aklımızla sivil yollarla ortak bir duruş sergilemeliyiz.”

“Bu mücadelede sinema da etkin bir biçimde kullanılabilir. Böyle bir senaryo yazsanız nasıl olur” dediğimde, böyle bir senaryo yazdığını ve filmin montaj aşamasında olduğunu belirterek, “Bu filmde 19. yüzyılın başlarındaki Çarlık Rusyası’nın siyasetini yansıtmaya çalıştım. Meşhur Karabağ hükümdarı İbrahim Han nezdinde, tüm Azerbaycan hanlarının ve genel anlamda Türk hükümdarlarının durumlarını ortaya koymak istedim. Bu filmin öyle bir film olmasını istedim ki, yabancı birisi, özellikle de bir Avrupalı izlediği zaman Karabağ meselesinin gerçek yüzünü anlayabilsin. Karabağ’ın Ermenileştirilmesi meselesini aydınlığa kavuşturmak istedim. 19. yüzyılın başlarında İran’dan Ermeniler Karabağ’a nakledildiler. Bunları anlatmaya çalıştım. Bu senaryoyu, babam İlyas Efendiyev’in meşhur hükümdar ve kızı oyununu temel alarak yazdım.”



Alıntı:

TÜRK DOSTU SHAW'A SON GÖREV

19 Aralık 2006, Kaynak : Milliyet

Türk dostu tarihçi Prof. Dr. Stanford Jay Shaw, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ün de katıldığı törenin ardından son yolculuğuna uğurlandı.
Osmanlı tarihi alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Shaw, 1970'li yıllarda "Ermeni soykırımı yoktur" sözleri üzerine Ermeniler tarafından tehdit edilip evi kundaklanınca Türkiye'ye gelmişti.


Hahambaşı Haleva katıldı
Beyin kanaması nedeniyle tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesi'nde yaşamını yitiren Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Shaw'ın cenaze töreni dün Ortaköy Etz Ahayim Sinagogu'nda yapıldı. Abdullah Gül ve İstanbul Valisi Muammer Güler, tören öncesi sinagoga gelip aileye taziyelerini iletti.
Hahambaşı İshak Haleva'nın da katılımıyla yapılan törene gazeteciler alınmadı.
40 dakika süren tören süresince Shaw'ın naaşı, sinagog kapısı önündeki cenaze arabasında bekletildi. Törenden sonra eşi Ezel Kural Shaw ve kızı Wendy Meryem Kural Shaw Arslan, cenaze aracıyla mezarlığa gitti. Shaw'ın cenazesi Ulus Aşkenaz Musevi Mezanlığı'nda toprağa verildi. Türkiye Bilimler Akademisi Şeref Üyeliği'ne seçilen Shaw, Türk ve Türkiye tarihine katkılarından dolayı Türk Tarih Kurumu tarafından "Hizmet Madalyası ve Beratı"yla da onurlandırılmıştı.

O, Türkiyeli

Törene katılan Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, dini törende bir konuşma yaptığını söyledi. Shaw'ın kendisini Türklere çok yakın hissettiğini, bunda Doğu Avrupalı Yahudi bir aileden gelmesinin payı olduğunu vurgulayan Ortaylı şöyle konuştu:
"Shaw, 1950 başlarında daha henüz bizim Osmanlı arşivlerine çok az Türk arşivci girerken, gelen ilk Amerikalıdır. Niye geldiğini bilmiyorduk, öğrendik ki, onun çok derin bir Türk dostluğu var. Ciddi bir adamdı. Mısır arşivlerine de ilk o girdi ve 'Osmanlı idaresi'nde Mısır'ı yazdı. O, Türkiyeli. Eşi ve kızı da Türk. Ne Ermeni tutacak, ne karşı olacak bir zat değildi. Unutamayacağımız birisi."


TÜRK DOSTU TARİHÇİ SHAW, İSTANBUL’DA TOPRAĞA VERİLDİ

19 Aralık 2006, Kaynak : Vatan

’Sözde Ermeni soykırımı’ iddialarını reddettiği için Amerika’daki evi bombalanan ve Türkiye’ye kaçan, dünyaca ünlü tarihçi Stanford Shaw İstanbul’da toprağa verildi

Geçirdiği beyin kanamasının ardından 76 yaşında ölen Prof. Dr. Shaw için dün Ortaköy’deki Etz Ahayim Sinagogu’nda dini tören düzenlendi. Prof. Dr. Shaw’un cenazesine Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı da katıldı. Mısır arşivlerini bile inceleyen Shaw’un Ermeni soykırımı iddiaları konusundaki görüşlerinin Türk tezinin dayanaklarından biri olduğunu vurgulayan İlber Ortaylı, “O bizden biriydi” dedi. Shaw’un cenazesi Musevi Aşkenaz Mezarlığı’nda toprağa verildi.



Alıntı:


SOYKIRIM' PROJESİ

19 Aralık 2006, Kaynak : Milliyet

Rambo, Rocky gibi filmleriyle ünlenen aktör ve yönetmen Stallone, Anadolu Ermenilerinin 1915'teki tehcirini ve Hatay'da Osmanlı ordusuyla çatışmalarını konu alan bir film yapmak istiyor.

1970 ve 80'li yıllarda yaptığı Rocky, Rambo gibi filmlerle büyük ün kazanan ABD'li sinema oyuncusu ve yönetmen Sylvester (Sly) Stallone, Hollywood ile Ankara'yı karşı karşıya getirmeye aday bir film yapmayı düşlüyor.

Werfel'in romanı
Stallone, "Bir uygarlığın tümden yok edilmesine ilişkin bir epik" diye tanımladığı projesini gerçekleştirirse, Avusturyalı yazar Franz Werfel'in 1933'te yayımlanan "Musa Dağı'nda 40 Gün" adlı romanı ilk kez büyük bir Hollywood yapımına dönüşmüş olacak.
Söz konusu roman, Anadolu Ermenilerinin 1915 yılındaki tehcirini, İskenderun'un güneyindeki Musa Dağı'na sığınan bir grup Ermeni'nin Osmanlı askerleriyle çatışmasını ve Akdeniz kıyısına yanaşan Fransız gemileri tarafından kurtarılarak Mısır'daki mülteci kamplarına yerleştirilmelerini konu alıyor.

'Türkler karşı'
Stallone'nin "Musa Dağı" projesi, ABD'de halen sinemalarda gösterilmekte olan yeni filmi Rocky Balboa'nın tanıtımı sırasında ortaya çıktı.
Denver Post gazetesine mülakat veren Stallone, "Musa Dağı'nda 40 Gün" romanını beyaz perdeye aktarmayı umduğunu belirtti ve filmin kafasında canlanan bir sahnesini şöyle anlattı:
"Fransız gemileri yanaşmış, merdivenleri indirmiş ve herkes gemilere tırmanmıştır. Gemiler denize açılır. Kurtarma operasyonunun mimarı olan kahraman, yukarıdaki tepede bir kayanın arkasında uyuyakalmıştır. Kamera geri çekilir, bir yanda gemiler ve deniz vardır, diğer yanda dağın tepesinde tek başına birisi. Uzakta ise binlerce Türk tepeye tırmanmaktadır."
Sylvester Stallone, "Musa Dağı'nda 40 Gün" filmini yapmanın zorluğunu ise "Siyasi açıdan el yakar. Türkler, 85 yıldır bu konuyu öldürüyorlar" diye anlattı.

30'lardaki ilk girişimi Türkiye durdurmuştu

Avusturyalı bir Yahudi olan Franz Werfel, "Musa Dağı'nda 40 Gün" romanını, 1929'da Şam'a yaptığı bir gezi sırasında, bölgedeki Ermenilerle konuşarak yazmaya başladı. Roman, 1933'te Viyana'da yayımlandığında çok satıldı, ancak yazar aynı yıl Hitler'in iktidara gelmesiyle ülkesini terk etti. Daha sonra 18 dile çevrilen roman, 1930'ların sonunda Metro-Goldwyn-Mayer şirketi tarafından sinemaya uyarlanmak istendiğinde, Türkiye buna karşı büyük bir kampanya yürüttü. ABD yönetiminin de devreye girmesi sonucunda, Hollywood stüdyosu filmi yapmaktan vazgeçti. 1982'de Ermeni kökenli yönetmen Sarky Mouradian, romanı aynı adla filme uyarladı. Ancak bu küçük bütçeli film fazla ses getirmedi.




Alıntı:

ERMENİLERDEN AB'YE ÇAĞRI: TÜRKİYE'YE KARŞI BİZİ DE KULLANIN

18 Aralık 2006, Kaynak : Zaman

Bütün dünyada Ermeni "soykırımının" tanınması ve Türkiye'nin muhtemel AB üyeliği için "şart" haline getirilmesi için çabalarını yoğunlaştıran Ermeniler en son Avrupa Birliği'ne kendilerini "kullanmaları" çağrısı yaptı.

Ermeni Devrimci Federasyonu (Hay Dat) yaptığı açıklamada AB'nin Ermeni "soykırımı"nı Türkiye'ye karşı kullanabileceğini açıkladı. Hay Dat Başkanı Kiro Manoyan, AB'nin Türkiye'nin üyeliğine karşı önce Yunanistan'ı ardından Kıbrıs'ı kullandığına işaret ederek, kendilerinin de bu iş için "kullanılabileceğini" söyledi. Panarmenian ajansına göre Erivan'da açıklama yapan Manoyan, Ermeni meselesinin AB tarafından kullanılma tarihinin er geç geleceğini, Ermenilerin de buna hazır olması gerektiğini söyledi. Ermeni lobisi, "soykırımın" Türkiye'nin üyeliği için şart haline getirilmesini istiyor. Türkiye'nin üyeliğine soğuk bakan Fransa ve Hollanda gibi ülkeler Ermeni iddialarına sıcak bakıyor. 12 Ekim'de Fransız Milli Meclisi'nde kabul edilen Ermeni "soykırımını" inkar edenleri cezalandıran kanun tasarısı Senato ve Cumhurbaşkanı onayı beklerken, Hollanda'da 22 Kasım'da yapılan genel seçimler öncesi "soykırımı" kabul etmeyen Türk asıllı 3 aday, parti listelerinden ihraç edilmişti



Teşekkürler.


En son umutyolu tarafından Cum 22 Arl 2006, 02:03 tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi


Sibel:Bursa

7 yıl önce - Cum 22 Arl 2006, 00:48

sadece bir kaç resim ama herşeyi anlatıyor sanırım...



 

(+)



 

(+)

resimler çok net değil ama GERÇEK.


Sibel:Bursa

7 yıl önce - Cum 22 Arl 2006, 00:49




 

(+)


Sibel:Bursa

7 yıl önce - Cum 22 Arl 2006, 00:51



(+)




(+)



Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET