Ana Sayfa 1 milyon Türkiye fotoğrafı
sayfa 5
Necmettin K.

13 yıl önce - Cmt 08 Ksm 2008, 23:35

İnsan mı hayatın belirleyicisidir, yoksa hayat mı insanın belirleyicisidir?

Bu sorunun cevabını almadan önce sorunun anlamını çözmek gerekmektedir.

Hayat denen sürecin belirlenmesinde insan hangi rolü üstlenmektedir? Bir insan yaşadığı süre içerisinde, hayatına gerektiği gibi yön verebilmektemidir?

Yoksa hayatın kendisi mi insana hakim olmaktadır?

Eğer insan yaratılış gereği gibi hayata yön verebilirse, yani insan nefsinin isteği doğrultusunda değil de, nefsi arzularının karşısında hareket edebiliyorsa, insan hayata yön verendir. Yok eğer, hayat çevrede yaşandığı gibi insanı da içerisine alıyorsa, hayat insan için belirleyici olmaktadır.

İnsan bazı değerlere ve kurallara sahip olmalıdır. Eğer bu değerlere ve kurallara sahip olamazsa, o zaman başka değerler ve kurallar insana sahip olurlar.

İnsan yalan söylememelidir. Yalan söylemeyen insan hayatına yön verir. Yalan söyleyen insanın hayatına ise kendisi değil, bilakis yaşadığı hayat yön verir ki, bu durum insanı yoldan çıkarır.

Evli bir insan salt zaafiyetinden dolayı bir bayana bekar olduğunu ve onunla arkadaşlık kurmak istediğini söylerse, o zaman bekar rolü oynar ve kendisini bekar gibi düşünmeye ve önündeki hayale doğru sürükler. Oysaki bekar değildir ve bekarlık onun hayatı değildir. Öyleyse hayatına hakim değilse, hayat denen ömür süresi , insana hakim olmaktadır.

Nefsine hakim olamayan ona esir olur. Nefsini istediği gibi yönlendiremeyen, nefsinin istediği gibi yönlenir.

Akıl ve güç insan hayatı için önemlidir, ama akıl ve gücü insan kullanmalıdır. Yoksa güç insanı kullanır.

Çok iyi dövüşen ve kuvvetli olan bir insan gücünü kullanmazsa , gücü kendisini kullanmaya başlar. Güçlü insan helal kazanmak için çalışmazsa, güç daha çok kazanmak için insanı kullanır ve kendisinden daha güçlü insanlara köle yapar.

Halbuki güç, daha güçlü olana esir olmak için değil, yanlış olan güce karşı koymak için vardır. Halbuki insanlarımız doğru gücün yanında değil, yanlış ama buna rağmen hakim olan inisiyatife kul olmayı tercih etmektedir.

İnsan ya inandığı gibi yaşar; ya da yaşadığı gibi inanmaya başlar.

Hayatta zalimler hep güçlüler olmuştur, ama mazlumların seviyesine inmekten asla kurtulamamışlardır. Zalim ile mazlum mezarda aynı seviyededirler.


eşref gürbüz
13 yıl önce - Pzr 09 Ksm 2008, 02:48





Hz. Mevlana'nin Ölüm Hakkinda Düsünceleri



"Ölüm günümde tabutum yürüyüp gitmeye basladi mi, bende bu cihanin gami var,
dünyadan ayriligima tasalaniyorum sanma; bu çesit süpheye düsme.
Bana aglama, yazik yazik deme. seytanin tuzagina düsersem
iste hayiflanmanin sirasi o zamandir.
Cenazemi görünce ayrilik ayrilik deme.
O vakit benim bulusma ve görüsme zamanimdir.
Beni kabre indirip birakinca, sakin elveda elveda deme;
zira mezar cennetler toplulugunun perdesidir.
Batmayi gördün ya, dogmayi da seyret.
Günese ve aya batmadan ne ziyan geliyor ki?
Sana batmak görünür, ama o, dogmaktir.
Mezar hapis gibi görünür ama o, canin kurtulusudur.
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi?
Ne diye insan tohumunda süpheye düsüyorsun?
Hangi kova kuyu ya salindi da dolu dolu çikmadi?
Can Yusuf'u ne diye kuyuda feryad etsin?
Bu tarafta agzini yumdun mu, o tarafta aç.
Zira senin hayuhuyun mekansizlik aleminin fezasindadir."
"Kardes, mezarima defsiz gelme;
çünkü Allah meclisinde gamli durmak yarasmaz.
Hak Teala beni ask sarabindan yaratmistir.
Ölsem,çürüsem bile, benim yine o askim."
Ölümümüzden sonra mezarimizi yerde aramayiniz.
Bizim mezarimiz ariflerin gönlündedir.


Dünya madem fanidir, değmiyor alaka-i kalbe

Yaşamak için yalvarmadık, ölmek içinde yalvarmayız evvel allah.


mehmet3442

13 yıl önce - Pzr 09 Ksm 2008, 18:31

Eğer ki bu dünyada hayırlı ameller işlemişsek ölümden hiç korkmamıza gerek yok çünkü ölüm ve bu dünyadan gidiş hapishaneden kurtuluştur bir anlamda,ama amel kötü inanç yok ise işte o zaman işimiz zor,cennetten çıkıp hapishaneye girmek gibi birşey oluyor,ama inançlıysak amelimiz iyi ise inşallah yüce mevla yardım eder,düşünün orda bizi bekleyen biri var ona kavuşmak istemezmiyiz,bunun için alim insanların cenazeleri beni çabuk kabrime defnedin derlermiş, o bekleyene kavuşmak için ,yıllardır o anı bekleyen onun için iyiliği terk etmeyenler inşallah kavuşacaklardır.

Mehmet DK

13 yıl önce - Pts 10 Ksm 2008, 03:23
Son Durak; Mezarlık


Insanoğlu Dünya'ya gelir, yapacaklarını yapar, göreceklerini görür, yiyeceklerini yer, içeceklerini içer, çekeceklerini çeker, kimi erkenden, kimi yaşlılıktan, kimi hesapta olmayan hastalıktan, kimi kötü bir kazadan, bu Dünyayı terki diyar edip, Sevapları ve günahları ile ebedi istirahatğahına ( MEZAR'a) girer.( DEFIN EDILIR).

Bu her Insanın eninde sonunda karşılaşacağı kaçınılmaz bir gerçektir.
Bence mühim olan Insanın bu Dünyadan gözü arkada ve açık olarak gidip gitmemesidir.

Ben bu Dünyaya gelişi ilkokula başlayan bir çocuk gibi algılıyorum, nasılki burda bir öğrenci olarak ileriki hayatımız için yatırım yaparız, Derslerimiz'de ne kadar başarılı olursak, bu başarıyı her zaman ve her yerde sürdürebilirsek, ileride bu iyi niyetle yaptığımız çabalarımızın karşılığını fazlası ile'de alırız.

Bunun için biz Insanlar, bu misafir olduğumuz Dünyada ( Ilkokul'da ) bize verilen derslerimize ve ödevlerimize iyi çalışırsak, Ahiret'e o kadar rahat gider ayrıcada rahat ederiz. ( Bana göre tabi )!!!

Dilerimki Cenabı Hak bizlere tüm inananlara, herşeyin hayırlısı olduğu gibi, Ölümünda hayırlısını nasip etsin. Elden ayak'dan düşürüp, ne bizlere nede sevdiklerimize acı çektirmesin.

Saygılar.


Necmettin K.

13 yıl önce - Cum 14 Ksm 2008, 10:53

Günümüz insanlığı inancının arkasında değildir!

İnandım deyip, inandığına , iman ettiğine inanmamaktadır. Nasıl mı?

Ölüm Allah(C.C.) ın emridir der! Ardından bir gazete ilanı...

Falanın Babası.. Falanın kardeşi.. Falanların dedesi.. Falanın kayınpederi.. Falan falan şirketlerin sahibi, elim bir kaza sonucu zamansız kaybettik!

Genç yaşta zamansız bir ölüm onu aramızdan aldı götürdü..

Eğer ölümün hayat veren yaratıcı tarafından olduğuna inanıyorsanız, niçin zamanı kendinize uydurmaya kalkıyorsunuz?

Demek ki; inandığımıza inanmıyoruz.

Bir başka çarpıcı nokta ise daha cahilce: Falan bankaların kurucusu, falan gazinonun sahibi, falan marka şarap fabrikalarının sahibi, elim bir kaza sonucu Hakkın Rahmetine kavuşmuştur.

Burada iki ayrı inançsızlık yatmaktadır. ( Ben kimsenin inancını sorgulamıyorum, dikkat çektiğim inandık denilen , iman edilen nizama aykırılığı yansıtıyorum!) Birincii, ölümün bir kaza olduğu, eğer trafik kazası veya sebep olan neyse, belki iş kazası olmasa yaşayacaktı inancı yanlıştır.

Zaten kaza olacak ki hayat son bulacaktır.

İkincisi, Hakkın Rahmetine kavuşmanın ölüm sonucu olduğuna inanılması! Halbuki, Allahın Rahmeti ölünce değil, yaşarken kazanılır. Mezarda kendine bile hayrı olamayan bir zavallının, ölür ölmez hakkın rahmetine kavuşması tartışılmalıdır.

Bir diğer yanlışlık ise ; İnsanlık Fanidir, bir gelip, bir gitmek gibi...

Halbuki biz insanlığın fani olduğuna da inanmamaktayız.

Efendim kefenin cebi mi var?

Yahu muhterem; madem kefenin cebi yok, bu kadar tasan, bunca endişen nedir peki? Dünyada sağlığında beka için harcadığın eforu, fani bir hayataın geleceği için harcadın mı?

Dünyada olmayacak arsalara bina kondurmaya yeltendin, yüzemeyecek gemileri inşaya çabaladın, uçamayacak kadar, gezegenler büyüklüğünde, insanı dünyadan ölümlü bir hayattan, ölümsüz uzaya taşıyacak uçaklar, seyyareler yapmaya kalktın, peki, baki olacak hayata ne hazırladın?

Demekki biz daha hayatın fani olduğuna da inanmadık.

Bir başka yanlışımız ise: Hayatın Miras olduğuna inanmamız!

Hayat bize miras değil, bizzat Rabbimizin bize İhsanı, Lütfudur.

Efendim, benim annem ile babam evlenmiş ve bu evlilik sonucu ben olmuşum. Yok yahu, sen iki insanın evliliği sonucu mu oldun?

Evet, fiziki olarak haklısın, ama daha annen ile baban dünyaya gelmeden, sen yaratılmadın mı?

Bakın buradan çok önemli bir sonuç çıkmaktadır: Sırası gelenin öldüğü gibi, sırası gelen dünyaya gelmektedir.

İşte fanilik budur: Bir gelmek, bir gitmek.

Çoğumuz işi karıştırırız; bizler dünyaya geldik, yapacaklarımız da biz doğmadan belliydi, öyleyse niçin biz ahirette ceza çekiyoruz?

Bir Olimpiyat oyunlarında program daha bir yıl önceden bellidir. Hangi branşlardaki yarışmaların hangi saat, hatta hangi dakikada yapılacağı bellidir. Bazen organizasyonun kalitesine göre aksamalar olmaktadır.

Her sporcunun, olimpiyatlara gelmeden önceki başarısı, rekoru, derecesi de belli değilmidir? İşte bu derecelere rağmen aynı başarıyı gösteremeyen cezalandırılır. Yani eski olimpiyat ve dünya şampiyonu, kendi durumuna göre göbeğini kaşıya kaşıya birinci olması muhtemel iken, yaptığı derecenin kötülüğünden dolayı dereceye giremeyebilir!

Bazı dünya ve olimpiyat rekortmeni haltercilerin sıfır çektiği gibi, bazı başka sporcular da başarısız olabilirler.

Pekala buna rağmen onlara birincilik madalyası mı verilmelidir?

İnsanoğlu yaratıldığı zaman hep birincilik kürsüsü için programlanmıştır. Bazıları işi ciddiye almaz, kendine bakmaz, herkes çalışırken ve dinlenirken, o olimpiyat şehrinde gezmeye ve yanlışa dalar, sonuçta ta madalya alamadığı için cezalandırılır.

Şimdi bu duruma göre biraz daha düşünmeli ve ahiret olimpiyatlarında madalya almanın yollarına, kazanmanın sırrına kavuşulmalıdır.

Allah yardımcımız olsun, zira biz kendi başımıza bir zafer kazanamayacak kadar aciziz.



Necmettin K.

13 yıl önce - Cmt 15 Ksm 2008, 03:32

Bugün otuz yıllık aradan sonra eskimeyen dostlarımdan ikisi ile buluştum.

Daha doğrusu bir dostum beni buldu ve diğerini ziyarete gittik. Ben gittiğim dostumun izini bile kaybetmiştim. Vesile olan dostuma dua ederek diğer kardeşimizle buluştuk. Aslında bana çok yakınmış.

Ortak dostlarımızın olduğu farklı dört arkadaş ile de burada karşılaştık. Bazılarının sağlık sorunlarının olduğunu orada öğrendim.

Benden üç yaş büyük amcam ile çok yakınız. Belki son zamanlarda bizi daha da yakınlaştıran durum, amcamın amansız , akciğer kanseri olması ve ölümü yakından hissetmesi.

Pek fazla aldırmadığım, hatta kaldıramadığım durumlarda bile kendisine karşı ne kadar sabırlı olduğumu farkettim. Mademki ben amcama karşı sabırlıyım, niye diğer insanlara karşı sabırlı değilim diye de düşünmekten kendimi alamadım.

Son iki aydır kendisinin, kemoterapi ve ardından radyoterapi tedavisi görmesinden dolayı, özel şoförlüğünü yapmaktayım. Trafikte uzun süre araç kullanmaktayım.

Sürekli uyarılarını dikkate alıyor ve kendimce değerlendiriyorum. Daha önce araç kullanırken bazen acımasız bile olabiliyordum, ama amcamın beni tedavi denilebilecek seviyede etkilemesi sonucu trafikten bir canavarın yok olduğunu söyleyebilirim.

Hayatından endişeli ve azraille savaş veren birisinin davranışları beni çok etkilemektedir. Yol isteyene yol vermek, hatalılara karşı tevazulu davranmak, kasten davrananlara karşı sinkaflı laflar ve hatta fili davranışlar, araçla yapılan tecavüzler gibi hareketlerden kaçınır oldum.

Özellikle ölümcül hastalıklara yakalanların bazı davranışlarında değişikliklerin olduğunu gözlemiştim. Ancak bu gibi durumların sadece Türk ve Müslüman olan bizlerde değil, tüm dünyada böyle olduğunu okudum.

Elizabeth Kubler Ross yazdığı kitapta şöyle bir sonuca varıyor: Öleceğini bilen ya da hisseden insanlar, ölümü adımlarken, sırasıyla şu beş evreden geçiyorlar:

Yadsıma, Öfke, Pazarlık, Depresyon ve Kabullenme.

Ölümcül hastalıklara yakalanan tüm insanların önce, hayır böyle bir hastalık beni bulamaz , hasta olduğum doğru olamaz diye düşünmekte ve öyle inanmaya çalışmaktadırlar. Hatta bazıları, testlerin sonuçlarının yanlış olabileceğini, başka hastalarla karışmış olma ihtimalini bile düşünerek, nasıl olsa bu hatadan dönüleceğini düşünmektedirler.

Öfke döneminde ise hep aklına yaptığı iyilikler gelmekte ve kesinlikle kötülükler aklına gelmemekte ve hatta yaptığı iyiliklere karşı Allahın acımasız ve adaletsiz olduğunu düşünebilmektedir.

Bazen öyle düşünebilmekte ki, daha yaşlı olan aile fertlerine bile böyle bir hastalık gelmemesini ve kendisine isabet etmesini öfkeyle değerlendirmektedir.

Üçüncü evre olan pazarlık döneminde ise Allaha şart koşulmakta ve eğer kendisine ölüm gelmez veya gecikirse, hayatını hep iyiliklere ve Tanrıya adayacağını iddia etmekte, hatta yapması gerekli işler için mühlet isteyebilmektedir.

Örnek olarak hayatını boşuna geçirdiğini , Hacca gidemediğini, Hacca gidebilmek için fırsat ve ömür beklediğini, çocuklarının eğitimini tamamlayabilme ve düğünlerini yaparak mürüvetlerini görme dilekleri ve yapacağı hayırları sıralayabilmektedirler.

Madem bu kadar iyiliksever ve sorumlu idin, niçin Allahın tüm uyarılarına rağmen hastalık gelmeden sağlığın, ölüm gelmeden hayatın, fakirlik gelmeden zenginliğin kıymetini bilmedin?

Geçen yıllar, alacakların için borçlulara icra memuru gönderirken, bugün borçluların borçlarını ödeme karşılığı ödünç hayat istemektesin?

Depresyon dönemi biraz daha ağır atlatılmakta ve yaşayacakları acı için endişe duymaktadırlar. Vücudunun alacağı haller ve çekeceği çileyi kaldıramayabileceği düşünceleri yoğunlaşmaktadır. Hatta bu dönemlerde daha kötüye gitmeden ölümü isteyebilmektedirler.

Son dönem olan kabullenme ise daha farklıdır. Dağlardan akan kar ve yağmur suları artık araziyi yarmaktan ve önüne geleni sürüklemekten ziyade akacağı yatağı bulmuş ve bir nevi durgunlaşmış, son gideceği deryaya ulaşmaış gibidir.

Hastanın en mülayim olduğu ve sanki sinirlerinin tamamen bir aletle vücudundan sıyrılarak alındığı dönem, kabullenme dönemidir.

Benim en asabi olduğum trafikte , onlar en sakin hallerini ve olgun tavırlarını sergileyebilmektedirler.

Bir nevi bu kabullenme dönemini, savaşta son taarruza hazırlanan ve sabahın ilk ışıkları ile süngü takıp , hücuma geçecek ve büyük ekseriyetle şehit olacak askerin son gecesi gibi olmaktadır.

Şehit olacak asker, son gecesinin , sessiz ve sakin geçmesini, kendisi ile muhasebeleşebilmek için yalnız kalabileceği bir ortamın olmasını istediği gibi, ölümcül hastalık sahipleri de son kabullenme dönemlerinde, artık ziyaretçileri kabul etmemekte veya yanlarında çok kısa kalmalarına izin vermektelerdir.

İşte bugünkü ziyaretimde, eski iki dost arkadaşımın da ölümcül hastalıklara yakalandıklarını ve davranışlardaki değişikliklerini farkettim.

Sormak gerekiyor; madem ki hayat bu kadar mütavazi bitmesi gerekiyordu, önceki şaşalara ne gerek vardı?

Madem durulacaktınız, eskiki azametinize ne gerek vardı?

Pekala; hayatı anlamak için, mutlaka ölümcül hastalık mı gerekiyor?


umucu
13 yıl önce - Cmt 15 Ksm 2008, 03:38

Ana rahminden gelir pazara,bir kefen alır döner mezara.

Etem Çolak

12 yıl önce - Pzr 15 Ksm 2009, 00:28



Hadi gel köyümüze geri dönelim


Dostlarım,
Dün, oldukça yağmurlu,
Mezarlık çamurluydu,
Özür dilerim...

Hastalığım amansız,
Ölümüm; size göre
Erken ve zamansızdı.
Kara haber
Tez yayıldı.. Aldınız.
Cami avlusuna, koşup geldiniz,
Son bir görev bildiniz...

Kiminiz,
Namaz vaktini, iple çektiniz.
Acele işiniz vardı, gidecektiniz.
Kiminiz,
Kaçamak tebessümle,
Hasretler giderdiniz;
''Bir araya gelmek için,
Ölümler mi gerekirdi?''
Dediniz...

CENGİZ NUMANOĞLU

Şiirin devamını


yusufokur

7 yıl önce - Cmt 16 Ağu 2014, 12:55

Kayseri-Gesi-Vekse Köyü Mezarlık


(+)





(+)


ezgi7

5 yıl önce - Sal 02 May 2017, 04:05

ölüm kaçınılmaz bir SON !

Bu dünyada kendini garantileyen var mıdır ki ?...

Ölümü daima hatırlayın.





sayfa 5
ANA SAYFA -> HABERLER ve SOHBET