Ana Sayfa 882 bin Türkiye Fotoğrafı
Begendigimiz Kısa ve Guzel Hikayeler.....
Sayfa: Önceki  1, 2, 3, 4  Sonraki
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET
cevap yaz (üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Bilal533416
8 yıl önce - Pts 20 Mar 2006, 19:27

Soğuk bir kış günü padişah, tebdil-i kıyafet gezmeye karar vermiş. Yanına baş vezirini alıp, yola çıkmış. Bir dere kenarında çalışan yaşlı bir adam görmüşler. Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

Padişah, ihtiyari selamlamış: " selamunaleyküm ey pir-i fani..."
Adam : Aleykumselam ey serdar-ı cihan..."
Padişah sormuş: Altılarda ne yaptın ?"
Adam: Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor...
Padişah gene sormuş: Geceleri kalkmadın mı ?"
Adam : Kalktık... Lakin, ellere yaradı...
Padişah gülmüş: Bir kaz göndersem yolar mısın ?"
Adam : Hem de ciyaklatmadan..."

Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar. Padişah baş vezire dönmüş:
- ne konuştuğumuzu anladın mı ?"
- hayır padişahım..."
Padişah sinirlenmiş: " Bu akşama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."

Korkuya kapılan Baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla dere kenarına dönmüş.. Bakmış adam hala orada çalışıyor.. Ne konuştunuz siz padişahla?"

Adam, baş veziri söyle bir süzmüş..." Kusura bakma...Bedava söyleyemem..ver bir yüz altın söyleyeyim."
Baş vezir, yüz altın vermiş. " sen padişahı, serdar-ı cihan, diye selamladın. Nereden anladın onun padişah olduğunu?"
" ben dericiyim... onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası giyemezdi.."
Vezir kafasını kaşımış:
" peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne demek..."
Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.
”padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kış günü çalışıyorsun, diye sordu...ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim."
Vezir bir soru daha sormuş: " geceleri kalkmadın mı ne demek ?"
Adam bir yüz altın daha almış.
" çocukların yok mu diye sordu..var, ama hepsi kız..evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..."
Vezir gene kafasını sallamış... " bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..."
Adam gülmüş..
-onu da sen bul.....


ozlemh
8 yıl önce - Prş 23 Mar 2006, 23:59

Aşağıdaki aslında bir şiir, ama hikayesi sağlam bir şiir.. Mesleğime dokundurmalarıyla beni ayrıca çok güldürmüştür. Burada sizlerle paylaşmak istememin nedeni ise bambaşka; yazarımız ağır bir hastalıkla boğuşuyor.. Tüm yazarların en büyük isteği okunmaktır; yine ağır bir hastalıktan kaybettiğimiz Oğuz Atay "ben buradayım sevgili okur, ya sen neredesin" diye sormuştu hatta.. Ne kadar çok insan okursa yazdıklarını o kadar mutlu olacaktır, biliyorum.. Bir okuyun istiyorum gözünüz değerse; bir de içinizden gelirse eğer, derdine şifa dileyin, olur mu?..

Ayırdığınız zaman için teşekkürler...

Gül Amca

    Esmiyor bir türlü. Yaz ağır. Şıkır şıkır akasya bile çökmüş sıcağın içine,
kıpırdamıyor. Musluk da sıcak. Sabahın bin bir habercisi, kuşlar, sessiz.

    Oysa birkaç gün önce kuşlar uyandırmıştı beni. Bin bir haberle.

    Her biri bambaşka ötüyor. Gülmeye başlamıştım yatağımda. Bir kuş, inatçı
bir kuş, tek düze bir ses çıkarıyordu. "Cok cok."

    "Cok cok," o kadar.

    "Bu kuş bir eleştirmen olabilir," diye düşünmüş o yüzden de gülmeye
başlamıştım. Öyle ya, sonsuz bir ezgi bolluğu karşısında, yalnızca "cok cok,"
diyordu. Bellediği bir şeyi, seni gidi taşkafa, değişik mi değişik her ses
karşısında yineliyordu. Israr kuşu. Kuşların eleştirmeni.

    (a)
    Bu işler İstanbul'da oldu. Gül Amca'nın bir kedisi, kedisinin de bir Gül
Amca'sı olduğunu unutmayalım bu arada.

    (b)
    Sonra, Iowa City'de yaşayan bir arkadaşım, "eleştirmen kuş burada da var,"
diye telefon etti.

    (c)
    Yapraklar...

    (ç)
    Gül Amca, hiç unutmam, 1999'un Ekim ayında "chat"e başlamıştı. Falanca
kişi umduüunu bulamadığı ya da uykusunu bastırdığı veya işe yahut çişe gitmesi
gerektiğinden "chat"i bırakıyordu. "Leaves..."

    Gül Amca, bunu "yapraklar" diye algılamıştı. "Yapraklar"ı aramış
bulamamıştı. İngilizcesi zayıf mıydı? Yoo, orta halliden iyiydi. Kendisi
bilmiyordu ama bir şairdi o. Vardır ya, kendisi bilmez.

    (d)
    "Cok cok."

    (e)
    Benim şu dünyaya bin bir haber ötüşlü kuşlar yağdırmak istediğim
zamanlardı. Gül Amca'nın o sıralar en iyi yaptığı iş nargile içmekti. Bir de,
rakı şişelerinin dibine bakıp mahreç söylemek. İnce ince şarkılar mırıldanıp
meze koyarken...

    (f)
    "Saraylı karı" adını taktığı bir akasya var, onunla söyleşiyor.

    (g)
    Tek başına rakı içmek güçtür. Beceriyor. Kedisiyle.

    (ğ)
    Akşama doğru, elleri titremeye başlıyor. Kuşların sabahı karşılaması kadar
akşamı uğurlamasını da bekliyor ve başlıyor. İnce sızı, o ince şarkılarından
damla damla akıyor.

    (h)
    "Tetebbuatla mı iştigal ediyorsunuz efendim?"

    (ı)
    Evet efendim. İçimden geçeni bilir gibi alınıyor. "Sepet efendim."
Akasyaya bakıyor ve "bunun adı 'biberli bastik'tir, benim icat ettiğim bir
mezedir," diyor.

    (i)
    Aile onu sevmiyor. Kedisi kuşları sevmiyor.

    (j)
    Neden sevmiyor neden bilmiyor neden onun akasyası da akşamları da kuşları
da başka neden zırt pırt düşüp bayılıyor da hiçbir şey olmamışçasına
dikiliverip insanlara "ne var yahu, n'oldu ki?" tavırlarıyla bakıyor ve neden
nedenlerini hiç düşünmüyor ve onları yaşıyor?

    (k)
    "Cok cok."

    (l)
    "Alaska'lı bir arkadaşım var," dedi. Sonra da bir Malta'lı. Hatta, onu bu
yaz Malta'ya çağırmış adam. "Uçak bileti al da gel, gerisi kolay, bende
kalırsın, yiyecek içecek sorun değil," demiş.

    (m)
    Yapraklar...

    (n)
    Yapraklar...

    (o)
    Dünyanın çok tenha olduğundan yakınmıyor.

    (ö)
    Birlikte yuvarladığımız üç dört dubleden sonra dedi ki: "Siz sanatçılar ya
da beni bağışlayın, ki öyledir kimileri de sanatçı bozuntusudur, sanatçı
bozuntuları, eserlerinize bir ad koymakta direniyorsunuz. Niçin? Bizi, kitap
okuyan, müzik dinleyen, bir resmi seyreden kişiyi daha baştan köşeye kıstırmak
için. Eserlerinize isim takmayın efendim, opus 1, opus 2, opus 3 falan diyin.
Bırakın biz onun hakiki adını düşünelim."

    (p)
    Gül Amca ile bir sünnet düğününde karşılaştım bir kez. Çağrılı değildi ama
gelmişti. Kan ter içindeydi. Elinde sık sık yıkandığı belli eprik bir mendil.
Elinde kendisinden bile gizlemeye çabaladığı bir hediye kutusu. Uzak, küs
akrabaların buluştuğu bir geceydi işte.

    (r)
    "Cok cok cok."

    (s)
    "Dışlanmak," demişti. Bu tür yeni sözcükleri kullanmayı hiç sevmezdi.
    "Dışlanmak, her manada içlenmek değil midir?"

    (t)
    ...Yapraklar...

    (u)
    ...Yapraklarlarlar...

    (v)
    Çok ağır bir yaz geçti. Yağmur vakitleri gelmek bilmiyordu.

    (y)
    "Malta'lara nasıl giderim ki bu emekli maaşıyla?" dedi Gül Amca
gülümseyerek.

    (z)
    ...Yapraklar...

                                                                    Hulki AKTUNÇ


csanan
8 yıl önce - Cmt 25 Mar 2006, 00:53

Hulki Aktunç' un rahatsızlğını bilmiyordum Özlem' cim. Hayırlı şifalar diliyorum...Bu güzelim öykücüğü için önce Hulki Aktunç' a sonra da sana, teşekkür!  

Ben de bu köşede bugün, Türk tiyatro oyun yazınının köşe taşlarından biri olan, çok genç yaşta yitirdiğimiz Mehmet Baydur' u anmak istiyorum...    


KUYU

Kuyu, bahçenin bitip kumsalın başladığı yerdeydi. Kalın ciltli kitap büyüklüğünde taşlarla örülmüştü çevresi. Bu taşların üstüne oturup çakıl taşları atardık içine. Karanlığın içinde yitip gitmelerine, kulağımızı o serin yosun kokulu boşluğa yaslayarak dinlerdik. Çok derindi. Orada yerdik cebimize doldurduğumuz erikleri. Otuz yıl sonra bir ağustos gecesi, orada, kuyunun yanında sevişmiştik, kekik kokuları, bir soprano saksafon. Kırk yıl sonra
( elli yaşına girdiğim gün ) seni yitirdiğim gün, yencecik bir tüy gibi bıraktım kendimi kuyuya sevgilim, salınarak, hiçbir yere değmeden indim kuyunun dibine. Kuyu derindi, su sığdı. Belime geliyordu ve sensiz, bu kuyunun dibinde, bir metre derinlikte bir suyun içinde dikiliyordum işte, geceyarısı. Yukarda, çok yukarlarda lacivert bir yuvarlağın içinden belli belirsiz görüyordum gece bulutlarının geçişini. Ceketimin cebinden tabakamı çıkardım. Sigaralar kuru, çakmağım ıslaktı sevgilim. Yine de bir sigara koydum dudaklarımın arasına. Sonra sevgilim, sol elimle okşayarak o siyah suyun yüzünü, şarkımızı söyledim uzun uzun.
        " Kapsız suyun çağrısını dinle, kar kuyularının balosu
        Suyun içindeyim sevgilim, kara göründü oysa
        Demir ve sülfat burada, Baki bir Nimbüs' e binmiş
        Geçiyor üstümden benim ve kuyunun üstünden sevgilim
        Ben bir fırtına kuşuyum sanırdım oysa ayakta duruyorum
        İşte bir kuyunun dibinde, senin için bu şarkı senin için
        Durum çok karanlık, akşam oldu varılacak yere varılmadan
        Kırlangıç geldi gitti, melez bir ağustos böceğiyle başlıyor
        Tırmananların gecesi "
Gün doğarken çıktım kuyudan. Ellerim ( her zamanki gibi ) yara bere içindeydi. Kuyunun kenarına oturup, kurumuş çakmağımla ağzımdaki sigarayı yaktım ve denize bakar bakmaz kıyıdaki balinayı gördüm sevgilim.

MEHMET BAYDUR
Gözün Kahverengi Suyu


celile

8 yıl önce - Cmt 25 Mar 2006, 16:01

HAYIR VARDIR
Bir zamanlar Afrika da ki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına
gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi: "Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın baş parmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi: "Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu? "Ve sonra
da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine
götürdüler. Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını fark ettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir, bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi. "Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi." "Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı. "Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral. "Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir." "Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum,değil mi? Ve sonrasını düşünsene? "


celile

8 yıl önce - Cmt 25 Mar 2006, 16:05

BEBEK
Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri, kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar gördüğü en canayakın kız çocuğuydu. Onun ipek yanaklarını daya doya öpmek ve Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde:

- 'Dokunma bana...' diye bir ses duydu. 'Beni okşamaya hakkın yok senin.'

Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı. Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu. Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü. Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen konuşan oydu.

- 'Bana yaklaşmanı istemiyorum' diye devam etti. 'Hemen uzaklaş benden.' Kadın, biraz olsun kendini toplayarak:

- 'Çocuklarımız hep erkek oluyor' dedi. 'Onlar da güzel ama kız çocukları başka. Bu yüzden seni öpmek istedim.'
- 'Beni öpemezsin' diye ağlamaya başladı bebek. 'Benim de seni öpemeyeceğim gibi.'
- 'Neden?' diye sordu kadın. 'Neden öpemezsin ki?' Bebek, hıçkırıklara boğulurken:
- 'Bunun sebebini bilmen gerekir' dedi. 'Düşünürsen mutlaka bulacaksın.'

Kadın, neler olup bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi. Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu. Aile dostları olan tanınmış doktor, odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini vazodan çıkartıp kadına uzatırken:

- 'Geçmiş olsun hanımefendi' dedi. 'Başarılı bir kürtajdı doğrusu. Ha..! Sahî, 'kız'mış aldırdığınız.

                                                                                                             Cüneyt Suavi


celile

8 yıl önce - Cmt 25 Mar 2006, 16:10

IŞIK
Uzaklarda küçük bir kasabada genç bir adam kendi işini kurdu bu, iki caddenin köşesinde bir perakendeciydi Adam dürüst ve dost canlısıydı,insanlar onu seviyorlardı. Ondan alış veriş yapıyorlar ve arkadaşlarına tavsiye ediyorlardı.Adam kısa süre içinde bir dükkandan , Amerikanın bir ucundan diğerine uzanan bir zincir yarattı.
Bir gün hastalanıp hastaneye kaldırıldı.Doktorlar az zamanı kalmış olabileceğinden endişe ediyorlardı..
Üç yetişkin çocuğunu yanına çağırdı ve onlara bir görev verdi: içinizden biri yıllar boyu uğraşarak kurduğum şirketimin başına geçecek. Hanginizin bunu haketiğine karar vermek için,her birinize birer dolar vereceğim
Şimdi gidip bu birer dolarla ne alabiliyorsanız alacaksınız,ama bu akşam geri döndüğünüzde paranızıla aldığınız şey hastane odamı bir uçtan bir uca doldurmalı.; Çocuklar bu başarılı şirketi yönetme fırsatı karşısında heyecana kapıldılar. Üçü de şehre gidip parasını harcadı.
Akşam geri döndüklerinde babaları sordu:
"Birinci, çocuğum ,bir dolarla ne yaptın ?"
Çocuk cevap verdi "Arkadaşımın çiftliğine gittim,bir dolarımı verdim ve iki balya saman aldım.Sonra odadan dışarı çıktı ,saman balyalarını getirdi ,açtı ve havaya savurmaya başladı. Oda bir anda samanlarla dolmuştu.
Ama biraz sonra samanların tamamı yere indi ancak babanın söylediği gibi odayı bir uçtan öbür uca dolduramadı.
Adam sordu: "Peki ikinci çocuğum ,sen paranla ne yaptın?."
Yorgancıya gittim .İki tane yastık aldım ." Bunu söyleyen çocuk ,yastıkları içeri getirdi ,açtı ve tüyleri bütün odaya dağıttı. Zaman içinde bütün tüyler yere düştü, böylece oda yine dolmamıştı.
"Sen üçüncü çocuğum, sen paranı ne yaptın?." diye sordu adam .
Dolarımı cebime koyup senin yıllar önceki dükkanın gibi bir dükkana gittim.Dükkanın sahibine parayı verdim ve bozmasını istedim .Dolarımın 90 centini şehrimizdeki iki yardım kurumuna bağışladım.Böylece bir onluğum kaldı. Bununla iki şey aldım."
Çocuk elini cebine atıp bir kibrit kutusu ve bir mum çıkardı. Işığı kapatıp mumu yakınca oda mumun yaydığı ışıkla dolmuştu.Oda samanla veya tüyle değil,bir uçtan öbür uca ışıkla dolmuştu.
Baba memnundu "Çok iyi oğlum .Bu şirketin başına sen geçeceksin,çünkü yaşam hakkında çok önemli bir şeyi , ışığını yaymayı biliyorsun. Bu çok güzel


celile

8 yıl önce - Cmt 25 Mar 2006, 16:35

YAŞAMAK, SEVMEK ve ÖĞRENMEK
Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.
Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson, Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını; giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.
Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni: "Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır. Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu... Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen, fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer bir şeyler yapılmazsa evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor, hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti. Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü kurdelelerle paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı. Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.
Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış, birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek; "Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.
Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma, matematik öğretmekten vaz geçerek onları eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi. Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti. Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek, Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.

Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.
Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi. Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti. Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi. Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi. Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

İlkbaharda bir mektup daha aldı bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü, bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı, Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.
Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına "Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson, kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.
Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi: "Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.
Seninle karşılaşıncaya kadar ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!!


ibrahim10
8 yıl önce - Pzr 26 Mar 2006, 15:45
YENİÇERİ KIYAFETLERİ


19.yüzyılda Almanya nın Mülhaym şehrindeki Ren nehrinin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu.

Fransızlar, her sene nehrin Almanlar'daki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.

O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabiî. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar.

Mektupta şöyle denmektedir:

"Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultanı, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi şu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardım isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kâfi bulur ve cevabı bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollanır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar:

"Fransızlar korkak ademlerdir. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kâfidir.

Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kâfidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar.

Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanlar'ın sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur:

"Osmanlılar'dan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

Bu olay, Mülhaymli'lerin gönüllerin de taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülhaym a bağlı Karlsruhe müzesine koyup ziyarete açarlar.

Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar.

                                                                                            kaynak www.hekimce.com


Bilal533416
8 yıl önce - Pts 27 Mar 2006, 03:25

DENİZ YILDIZI

Yazı yazmak için okyanus sahillerine giden bir yazar, sabaha karşı kumsalda dans eder
gibi hareketler yapan birini görür.
Biraz yaklaşınca , bu kişinin sahile vuran denizyıldızlarını, okyanusa atan genç bir
adam olduğunu fark eder. Genç adama yaklaşır:
- Neden denizyıldızlarını okyanusa atıyorsun?
Genç adam yanıtlar;
- Birazdan güneş yükselip, sular çekilecek.
Onları suya atmazsam ölecekler. Yazar sorar;
- Kilometrelerce sahil , binlerce denizyıldızı var.
Ne fark eder ki?
Genç adam eğilir, yerden bir denizyıldızı
daha alır, okyanusa fırlatır.
- Onun için fark etti ama...



celile

8 yıl önce - Pts 27 Mar 2006, 10:34

PAPATYA
Koskoca bir bahçede Demetler içinde bir papatya. Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş Ak sakallı bahçıvana... Bir ümit bekliyormuş. Yüzlerce çiçeğin arasından Onunla, sadece onunla Saatlerce ilgilenmesini. Buz gibi suyunu Sadece ona döksün istiyormuş... Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları. Kıskanıyormuş bahçıvanı Kırmızı güllerden, Sarı lalelerden, Mor menekşelerden. Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını... Bir gün, Aşkı öyle büyümüş ki, Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş. Eğilivermiş boynu. Toprağa bakıyormuş artık. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş Ayaklarını görüyormuş. Bunada sükür diyormus. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek. Zaman akıp gidiyormuş. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş. Ne var sanki boynumu kaldırsa Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş. Yanıp tutuşuyormuş... Ve işte bir gün.. Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış. İncecik bedenini ellerinin arasına almış. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya. Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı. Hâlâ göremiyormuş onu, Ama bedeni kurtulmuş. Uzun bir müddet sonra, Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye. Gelen giden yokmuş... Kahrından ölecekmiş papatya. Ama işte bir sabah, Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış. Derin bir oh çekmiş. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş. Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş. Başka birisiymiş. Adamın elinde bir de makas varmış. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru Ne güzel açmışsın sen öyle demiş. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış... Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış. Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini, O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış. Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş, Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini. O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş. Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, Ama onu asluında hep sevmiş. Papatya anlamış artık. Sevgi; emek istermiş... Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini, Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, Biliyormuş artık... Gerçek sevginin, söylemeden, Yaşamadan ve asla kavuşmadan Varolabileceğini...


cevap yaz(üye olmadan da mesaj yazabilirsiniz)
Ana Sayfa -> HABERLER ve SOHBET